21 Aralık 2008 Pazar

Hiçbir yerde göremeyeceğiniz fotoğrafları için tıklayınız*

*Orada burada çekilen ama unutulan/yayınlanmayan alakasız fotoğraflar dizisi...

StudioLive, sen haksızsın i*ne.

(...) Seni kınıyoruz ve sana laflar hazırladık.

Sadece bir kafanızda canlandırın, konseriniz var, biletixte linki çıkmış, herkese duyurmuşsunuz, afişler asılmış, hatta muhtemelen şu ana kadarki en kalabalık konseriniz olacak. Diğer grupları da dinleme heveslisisiniz kendi grubunuzda çalmanın yanısıra. Soundcheck güzel olsun diye erken erken heleloy heleloy efektiyle mekana gidiyorsunuz, ekipmanları da arabadan çıkarıp mekana götürüyorsunuz, sonuçta bir sorun yok, konser onda, rahat rahat hazırlanırsınız o zamana kadar...

Derken oradakiler sizi içeri almıyor mekanda tadilat var diye, ve hatta akşam konser olmadığını söylüyorlar. Tek kaşınızı kaldırıp içinizden "ulan?" diyorsunuz, organizatörü arıyorsunuz, organizatörün durumdan haberi yok, ama öğrenince de "nolacak, başka bir güne alalım sizi, olmadı ana sahnedeki grubun ana grubu olarak çıkın ama kısıtlı zamanınız var ve üçünüz birden çıkamazsınız" gibi bir şeyler mırıldanıyor, ama özür bile dilemiyor. Bu oldukça mantıksız geliyor ve kabul etmiyorsunuz, kabul etmeyince karşı taraftan tepki alıyorsunuz, siz tepki verince daha büyük tepki geliyor, karşı tepkiler çirkinleşiyor iyice ve tehdite dönüşüyor vs vs...

Herkesi arayıp konserin iptal olduğunu söylemek zorunda kalıyorsunuz...

Bunlar yaşanırken ben Yora'nın yanında değildim gerçi, ama bu, olayın gerzekliğini değiştirmiyor yahu. Hep farkındaydık Studio Live'daki dengesizliğin, ama hani, şu olaya bir kılıf da geçiremiyor insan.

Alakasız not: Yaşadığım en tuhaf gecelerden biriydi sanırım.

19 Aralık 2008 Cuma

Yora, Ars Longa, Sehacan, Studio Live'da.

Bu yazıyı yayınlarken kafamda "yahu acaba gif animasyonlu çıkacak mı ki" sorusu dönmekte. Animasyonlu hali ayrı tatlı, kendisi ayrı tatlı olan bu afişi Seha Can yaptı. Ayrıca Yora'nın da demosu çıktı, valla bildiğiniz kanlı canlı, kapaklı falan. Ars Longa ile ilgili yeni bilgim yok ne yazık ki ama onlar da candır.

Baya güzel olacak gibi....


Not: Taşoda konserlerinde saatimiz belli oldu. Gerçi belki son dakika dönekliği yaparız, bilinmez, ama şu anda cuma günü ikinci grubuz-ki bu da 18.00-19.00 arasına tekabül etmekte, 5 şarkımız olduğundan kelli bunun sadece yarım saatini dolduracağız sanırım:) Bekleriz...

15 Aralık 2008 Pazartesi

Artık ismi bilinen beste grubu

Evet, grubumuzun artık bir ismi var, bana bile inanılmaz geliyor. Aslında söz konusu isim Deniz'in ilk önerdiği isimdi, ama kelime anlamı gruba çok uymadığından kelli vazcaydıydık. Aklımıza gelen her kelimenin üstünden geçtikten sonra (her kelimeden kastım gerçekten de her kelime) bir yere varamamış, öyle kalmıştık.


Sonra baktık, yerinde inceledik, daha doğrusu ben inceledim, lemur adlı hayvan hakkaten de bizim grubu temsil edebilecek zeka seviyesinde, tatlı bir salaklık sahibi. Kimi diyaloglarda lemurun nasıl bir hayvan olduğunu tarif ederken bu durum onaylanınca, evet, Lemur mantıklı bir isim oldu bize. Ay lav devrik cümle, ay lav şairane paragraf. Buğulanmış camlardan seyrediyorum dünyayı. O yes.

