19 Aralık 2015 Cumartesi

abi naber?


  • Olur da Kadıköy'de böyle bir wi-fiye denk gelirseniz, o bizimki. Bütün sokakta çekiyor neredeyse. Çok acilse bana bir yerlerden ulaşın, şifresini veririm. Zira mobil veri çok zalım bir şey.
  • Resmen Ekim'in birinden beri hiçbir şey yazmamışım. Bundan sonraki yazıyı da kim bilir ne zaman yazacağım. O yüzden hemen bir güncelleyeyim burayı kısaca -ki yazılacakların, hatırlanacakların hacmi küçülsün, kütlesi azalsın, Nilipek.'te bahaneler tükensin.
Hayata karşı duruşum bu şekil-di. Bunu biraz özledim.

  • Bir önceki yazıda kısaca bahsettiğim klibi Ekim'in ilk haftası yayınladık. Ahanda aşağıya da koyuyorum. Benimle alakası yok, Yiğit sağ olsun, misler gibi oldu. 

  • Sonra ne oldu? Albümü yetiştireceğiz, kartonetiniz hazırlayacağız, aman basın bültenleri gitti mi, lansmaaaan derken ben kendimi kaybettim. Gerçekten kaybettim. Bu arada normalde Beşiktaş'ta yer alan labımızın Göztepe'ye taşınması (ve tabii başındaki hocanın işten ayrılması) ile bu kaybolma hali kontrolden çıktı. O aydan o kontrol hastalığı ve her şeye yetişme takıntısıyla nasıl sağ salim çıktım gerçekten bilmiyorum. Belki de sağ salim çıkamamışımdır, sadece farkında değilimdir. (bu noktada azıcık akıl sağlığımı koruyabildiysem, Red Bull'un ve Can Şener'in hakkını içtenlikle vermem lazım)
  • Derken albüm dijital olarak yayınlandı. Derken Babylon'da lansman, lansmandan yaklaşık bir iki saat önce cd kolilerinin gelmesi. Sonra şöyle şeyler:

Fotoğraflar: Burak Bayrak

Hatırlamıyorum. Gerçekten hatırlamıyorum. Her şarkıdan önce söylemek için bir şeyler hazırlamıştım, söyleyemedim sanırım. Mesela az önce fotoğraflara bakarken hatırladım ilk şarkıda kulaklık monitörü açmayı unuttuğumu, kendimi duymadan çaldığımı, bunu fark etmediğimi, sonra fark edince açmayı beceremediğimi...
Yani heyecan böyle bir şeymiş, ve ben hayatımda hiç heyecanlanmamışım. O konserin nasıl geçtiğine dair sahneden indiğimde hiçbir fikrim yoktu. Meğer şöyleymiş:
  • Akabinde çok bir şey değişmedi, aynı şekilde evden işe, işten eve yolculuklar devam etti. Sadece hayatıma 'röportaj' diye bir kavram girdi, kendimi haftada iki-üç kez müziğe ve müziğimize dair bir şeyler zırvalarken buldum. 
  • Bu arada cağnım Yökş ile bir Ankara-Eskişehir atlattık, atlatmadık değil...

Çünkü ne yollar ne de sıkışık trafik kahvaltının günün en önemli öğünü olmasına engel değil.
  • Bütün bunlardan bağımsız olarak labın yeri değişti, doktora tez konum değişti, değerlendirme kurulum değişti. Hey gidi.
  • Yazacak bir şey kaldı mı? Madde madde 'şu oldu bu oldu' yazmak sıkıcı biraz çünkü. Başta hevesle günlük tutan ama defterin son sayfalarında artık 'selam günlük, bugün de şu oldu. Bu oldu. Başka da bi şey olmadı.' diye geçiştiren ortaokullulara benzedim. Yaşandı bu.
  • Her şey olması gerektiği gibi, ve ters giden bir şey yok sanki... Değil mi?




