14 Aralık 2013 Cumartesi

Smena Smena vay

Önbilgi: başlık şu şarkının nakaratındaki melodiyle okunacak.

Yine elimizde yeni banyo edilmiş eskice bir film var: fotoğraflar falan hep sıcak havalardan. Sanırım söz konusu fotoğrafları hem coğrafi hem de kronolojik olarak üç bölgeye ayırabiliriz:

1- Fethiye.








2- İzmir




3-İstanbul










Anlaşıldığı üzere zamanımın yüzde sekseni vapurlarda feribotlarda falan geçmiş, fotoğraflarda tanıdık yüz az bu sefer (aman yarebbi nasıl olur). İşbu sendroma fotoğrafınınçekilmesindenbıkanarkadaşlar deniyor, ancak fotoğrafçılar arasında filmbitirmesendromu olarak da geçiyor olabilir.

Sizi bu sene yılbaşı ışıklarını yemeye çalışarak yılın Grinchliğine adaylığını koyan Giorgio'nun bir-iki ay önceki hali ile baş başa bırakıyorum, buyrun:


Açıklama 1: Şimdi dana gibi oldu.
Açıklama 2: Eminönü'nden çıldırmışçasına yılbaşı ışıkları aldık çok mutluyuz.


9 Aralık 2013 Pazartesi

Ben unutmuştum bunu: "İskeç ismeye geldiik"

Neredeyse 3 yıl geçmiş üzerinden, bir şekilde gaza gelip Sketchbook Project'e defter göndermemin ve hatta New York'ta yaşayan Uğur'un ortamı teftiş etmesinin. O kadar unutmuşum ki neydi, ne değildi, ne yapmıştım, ne olmuştu, mailimde tekrar "our sketchbook has been viewed" konulu bir mail görünce uzun süre algılamayı reddettim. Bugün fark ettim ne olduğunu. Çoğu sketchbookun yer aldığı büyük bir sergide tekrar birileri eline alıp incelemiş. 

Toplamda 5 oldu 3 yılda. Bence şanslıyım, kütüphanelerdeki birçok kitap o sayıyı göremiyor. - DIN DIDIDIDIDIN, DIDIDIN, DIN. (fonda müzik devam ediyor) Evet, o kitaplar, o yalnız, mutsuz, kaderine terk edilmiş kitaplar. Kimsenin mi ilgi alanı değil Uruguay'daki kamu hizmetleri? Kimse mi istemiyor Hollanda'daki kasapları, etçiliği okumak? İşte bugün, o kitapları dinlemek, onların da yüzüne bir gülücük yerleştirmek için buradayız.

Sonra hatırlayamadım, pdf halini paylaşmış mıydım. Bloga baktım, bulamadım. Sevdiğim insanlara toplu olarak attığım maili buldum, indirdim, tekrar okudum. Mailde yaptığım açıklamayı aynen şuraya kopyalıyorum:

Her şey sevgili arkadaşım Ece'nin bana Sketchbook Project'i önermesiyle başladı, başvurdum, Moleskine'im geldi. Seçtiğim tema "Down your street"ti, ben de sokakla ilgili ne yapabilirim diye düşünürken çok sıkıldım, ve sokağımı yıkmaya karar verdim (ekteki .pdf dosyasında gözükmese de, projede bir de flipbook var sokağımı uzaylıların yıktığı).

Şöyle bir şey düşündüm; diyelim ki biraz gerizekalı uzaylılar var, ve bu uzaylıların bizimle hiçbir ortak noktası yok; elektrik kullanmıyorlar, farklı enerji kaynakları var, farklı sistemleri var ve bizimle ilgili çok yüzeysel bir bilgiye sahipler. Uzaylılar bir şekilde dünyadaki tüm yaşamı yok ettikten ve her şeyi yıktıktan bir süre sonra, Dünya'ya göç eden meraklı bilim adamları "insanoloji" üzerine araştırmalar yapmak istiyor. Elde edebilecekleri nadir ipuçları ise toprağın altında kalmış olan fosil ve objeler.