Heh, peki şimdi olay ne? Ani gaza gelmeler sonucu Taşoda konserlerine çıkmaya karar verdik. 4 şarkımız hazır, 2 şarkıyı daha hazır hale getireceğiz Allah'ın izniylen. Gönül ister ki şarkıları ve şarkı sözlerini yayınlayayım burada, "ezberleyin gelin" diyeyim, ama her istediğimiz olmuyör, zira bir şarkı dışında kaydımız yok zaten.

Ama ezberlemeden de gelebilirsiniz, ki gelin bence. Lemur iyidir:)


Solda uykudan tarafımızdan uyandırıldığı için sinirli ve uykulu gözlerle bakan Ergin, ortada şarkının ritmini hatırlamaya çalışan Deniz, sağda ise "lan biri mi geldi" diye fotoğrafçıya dönen ben...

14 Aralık 2008 Pazar

"Dumana boğulmuş çek beni"

Tatilin bitiyor olmasının sıkıntısı içindeyim. Gerçi bu haftaya yazmam gereken danalar gibi iki ödevim olmasaydı sanırım o kadar sıkıntıda olmazdım, sonuçta okul neş'e dolu bir yer, ama perşembe gününe kadar belli aktiviteler dışında kütüphaneye sabitlenmiş olacağım sanırım. Aileme de söyledim, ben artık ayrı kütüphaneye çıkmak istiyorum dedim, ama kütüphane yönetimi sanırım oraya benim için bir yatak atma konusunda biraz isteksiz. Sabitlenmiştim de halbukiy. Halbuki deyince de her seferinde hala isim bulamadığımız grubumuzun hala isim bulamadığımız şarkısı geliyor aklıma. Sonra "acaba Taşoda'ya çıksak mı ki?" gibi düşüncelere gark oluyorum. Oradan lemurlara geçiyorm, ne tuhaf hayvanlar yahu... Neyse.


Bir cümle olarak başlığa baktığımızda sahibi Erman Ak'ı görüyoruz. Kendisi benim çok çok yakın olmasa da liseden arkadaşım olur, iki dönem üst, aslen Ayhan'ın arkadaşıdır. Ayhan'ın bir arkadaşı daha var Can adlı. Heh, biz bu üçlüyle tatilde sahile indik. İndiğimiz sahillerin güney sahilleri olmasını tüm içtenliğimle isterdim ama, yok, Bostanlı sahiliydi, o da güzeldi. Biraz üşüdük gerçi.

Fotoğrafta sırayla: Minolta, Can, Ayhan, Erman.

Cümlenin özü ise aslen günbatımı gören Erman'ın fotoğraf çekilme arzusu. Yanımızda makinelerimizi gören Erman, manken kimliğini ortaya çıkartıp da "Beni bir de şöyle çekin, bir de ağlarken çekin, hüzünlü çekin, şimdi neşeli çekin..." gibi isteklerde bulununca, biz de çekinmedik, çektik. Son isteği de "dumana boğulmuş" çekilmekti, ama ışık tersti olmadı... Onun yerine bu oldu. Evet, daha bunalım, daha silüet, daha karanlık ve daha tatil köyü... Güneşi tutturacaktım elleriyle ama kabul etmedi.

Önce Feysbuktaki profil fotoğrafları, ondan sonra tüm dünya... Sanırım Feysbuk kanalıyla gerçekten dünyayı ele geçirebilirim. (Zaten dünya fotoğraf rezervinin %86sı Türkiye'deymiş, ama devlet saklıyormuş çünkü Amerika kullanılmasına izin vermiyormuş...)

Tatilde göremediğim insanlar oldu, ona üzülüyorum bir tek. Sömestr tatiline artık diye umutlar içindeyim... (Sömestr nasıl yazılıyor bilen var mı yahu? Dert oldu içime...) (Neden TDKya bakmıyorum...) (Üşeniyorum çünkü...) (Aferim) (Sanırım en azından aferimi doğru yazdım...) (Yazmamış da olabilirim...).