1 Ekim 2015 Perşembe

1 Eylül'den 1 Ekim'e


  • Selams. Bu yazının teması 'tekrar tekrar dönmek istediğim yerler' olsun.
  • Son iki gün önüme iş güç adına öyle bir belirsizlik denizi açtı ki, elimden hiç hareket etmeden etrafıma bakmaktan başka bir şey gelmiyor. Zaten sadece elimden değil, içimden de gelmiyor. 
Bir de hiçbir şeyi gerçek anlamda olumsuzluk olarak görememek polyannacılık mı yoksa hissizlik mi bilmiyorum. Bu da bu yazıya gereksiz kişisel girişim olsun. Nasılsa burada en fazla 3-5 kişiyiz, değil mi hacılar? Bu salaklığımı sizinle paylaşabilirim bence.
  • Üzerinden bir ay geçti, ama üzerimdeki etkileri henüz tam geçemedi Nilüfer Müzik Festivali'nin. Alternatif Sahne'nin açılışını yaptığımız için bu kadar iyi geçeceğini tahmin edemedim, ama bizzat bu yüzden tahmin etmeliymişim. Zira:
erken konser = erken rahatlık = erken alkol = uzun zaman = daha çok alkol = muhabbet
'Hmm şuradaki Burak Irmak mı? Bi iki dakka bekleyin, ben bi kendisini övüp geliyorum'

Sonra bunun ikinci aşaması şöyle bir şeye dönüşüyor: 
muhabbet+alkol=güven hissi=daha çok dans etmek+daha çok konuşmak=milleti kitlemek
'Ay yemin ederim kendimden sıkıldım'

Sahne arkasındaki herkes hem coğrafi (Kadıköy), hem de musiki (bağımsız rock falan) konu komşu olunca tabii güven duygusu kaçınılmaz. Tekrar tekrar aynı saatlere dönmek istedim sonraki günlerde, sırf bu güven duygusu sebepli. Bir sürü sevdiğiniz insandan oluşan dev bir yaratık size kocaman sarılmış gibi bir his düşünün, öyle. Biraz da 'sarhoş arkadaşların sevgisi gibi' tabii, onun da farkında olmak lazım (merhaba, az önce kendi şarkıma referans verdim, evet).
Nilüfer Belediyesi ayrıca mikemmel bir belediye, dünya tatlısı bir festival yapmış. Adamlar müthişti, uzun zamandır bir konserden bu kadar etkilenmemiştim. Gevende de ayaküstü ruhumu dağıttı dört bir yana, iyi oldu o.

O zaman Nilüfer Müzik Festivali'nden alakasız bir şapşallıklar pozu: Güngörcan ve Maliks.

  • 'ben dağıttım evini, sen erittin beynimi/gel anlaşalım seninle, ver gözümün ferini geri'.
  • Kasım ayının ilk haftası albümün bir takım dijital platformlarda satışı başlayacak. Ama bu demek değil ki dienarlarda, mefistolarda, benzin istasyonlarında satılmayacak. Sanmayın ki dienardaki çalışanlara 'Nilipek.'in yeni albümü geldi mi acaba?' cümlesini kuranlar 'Nilipek kim ki?' şeklinde cevaplanacak (tabii bunun nedeni bilmiyorlarsa bile 'bi bakalım stokta var mı' falan demeleri, ama siz çaktırmayın). Evet, benim de bir sidim olacak, Türkçe pop-rock kategorisinde, N harfinde, onca cdnin arkasında saklanacak, eğer azcık satarsa belki biraz ön plana çıkacak.
  • Tabii ki klip çekmekten geri duracak değildik, lakin şöyle bir durum oldu; bizde genelde her şey plansız, aniden gerçekleştiği için, klibin yönetmeni Yiğit her şeyi planlayınca, müthiş profesyonel yaklaşınca işe biraz şüpheyle yaklaştık. Meğer olması gereken buymuş. Klip haftaya orada burada olur sanırım, o zaman üşenmezsem belki biraz daha detaylı anlatırım.