İşte, ekteki .pdf dosyasında, sevgili uzaylı bilim adamlarımızın, her gün kullandığımız objelerle ilgili yorumlarını göreceksiniz.

Aynı mailde söz konusu .pdfnin daha iyi bir hale getirilmesi ve paylaşılmasından bahsediliyor, ama yaptığım birçok işe olduğu gibi, o bahsedilen planlar tabii ki gerçekleşmiyor. O yüzden süslemeden, olduğu gibi embedleyem dedim, iyi mi ettim bilmiyorum. Burada dursun, okunabilir olsun. Merak ederseniz siz de okuyun.


Bir de şöyle bir flipbook vardı, kendi sokağımı nasıl yıktığımı gösteren:
video

6 Aralık 2013 Cuma

Gizli yas

Ya da geç kalmış yas da diyebiliriz.



Yaklaşık bir ay önce, bizimle birlikte 13 sene geçiren, ailemizin bir parçası olan Bombyx'i kaybettik.



Son 6 yıldır pek yanında olamamakla birlikte, nasıl olduysa son İzmir'e gittiğimde sanırım onu son görüşüm olduğunu tahmin etmişim. O yüzden ipadim onun fotoğraflarıyla dolu.



Bir de koltukta son kez birlikte uyumuş olmak var. İyi ki olmuş işte o.

Ek: İnsan böyle durumlarda gerçekten ne diyeceğini bilmiyor. Köpek mi sahibine benzer, sahibi mi köpeğine benzer, ya da bu köpeğin sahibi ben miyim, ya da köpeklerin sahibi olur mu, hiçbirinin cevabını bilmiyorum. Ama sonuçta bir bağ var, bir ilişki var. Normalde ancak kendi istediğinde yanına yaklaştıran Bombyx'in, canınızın sıkıldığını hissettiği an gelip yanınıza yatması, sizi üzdüğünü fark ettiği insanları yanınıza yaklaştırmaması var. Coğrafi sebeplerle hayatta somut olarak yer alamasa da, hayatın İzmir altbaşlığındaki sabit varlığı var. Üzülüyor insan çok.

4 Aralık 2013 Çarşamba

Hatırla sevgili, o mesut geceyi.


Her şeyi başından, az şakalı, olduğu gibi anlatayım bence.

Az önce kontrol ettim, daha üzerinden bir sene geçmemiş. Bir arkadaşımın ricası üzerine önce ilk iletişimi kurduğum, sonra yazışmalarının çevirilerini yaptığım Andre Rieu konseri güçlü ama uzak bir ihtimaldi o sıralar. Andre ile pek muhabbetim yoktu, menejeri Roel ile aramız iyi gibiydi, ama hiçbir şeyden emin olamıyordum. Ama sadece konseri, konserin sahne arkasını ve Andre'nin stüdyosunu görmek bile inanılmazdı o gün.

 Haydi hep beraber şu stüdyoya bakıp ağlayalım. Andre Rieu ve Johan Strauss Orkestrası'nın bütün provaları burada yapılıyor, bütün albümleri burada kaydediliyor.

Arada bir biz gittik, bir onlar geldi. Andre'yle Türk müzisyenleri tanıştırdım. Sonra Andre sahnede bir çevirmene ihtiyacı olacağını, bana güvendiğini, o yüzden bunu benim yapmamı istediğini söyledi.

Olay aslında bu. Gelelim şu son bir haftaya.


Provalar sebepli Nağme ve diğer müzisyen arkadaşlarla birlikte Hollanda'daydık. İşlevim kısıtlıydı, konuşmaların provasına pek vakit olmuyordu, ama mutluydum, umutluydum. Üstelik MAASTRICHT DEDİĞİMİZ ADETA İKİNCİ BİR MEMLEKET.


Yani burada yazar arkadaşlarımı gördüm, çok iyi oldu diyor. Bir yandan da ekliyor: "Maastricht iyi hoş, Albert Heijn da canımız, ama Allah aşkına, ben burada 6 ay nasıl sıkıntıdan ölmemişim?" (spoiler-aslında gayet öldü-spoiler).