Tamamen parantezlerden oluşan cümle kurup Türk dil yapısını katleden Ayşegülnazcan'a plaketini vermek için....

10 Aralık 2008 Çarşamba

Hayvanfotografi

Bir imzalı fotoğraflar serisine daha hoşgeldiniz. Neden imza attım bilmiyorum, sanırım fotoğrafların çok bir özelliği yok ve çerçeve koyup imzayı ekleyince fotoğraf güzel olmasa bile güzel gözüküyor. İnsan kendi fotoğraflarına bakarken "yahu ne güzel çekmişim" diyor. Halbuki alıyoruz çerçeveyi, aynı etkiyi yaratmıyor, hepsi dandik dandik şeyler. Çerçeveyi tekrar ekliyoruz, hooop, bildiğin profesyonel fotoğraf.

Alakasız bir sonuç olarak, İzmir'de Doğal Yaşam Parkı açıldı, hayvanat bahçesi aslında ama biraz daha büyük alan, biraz daha doğal ortam, daha fazla çeşit hayvan vb. özelliklere sahip. Hayvanların çoğu henüz yeni ortamlarına alışamadıkları için biraz mutsuz, bir kısmı (bkz. eşek) ziyaretçilerden pek ilgi göremediği için depresyonda, ama zebraların, deve kuşlarının keyfi yerinde. Bir kısım vahşi hayvanın uyuyor olması ziyaretçilerde biraz tepki yarattı gerçi, "O kadar alan yapmışlar içine hayvanı koymamışlar" gibi cümleler uçuştu havada. Ayrıca ortam gerçek bir dedikodu yayma ortamıydı, zira babamların kendi aralarında yaptıkları "gümüşi sülün de gümüşhanedenmiş hohohoh" geyiği bir takım insanlar tarafından ciddiye alındı ve doğal yaşam alanının çeşitli yerlerinde tekrarlandığı duyuldu.

Ama bütün bunların yanında, gerçekten muhteşem bir hayvan, tüm zamanların favorisi; Lemur:

I like to move it move it

7 Aralık 2008 Pazar

Valide Meryem

Dini/batıl inanç yahut turistik gezi olarak algılanabilir, ama her tatilde Tozak ailesi ile bir Meryem Ana Evi ziyareti yapmak, sonrasında da Selçuk'ta çöp şiş yemek adettendir. Bu adetin birkaç tatildir es geçildiğini de söylersek sanırım bugünkü programın ehemmiyetini daha iyi kavrayabiliriz. Ehemmiyet kelimesi de böyle mi yazılıyor kesinlikle emin değilim, ama hoşuma gitti. Ehemmiyet. Ehem.


Sol tarafta, mumlarını yakıp gelmiş oldukları yüzlerinden belli olan annemle babamı görüyorsunuz. Adeta nur inmiş yüzlerine, az sonra da mendil bağlayacak, diğer mendil bağlayanların dileklerine de çaktırmadan göz atacaklar. Üstelik sonbahar renklerinin hüznüne tebessümlerini katarak hoş bir tezat eeeaahahhaeheürhüeühelheşga... Ehm, neyse... Seviyorum:)



Sağ tarafta da, daha önce de bu sayfalarda görmüş olduğunuz Meneviş Hanım... Kendisi gerçekten favori modellerimden artık, ve fotoğraf makinemi gördüğü anda eğlence dolu dakikalar başlıyor zaten. İstanbul'da, yine çeşitli mekanlarda çekeceğim Meneviş'i, çekinmeyeceğim.