  • Şu takvim de şurada dursun. Sonra vay efendim her yere koymuş buraya koymamış olmasın.



  • Bir de bayramda aniden İzmir'e gittik. Bunu yine güven hissini, ve tekrar tekrar dönmek istediğimiz yerleri hatırlatmak için yazıyorum. Bir de o zamandan beri her gece rüya görüyorum.
  • 1 Eylül 2015 Salı

    Rakınrol gibisi yok. Belki bilardo.

    Dedi mıyır mıyır şarkı söyleyen ve en son lisede bilardo oynamış olan Nilipek.

    Dürüst konuşmak zorundayım; yaşlanıyorum. Ya da yaşlanmak doğru kelime değil belki; yetişkinliyorum. Peki yetişkinlemek ne demek? 5 yıl önce kafaya taktığınız şeyleri artık takmamanız, 5 yıl önce kafaya takmadığınız şeyleri artık takmanız demek. İçtiğiniz bira sayısının artık sadece uyku saatinize değil, uykunuzun ve hatta bir sonraki günün kalitesine etki etmesi demek. 'Ne var abi sabahlar yaparım' cümlesinin yerini 'gerçekten çok uykum var ve uyku şu an yaptığım şeyden daha önemli galiba'ya bırakması demek.

    Peki bunu nereye bağlayacaktım? Festivaller. Ve festivallerde çalıyor olmanın en güzel yanının kulisteki tuvaletlere girebilmek olması (dedi ve bir daha hiçbir festivalde sahneye çıkamadı).

    Talihsiz ve zerre karizmatik olmayan şu güzide açıklamalardan sonra tam anlamıyla konuya girebilirim: Zeytinli Rock Festivali'nde Alternatif Sahne'de en rakınrol şarkılarımızla boy gösterecektik. Tabii ki Ali Bey ile 'fırsat bu fırsat' dedik, çünkü biz böyle reklam cümleleriyle konuşmayı çok severiz. İznimizi aldık, Zeytinli öncesi biraz Assos'a konuşlandık.



    'Plajın kalabalığından oturacak gölge alan bulamayan vatandaşlar nereye sığınacağını şaşırdı' (DHA)

    Her gün mutlaka 3 kere 'bana waffle ısmarlayacaksın değil mi?' diye darladığım Ali neyse ki isyan etmek yerine bana gerçekten waffle ısmarlamayı seçti. Bir de her öğün zeytinyağına boğulduk, boğulmadık değil.

    (Bu noktada şanslı hissettiğim özel bir durum var, iyi mi kötü mü bilmiyorum. 'Mayosundan ışık yansıtarak tüm yobaz ve cahilleri yakarak öldürmeye and içmiş olan teyze' kalıbını başka biriyle kurabilir miydim, ya da başka biriyle böyle bir tatilde, sadece rakı içip muhabbet ederek, yıldızları izleyerek bu kadar eğlenebilir miydim bilmiyorum. Kurduğumuz ortak dili seviyorum. Belki biraz asosyalleşiyoruz ama ben onu da seviyorum.)


    Güneşe, denize ve insanları izleyip 'mihmihmih' gülmeye doyduktan sonra (çünkü kötü insanlarız, evet) kendimizi yollara attık, ve ufak bir Küçükkuyu ziyaretinden sonra Zeytinli'de kalacağımız otele vardık. Bundan sonrası artık hep raksıtarlık.

    Bir gün ukulele çalmadan da müzisyene benzeyeceğim.
    (Fotoğraf: Burak Bayrak)

    Her konser iyi, her konser keyifli. Ama ana sahnede konser devam ederken bizim konseri bekleyenleri gördüm, ilk defa önümdeki kitlenin benimle birlikte bağırarak şarkı söylediğini duydum, o işte başka bir boyut; 'ya bu müziği yapıyoruz ama kim dinliyor ki acaba' sorusunun üzerine basıp bir üst basamağa çıktığımız an. Biraz patlak, ama dinleyenleri göstermek adına şu fotoğrafı koymam lazım. 