Sinan Erdem'de son provalar
 

Ayşegülnazcan soundcheckte. (fotoğraf Roel'dan)

Sonuç olarak, Andre'yi ve orkestrasını misafir ettik, çevirilerini yaptık, sahnede iki şarkı söyledik, Sultanahmet dolaylarında dolaştırdık. Bir sürü komiklik, bir sürü tatlılık, biraz da saçmalık birikti. Konserde o kadar şuursuzdum ki, 10.000 kişiye konuşmanın adrenalini yatağıma yattığımda vurdu bünyeye, o yüzden, konserde ne oldu, ne yaptık, nasıldı hatırlamıyorum pek aslında. Ama sanırım güzeldi.

Geceye dair şu güzel kanıtları bana sağlayan Pierre'e de ayrıca minnettarım.


Gerçi her televizyon kanalında ön sıradakilere kasap havası oynatıyor gözükmeyeydim iyiydi.







24 Kasım 2013 Pazar

Yeni yayın oluşturmak için buraya hafifçe vurun

-Hayatım İlber Ortaylı'ya rastlamakla geçiyor. Daha önce Sahaflar Festivali'nde iki liralık kitaplara bakarken aynı tezgaha gelmiş, orada duran "Beni Aldatabilirsin" adlı kitabı eline almış, "İnsanlar eskiden bunları okuyorlardı hah hoh hoh" demişti. Cevaben "Hala okuyan var" dediğimde, "Doğru söylüyorsun hoh hoh hoh" deyip gülerek uzaklaşmıştı. O yüzden İlber  Ortaylı'ya rastlamak benim oldukça geeçeküstü bir deneyim. Gerçi bugün gördüğümde kendisi gayet gerçekyanı bir şekilde uçaktan inmeden önce el bagajını indiriyordu, o yüzden rastlamalar ortalaması 50% gerçeküstülüğe tekabül ediyor şu an.

-Kasım ayı bitince bir rahatlayacağımı sanıyorum ya, ne güzel sanıyorum onu ben.

-Günlerimiz okul, gecelerimiz prova, haftasonlarımız ise 7 Pink Floydlar ile geçiyor şu ara. Arkamızda biri Ankara, diğeri İzmir olmak üzere iki güzel konser bıraktık, geriye ise şu eksikli ama beni pek güldüren fotoğraf kaldı:

-Geçtiğimiz hafta iki günümüzü Çocuk ve Medya Kongresi'nde geçirdik. Kişilik olarak pek delege bir insan olduğumdan (yazar burada kendine şaşıyor) aniden bir takım izleme komitelerine falan seçildim (yazar burada diğer delegelere şaşıyor). Medya tartışmalarının "medya çocuklara çok zararlı, ay çok zararlı"nın ötesine geçeceği bir dünyanın hayaliyle yaşıyoruz, belki bu kongre bu yolda bir adımdı diyebiliriz, kim bilir. Sonuçta bir umuttu yaşatan insanı, aldım elime sazımığ.

-YİNE AŞINCA ÇAYIN SUYU BOYUNU, BELKİĞ YENİDEN KARŞIMAA ÇIKACAKSIN.


-Bu arada işaret dili çevirisini sağlayan zihniyet ne güzel zihniyettir. Duyma engelli kimseyle karşılaşmadım, ama kimse olmasa bile bunu normalleştirmek, özellikle davet ediciliği açısından güzel. (Not: bildiri sunumlarında, komisyonlarda çeviri yoktu, bu da aslında biraz dışlıyor sanki. "Ana konuşmaları dinleyebilirsin, ama komisyona katılamazsın, kendi düşünceni belirtemezsin" diyor gibi gibi. Az önce dediklerimi geri mi alsam acep.)