Son olarak güne damgasını vuran sincap çılgınlığına değinmek istiyorum. Ortamda üç tane fotoğraf makineli insan, bir sürü ağaç ve birkaç tane de sincap olunca, söz konusu insanlar hayatlarında sincap görmemişçesine kendilerini doğa fotoğraflarına adadılar. Aramızda böcek falan çeken, daha bir doğaya ilgili bir Yiğit de vardı, yok değildi, ama en başarılı sincap fotoğraflarını sanırım Osman çekti. Ben zaten çok hevesli değildim, anın gazıyla hareket ettim, ya da belki bahane uyduruyorum bilmiyorum:)

Sonuç olarak karnımız tok, sırtımız pek bir şekilde evimize döndük. Annemin, benim her gelişimde olduğu gibi, fotoğraf çekmeye ilgisi arttı, yarın Nikonuyla çalışacağız kendisinin, allah kısmet eder ise. Daha da güzeli, sapı gövdesinden ayrılmışçasına kimi hareketlerde bulunan gitarımı tamir edeceğim, yapıştırıcı bulursam. Nasip kısmet hep bu işler, şuranda (alnımı gösteriyorum burada işaret parmağımla) yazmıyorsa olmuyor şekerim.

Buyrun; annemin "objektifinden" babam ve ben:)

6 Aralık 2008 Cumartesi

Ayşegülnazcan İzmir'de...

Evet, nihayet bayram geldi, ve nice sabahlamalar, ödevler ve sınavlar sonrası Ayşegülnazcan İzmir'e vardı. Aile saadetidir, İzmir'dir, huzurdur falan derken kendini bu kadar iyi ve rahat hissedeceğini o da o kadar tahmin edememişti. Evet bu, über içten ve über şairane girişten sonra şu şekilde devam etmek istiyorum: hüeeeğğaaaahüügügügügüggüeebilibübübüb...

Ne diyordum? Arog'a gittim yahu. Ki gitmek istediği bütün filmleri sırf üşengeçliğinden kaçıran, Wall-E'ye gitmemiş, Madagascar 2'ye de "babay" demek üzere olan bir insan olarak (cümle bitmiyor bitemiyor yine), Arog'a ilk günden gitmek çok büyük bir olaydı benim için (ohh..). Ki düşününüz, evim Bostanlı'da, sinema Konak'ta. Hani yandaş bulamasam (bkz. Spark) mümkün değil gitmezdim. Hatta hazırda bilet olmasaydı da gitmezdim. Sonra bir ay daha oturur, çevreden espirileri dinlerdim, o olurdu en fazla.

Ama ne oldu, güzel oldu. Bir kere Deniz Bey'le görüştük, ki özlemişim. İkincisi, Deniz Bey'le de konuştuğumuz üzre, şu anda hepinizin film zevkinizin içine edecek kudrete sahibim, hohoh. Üstelik filmi sürekli "vijüüüüüv vviiiiiij viiiiiyyyjjj" sesleri eşliğinde seyretmiş olsak da kocaman sinema salonuydu yahu, ne acaipti. Fırsattan istifade biramızı içip muhabbet de eyledik, pek hoş oldu.


Bugün ise, yine İzmir'in vazgeçilmez insanları arasında bulunan Ayhan Bey ile Bostanlı sahilini keşfe çıktık-ki kendisini sol tarafta görüyorsunuz. Çeşitli dertleşmeler, karşılıklı anlatmalar, göz süzmeler ve gerdan kıvırmalar ve elbette bir klasik olarak fotoğraf çekmeler vardı bugün de.





Bir de bu fotoğrafı koymak çok istiyorum yahu; buyrun. Bence günün, ve hatta Ayhan'ı çektiğim fotoğrafların kesinlikle en başarılılarından biri. Onun dışında aslında, evet, güldük eğlendik, ama yazacak da çok bir şey yok sanırım, yine vaatlerimi yerine getiremiyorum. O nedenle bugünkü yazımızı da abuk bir resimle kapatıyorum, heh:





Evet...

Not: Yakın zamanda (vaatler vaatler yine vaatler) çok acaip atraksiyonlarla karşınızda olacağım. Ya da olmayacağım. Olmayabilirim. Muhtemelen üşenirim, ama gaza gelme ihtimalim de var, daha önce olmadı değil.
Ay lav histori çenıl.