    Yani evet, alternatif sahnedeydik, evet, sadece yarım saat çaldık. Ama duygusal anlamda, grupsal birliktelik anlamında başka bir boyuta adım attık sanki. VE BİR DAHA HİÇBİR ŞEY ESKİSİ GİBİ OLMADI (yalan).

    Bu arada bence Zeytinli Rock Festivali'ndeki iki sahne sistemi çok güzel organize edilmişti; iki sahneden aynı anda ses çıkmıyordu, böylece eğer en önden seyretmek gibi bir niyetiniz yoksa tüm konserleri takip edebiliyordunuz. Gerçi biz konser takip etmek yerine kuliste Burak Gürpınar bulup darlamayı seçtik mesela.


    Bizden sonra alternatif sahnede Can Güngör vardı. Artık bence arkamızdaki ekibin kendine isim vermesinin zamanı geldi bu arada, yani atıyorum, adları 'tırtıllar' olacaksa, Nilipek ve tırtıllar, Can Güngör ve tırtıllar, Biz de tırtılız gibi isimlerle sahne alabiliriz. Konuyu dağıttım, dağıtmayayım, çok güzel konserdi, yine kalabalıktı, insanlar bir ağızdan eşlik etti şarkılara.




    Geceyi konuşmalar, gülüşmeler ve Şebnem Ferah eşliğinde bir lise nostaljisiyle kapattık. Ertesi gün elbet organik kahvaltımızı edecek ve Topçular'da kilitlenmemek adına Ali Bey ile geç kalmadan yola çıkacaktık. Üzerinden bir hafta geçtikten sonra bile hala sabahları uyanmak istememek, inatla tatile özlem duymak da bizim şımarıklığımız olarak kalacaktı.


    Emniyet kemeri hayat kurtarır.


    26 Temmuz 2015 Pazar

    Gezinin son saati bulunan Fuat Saka cdsi.

    Yine İstanbul'a inerken gördüğümüz beton yığınına küfretme sonuçlu bir yazıyla karşınızdayız sayın seyirciler. Neden? Çünkü bayram tatili bunu gerektirir.

    Bu bayram tatilinde, yaz tatili dinlemeden, tam kadro (annem ve babam,Ali'nin annesi ve babası, Ali, Ayşe ve ben) Trabzon'u gezmeye karar verdik. Biliyorduk ki bu gezide tereyağına, leziz yiyeceklere ve yeşile doyacak, gezilmesi gereken her kültürel mirasa göz kırpacak, biraz ayak ve bel ağrıtacaktık. Ancak tabii ki gezimiz tahmin edemeyeceğimiz şeylere gebeydi...

    Misal Zipline (ya da Karadenizli tabiriyle 'Ziplayun'):




    Bir ailenin adrenalin ihtimaliyle imtihanı...


    İlk günümüzü Ayder Yaylası'na, Zilkale'ye ve yol üzerindeki çeşitli atraksiyonlara ayırdık. Hem yolun, hem de geçmiş günlerin yorgunluğuyla minibüs yolculuklarımız çoğunlukla baygın şekilde uyuyarak geçti: uyku-gezi-çay.

    YEŞİEEAAAAL DAHA ÇOK YEŞİEEEAAAL


    Tabii ki şehirli kafamızla bazı şeyleri anlamlandırabilmemiz çok güçtü; misal neden çok yukarıda evler vardı, ve o çok yukarıdaki evlerde insanlar nasıl yaşıyordu? Yiyecek içecek nasıl tedarik ediliyordu? Hadi şimdi motorlu araçlar vardı, bu işler onca yıl önce, atıyorum Zilkale'de nasıl oluyordu? Özellikle iklim ve yaşam koşulları yaz ayları hariç gereğinden fazla rahat olan İzmir ahalisinin (annem-babam-ben) bu noktada kafa karışıklığı yaşaması kaçınılmazdı. Lakin tabii ki gezi boyunca bu soruların cevapları az çok bulundu, yeni sorular doğdu.


    Bu arada Sümela'ya yürüyüş yolundan çıktık, pişman değiliz. Zaten şu yukarıda gördüğünüz ağacı görmek bile yeterliydi. Lakin çıkmayı düşünüyorsanız hazırlıklı olun, yol uzuncana, dikcene. Acele etmeden gitmek en keyiflisi olur sanırım.




    Bayramın ilk gününe kadar Akçaabat'ta kaldık, bayramı da Hıdırnebi Yaylası'nda geçirecektik. Sabaha karşı bayram namazından çıkanların silah sesleriyle uyandık; gözlerimi yarım açıp pencere kenarında yatan Ali'ye baktım, korktum, ama korkmayı kendime yakıştıramayıp uyumaya devam ettim. Silah sesleri devam etti. Zaten aslında bu bir başlangıçtı, hororlar terora dönecek, adeta uykusuzluğa sebebiyet verecekti.

    Öncelikle; Karadeniz insanının müthiş bir silah kültürü var, ama alışık olmayan, 'ay ay ay şiddet ay' diyen, her silah sesini kendine geliyor zanneden ve silahların özelliklerini, menzillerini bilmeyen insanlar (bkz.ben) için biraz zor olabiliyor uyum sağlamak. Bayram dediğimiz bu sene 'Dernek' adlı organizasyonun hemen öncesine denk geldiği için, kaldığımız yerin hemen önü panayır alanıydı. Bu da sabaha kadar horon ve silah sesi demekti. Akşanüstü başlayan eğlenceler alkolle perçinleniyor, horon teperken çığlıklar havaya karışıyor, bütün bunlar olurken sürekli olarak silah sesi geliyordu. Zaten sonradan akrabalarla ve aile dostlarıyla konuşurken öğrenecektik ki,  uğurlamak için silah sesi, selamlamak için silah sesi, meydan okumak için silah sesiydi. Telefondan çaldırmak, msnden titretmek, facebooktan poke etmek kadar normal, o kadar sıradan bir şeydi (günümüzdeki karşılığını bulamadım). Bunu misafirliğe gittiğimiz ailenin sessiz sakin babası 'e o zaman şimdi siz gidiyorsunuz size bir uğurlama lazım' deyip havaya ateş etmeye başlayınca anladım. 

    Tabii ki anlamış olmam dibimde patlayan silahtan korkup 'mihehühheeh' gibi bir ses efektiyle büzüşmeme engel olmadı, olamadı.

    Onun dışında, yorulduk falan ama ben uzun zamandır kendimi bu kadar sağlıklı hissetmemiştim. Çok güzel insanlar tanıdık, çok güzel şeyler yedik, müthiş hikayeler dinledik. 
    Amofta bile topladık.


    7 Temmuz 2015 Salı

    kibirbicanavargibibekliyorpusuda

    Müthiş ani bir şekilde Erasmus personel hareketliliği kapsamında kendimi Paris'te buldum. Zaten lisans süresince de Erasmus programına katılamamış bir insan olarak, sırf ''ya ben Erasmus'tayken'' cümlesini kuramadığım için kendimi bu uğurda kaybetmeye müsaittim, bekledim ki dev Erasmus partileri olsun, millet ders İngilizce işlendiği için benden nefret etsin, lakin personel olunca olmuyormuş öyle şeyler, ne yazık ki.