2 Aralık 2008 Salı

5.Iaf Aysegulnazcan Özel Ödülü Alan Filmler



5. kez düzenlenen IAF'ta ödüllü filmler belli oldu-ki internet sitesinde yazıyor hep. Ama ben sizin için, evet evet, sadece sizin için, kendi ödüllerimi bir vereyim şurada, ve hatta bulabildiklerimi de yayınlayayım dedim. Düşünün o derece rererörö bir insanım.

En acayip animasyon:
Orgenisticulanismus (kendisi aynı zamanda en acaip isim ödülünü de aldı benden)

Animasyon tabii Fransızca olduğu için jüri hızlı hızlı geçti başlangıcını, ve hatta animasyon şehir hayatından kaçışla ilgili falan zannedildi. Ancak, youtube linkine tünelden giren olursa göremez diye açıklıyorum; film abimizin 29 yaşında multiple sclerosis tanımı koyulan, 40 yaşından itibaren tekerlekli sandalyeyle hareket eden ve 55 yaşında ölen babasına ithaf edilmiş ve hareket özgürlüğünü anlatıyor. Bunu düşünerek seyrettiğiniz zaman animasyon, özellikle karakterlerin coşup deli deli dans ettiği bölüm oldukça başarılı. Ki bu animasyonu konusunu bilmeden sevmemin başka bir yanı da yine aynı bölümdeki tekniğin güzelliği, karakter sürekli değiştiği ve dönüştüğü ve hatta vücudu bozulduğu halde hareketler sürekliliğini kaybetmemekte. Ve şu anda animasyonda bilgisayar kullanmamak mümkün değil zaten, ama oldukça klasik animasyon tadında olması da büyük artı puan alıyor benden. Duydum, çok sevinmişler ben artı puan verdim diye.

En sevimli karakter
Mutt

Zaten İlk film dalında ödül almış bir stop motion film bu Mutt, gerçi sanırım yönetmenin ilk filmi değil, araştırınca öyle gözüküyor ama hayırlısı. Karakter inanılmaz sevimli. Yani gerçekten, animasyon festivalindeki tüm animasyonlardaki en sevimli karakter diyebilirim, çekinmem bunu derken de. Ayrıca, köpek besleyen herhangi bir insan da benimle hemfikir olacaktır ki, köpeğin belli hareketlerii "tam olmuş". Olmuş yani. Renkleriyle, hareketlerin akıcılığıyla, karakterlerle über bir film çıkmış ortaya. Kendisini bulamadım ama fragmanını indirdim, fikir olması açısından, buyrun:



Not: internet sitesinde yapım aşamasına ve belli sahnelere dair başka videolar da mevcut, çok yüksek çözünürlüklü olmasalar da. Koyduğum tam anlamıyla bir fragman olmadığından kelli bunu söylemek zorunda hissettim kendimi.

En salak/eğlenceli film:
Phobias (ek olarak en güzel ses efekti ödülünü de alıyor benden)


İzleyeceğiniz üzere dünya üzerindeki en manasız videolardan biri. Ama benim favorilerimden. Neden? Çünkü manasız. Teknik adına hiçbir şey yok-ki jürinin yorumu "bu çocuğun sınıfta kalmasını sağlayalım"dı, konu desen komik, anlatılabilecek bir konu ama senaryo yok. Ama izleyip izleyip gülüyorum yahu ilk izlediğim günden beri. Hele ki o zoophobiada aslan her çıkıp şuh bir şekilde rehrr yaptığında yarılıyorum. Tamam ben de normal değilim ve gerçekten salak bir şey, ama bir tek ben eğleniyor olamam. Olmamalıyım... He?

Vardı birkaç favorim daha, ama internet üzerinden bulamıyorum videolarını. Hani fotoğraf çekeyim, koyayım desem çekebileceğim tek fotoğraf kitaplar ve study üzerine olabilir. Ha, bir de popcore var, ondan bir iki resimle sonlandırırken yazımı, "İzmir'e bir gideyim neşe dolu yazılara boğacağım sizi" gibi vaatlerde bulunuyorum. Söz konusu vaatler kimin umrunda onu da bilmiyorum. Sanırım uykum var. Buyrun; ay lav popkor:


Evet, fotoğraflara imza attım. İlk defa. Öyle gerekti.