    Uzun lafın kısası, üç gününü yarımşar yarımşar ISEP'te geçirdiğim beş günlük bir 'Paris kaçamağı' vuku buldu. Böylece Nilipek. tek başına çıktığı bu yolculukta sanırım artık Paris'e doydu.

    Çünkü Paris'te olmak bunu gerektirir.


    Umudum tabii ki 'Paris sokaklarında kaybolmak, kim bilir, belki birkaç fotoğraf çekmek, adeta Fransız romantizmine boğulmak' değildi. Nabacam romantizmi allasen. Üstelik 'bazı fotoğraflarını çekmek pek anlamlı değil aslında, zaten bu fotoğrafın aynısına kelimenin üç harfini yazan herkes arama motoruyla ulaşır, neden bi tane de ben çekeyim şimdi'  ile 'lan belim ağrıyor o kadar lens taşınmaz şimdi' gibi cümleler arasında gidip geldiğim için çektiğim fotoğraflar turistik fotoğraflardan çok turistin fotoğraflar oldu.

     'Turistiz biz turistiz...
    ...turistiz turistiz...

     ...her yeri işgal ederiz ederiz...

    ....BİZ.


    Yani sonuçta kendi turistliğimi inkar edecek değilim, lakin ilk iki-üç gün bunu reddedebilmek için elimden geleni yaptım. Gittim, göçmen mahallelerini gördüm, üniversite öğrencilerinin takıldığı yerlerde takıldım, zaten yurtdışında en büyük zevkim olan şeyi yapıp, süper marketlerde ve parklarda   gezindim. Lakin o iş tam olmadı o iş, sonunda pes edip 4.günümde kendimi tabii ki Monmartre'a attım.

    Turistliğinden o kadar gurur duymak ki Sacre Coeur'un önünde değil arkasında fotoğraf çekilmek.


    Yeterince turist olduğuma kanaat getirdikten sonra, beşinci günümü Pere Lachaise mezarlığında geçirdim. Zira şarkı yazan adamın umresi gibi bir şey oraya gidip Jim Morrison'a selam etmek, mezarı başında oturmak. Gerçi bu hayallerim suya düştü, zira kendisinin manyak hayranları yüzünden mezarının etrafına çit çekilmişti.








    İşi romantize edip, 'mezarının karşısına oturup bir sigara yaktım' diyebilmek isterdim ama sigara da içmiyordum. Onun yerine bir süre oturup içimden Crystal Ship söyledim. Sonra da yanıma bir takım ablalar geldi:

    Abla: Merhaba, sanırım çok genç ölmüş değil mi?
    Nilipek: Eao, evet, 27 yaşında...
    Abla: Aynı ülkeden misiniz?
    Nilipek: Yok, o Amerikalı, ben Türküm, ama benim için önemli bir karakter, hani çok dinledim ...
    Abla: Belki de tekrar buluşursunuz?
    Nilipek: (ablanın suratına patlar) AHAHAHA (sonra toparlar) ya yok, yani belki başka bir dünyada, heh heh...
    Abla: Bak, İncil'de yazıyor. Ölülerimizle tamamen ayrılmıyoruz, hayata dönecekleri zaman yakın. Çok yakında bu dünyada buluşacağız. Bu broşür sana her şeyi anlatacak, sakın üzülme.
    Nilipek: eaaaaoo eeaaa ee...

    Ve ablalar gitti.

    Sonrası alakasız maceralar maceralar, ukulele almaya çalışmalar, yanlış ukulele alıp düzeltmeye çalışırken, trafiğin de etkisiyle uçağı kaçırmalar, geceyi aldığım ukuleleyle havaalanında geçirmek zorunda kalmalar. Sonuç da şu:



    Paris'e dair kısa notlara gelirsek:

    • Başıma bir şey gelmeyecekse: Paris'i pek sevemedim. Sanki kimse orada yaşamaktan keyif almıyor gibi. Bir de artık eski, büyük ve etkileyici binalar gördükçe, ilk şokun ardından 'ulan kim bilir bu bina yapılırken kaç kişi öldü (ve kaç kişinin ölümü hiç umursanmadı), ne kadar vergi buna harcandı, kaç kişinin hakkı yendi' şeklinde bir düşünce silsilesinin içinde buluyorum kendimi. AY ÇOK DUYARLIYIM değil, tam tersi, genel duyarsızlığımı bu hissizlikle kapatmaya çalışıyorum.
    • Ama Louvre müzesi, Pantheon ve Sorbonne karşıma çıktığında 'LAAAN NAPTINIZ LAN BU NASIL BİR ŞEY' diye gözlerim doldu, dolmadı değil.
    • Jim Morrison diye gittim, ama gözümü dolduran Ahmet Kaya'nın mezarı oldu.
    • Soğan çorbası müthiş bir şey. Yalnız tatlılar fazla tatlı, haberiniz olsun.
    • Lüksemburg Parkı'nda çimlere oturulmasın diye demir sandalyeler koymuşlar her yere. İçten içten tepkilendim, atarlandım.
    • Marais çok güzel mahalle, hem yürümek, salak salak gezinmek, hem de ikinci ele boğulmak için.
    • Özellikle öğrenci barlarında saat 17-21 arası happy hour var, sömürün.
    • Şu iki fotoğraf Palais Royal avlusundan, bütün gezi boyunca en huzurlu olduğum anların belgeleri olarak aşağıda yer almaktalar.




    • Paris'e yönelik söyleyebileceğim çok fazla şey yok, yapılması gereken her şey turist sitelerinde mevcut, onlara uymak sanırım tecrübeyi çok daha 'tatlı' hale getiriyor, yani ben uymamanın pek bir hayrını görmedim açıkçası. En çok etkilendiğim şey sanırım Fransız felsefesinin dünyadaki düşünce/edebiyat devinimine etkisini bir kez daha görmek oldu; zira adamlar her fırsatta gözümüze gözümüze sokuyorlar, her yerde, her binada isimleri yazılı.



    9 Haziran 2015 Salı

    Yılın ilk altı ayını üç yıl gibi yaşamak

    Bir bardak Türk kahvesi-Baileys karışımı (hoop Hollanda nostaljisi) ve Yora'dan Işık Lekesi (hoop Boğaziçi nostaljisi) nelere kadir. En sevdiğim yaşım 20ydi bu seneye kadar, meğer 26 da hiç fena değilmiş, beklenmedik anda geldi, hazırlıksız yakaladı biraz.

    Gerçi ben hafif alkollü nostaljimi yaşarken Spotify cağnım albümün ortasına 'Hip hop anthems' listesinin reklamını koymayaydı eyiydi.

    Diyeceğim o ki, bir takım güzel şeyler oldu, nasıl anlatsam? Blogun ilerleyen paragrafları bolca 'bir şeyler çalıp söylemeye çalışan Nilipek.' fotoğrafı içeriyor, uyarayım.

    (Not: Mayıs ayı öyle bir üzerimden geçti ki, bir kısmını yazamıyorum).

    1-Parkfest (Red Bull Warm Up):
    (Fotoğraflar: Benan Erdoğan)

    Aman yarabbi neresinden başlasam. Zalım Ozan bana synthleri sattı, yani aslen 'ulan burada ne basıyorduk' çelişkilerinde yüzerken, dışarıdan çok daha raksıtar bir görüntüm oldu. Ki düşününce raksıtarlık kim ben kim.
    Hellöö..

    Bir de şu var; umarım bu kadar büyük ve güzel bir sahnede çalmak tekrar tekrar nasip olur.



    Millet dana gibi sahne kurmuş, sen hala mıymıy pop.

    Sıradaki fotoğraf da raksıtarlığın gerçek göstergesi olan müthiş kulisimizden gelsin.
    Çok seviyorum bu insanları ben.



    2- Babylon Soundgarden:

    Öncelikle: Aman Allahım birileri benimle söyleşti. Nilipek. canlı röportajlarda nasıl zırvalar merak ediyorsanız, yahut zaten biliyorsanız ama uzun zamandır maruz kalmadıysanız, ahanda buyrun: Junior by Campaign söyleşisi.


    Sonrası hep iyilik, hep güzellik. Soundgarden'da eş dost arkadaş modunda İstanbul Sahnesi'ndeydik topyekün. O değil Selim Saraçoğlu, Burak Irmak müziğimizi sevdi ya, ne desem yalan. Başka kimse beğenmese de olur bir süre sanırım.

    Cağnımız Emir Özşahin!

    Ozan Tekin dışlamaca (kehkehkeh) 

    Menecerimlen Can Kazaz qeyfi.


    Sıcaklardan bunalan İstanbul halkı plajlara akın etti.
    Mehmet Güren ise raksıtarlığını plajda da korudu, ancak geniş açı kurbanı olmaktan kaçamadı. 

    Gençlik...


    3-Sziget'e gitmek yahut gitmemek, işte bütün mesele laylay loyloy:
    (Fotoğraflar: Burak Bayrak)



    Yalçın Birol ve Sziget Türkiye arasındaki bir anlaşma sayesinde bir grubun Sziget Festivali'nde sahne alması söz konusu oldu. Her grup Bip!'te yayınlanan bir videosu ile oylamaya katıldı ve sonunda 5 grup finale kaldı.

    Hah, o beş gruptan biri bir şekilde biz olduk.



    Ve dedik ki, yahu biz buraya yarışmaya gelmedik. Birlikte sahne aldığımız insanları seviyoruz, onlarla rekabet etmeye gelmedik. O yüzden dedik ki, çalarken en çok eğlendiğimiz iki şarkıyı çalalım, bakalım neler olacak.


    Yüzümde bir synth gururu. Neden?

    Nitekim ağız tadıyla bir survivor tandansı yakalayamadan bitti yarışma. Halbuki ben sahneden iner inmez Emir Yargın'ın suratına 'HIAAAA' diye bağırmak istiyordum, ne bileyim, Erdem (Yökş) ödülü duyunca ağlamaya başlasın, yerleri depsin, Can Gox bana kafa atsın istiyordum. Olmadı olamadı, kardeş kardeş birbirimizi övdükten sonra Yok Öyle Kararlı Şeyler kazandı. Biz de övmeye devam ettik (zira sahnede iyilerdi baya).

    4-VÖĞG 
    (Ya da kendini selebriti sanmak bambaşka)

    Vogue'un bu ayki sayısında, bu yazın soundtrack'i konulu yazıda adı geçen 7 müzisyenden biri oluverdim; bu vesileyle de ilk kez saçımın başımın makyajımın profesyoneller tarafından yapıldığı, üzerimdeki kıyafetlerin özenle seçildiği, bildiğin moda çekimine katılmış oldum. Yahu ne güzel bir şeymiş o, ayrıca Vogue'un tüm ekibi ne kadar tatlı insanlardan oluşuyormuş.

    Bir de üstüne 1V1Y Stüdyo bu 7 müzisyen arasından beni favori gösterdi. İyice yanaklar kızardı, mahçubiyet resmen tavan yaptı.



    5- Ve diğer her şey
    Bütün bunların yanında bir Açık Sahne, birkaç üniversite festivali atlattık, proposal jürisinden nasıl olduysa geçmiş bulundum, bu arada Boğaziçi Sultans şampiyon oldu, kendimizi adeta nöromarketing deneylerine adadık, oy verdik, müşahitlik görevimizi yerine getirdik, böyle bir iç kıpırtıları içindeyiz ve sanırım artık sabah 10da kalkacağım bir güne ihtiyacım var. Bir gün yahu, daha fazlası değil. Gerçekten.