-30 Kasım'da Bronx Pi'de 7 Pink Floydlar ve 2 Prenses, 5 ve 6 Aralık'ta Bümk'te ve Karga'da Emir Bey sahne alacak. Hatta buyrun bir adet Emir Bey afişi gelsin, özlemişsinizdir.



-Yaklaşık bir buçuk ay önce Albert Heijn sayıklamaya başladım. Çünkü bu böyle bir şey, Hollanda'dayken sıkılıp sıkılıp, damak tadına laf edip edip, vatana dönüşün 1.yılı tamanlanırken bir takım saçma hasretler beliriveriyor. Tabii konumuz bu değil, konumuz ne kaddar iyi bir insan olduğum ve başka bir şey istesem olacağı. Genelde bu "başka bir şey istesem olacakmış" denklemi pek mantıklı şeylerde geçerli olmuyor, ama bu sefer bir istisna vuku buldu sanırım. Bu yolculuğun hikayesi de yolculuktan sonrasına kalsın.

28 Ekim 2013 Pazartesi

Yıldız yağmuru

Aslında yazacak çok bir şey yok, bu şarkı halihazırda soundclouddaydı ve heyecanla yine tuhaf makyajlı bir kızın Hollanda'nın muhtelif yerlerinde tuhaf hareketler yapacağı klibini beklemekteydi. Söz konusu klip yayınlandı-ki kendisi hemen şurada izlenebilir, bakın bakın, hemen aşağıda:



Hypnotic School'daki üretme sürecimizi seviyorum lan ben. İnsanları da seviyorum, ama o ayrı bir konu.

20 Ekim 2013 Pazar

Bir cumartesi sabahı

Ulan blogum açılınca şarkı çalmaya başlayan, müziğin nereden geldiğini anlayamadığınız sitelere dönüşmüş, neden haber vermiyorsunuz? Hep Groovypedia'nın hatalı embed kodları. Sana uçurumlar, bana sevdanın yolları.

Henüz havanın soğumasına çok varken soundcloud üzerinden benimle iletişime geçmişti Uğur Irk. Kendisi Burgazlı bir rapçi, gayet genç, gayet yetenekli, fazlasıyla gelecek vaat ediyor. Ama ben ilk mesaj geldiğinde böyle mi düşündüm? Hayır, malım çünkü. Sandım ki genco kendi çapında bir şeyler yapıyor, sandım ki tarzlarımızı birleştirmemiz çok zor.



Sonra kendisi bana bazı demolarını gönderdi, vay arkadaş, dedim, gençler neler yapıyor. Bir süre karşılıklı yazıştıktan sonra iş uygulamaya geldi, bana birlikte söylememiz için kaydettiği şarkıyı yolladı, ben de üzerine vokalleri kaydettim, ve böylece şehirlerarası kaydımız gerçekleşmiş oldu.



Bulaşım iyidir, tanışım iyidir. Keşfetmek, öğrenmek çok daha iyidir. Ben hem Uğur Irk'ı tanıdığım, hem de vesileyle Burgaz'daki rap müziği dinlediğime, bu varlığı öğrendiğim için mutluyum.

8 Ekim 2013 Salı

Tanışma-k

Daha paylaşamadığım, doğru dürüst yazamadığım günler varken, hoppadak üstlerine yenileri bindi be blogcağn, ne yabacağz? Yazamadıklarımızı bir süre daha buzdolabında bekletip, marketten yeni aldıklarımızı sırayla yiyeceğiz.


Bugünümüzün menüsü Emir Bey'den gelsin; Tanışma. 








Bazen belirtmeyi unuturum, ya da yeterince belli edemem, ama Emir Bey benim çok sevdiğim, hep yanımda, çevremde olsun istediğim dostlarımdandır. Tanışma da Emir Bey'in ilk düzgün kaydedilmiş şarkısı diyebiliriz (gerçi galiba öncesinde 'Bekledim' vardı). Benim için asıl önemi ise, bu şarkıya görsel hazırlarken NİHAYET az çok tablet kullanmayı öğrenmem ve ilk defa doğru dürüst bir görsel hazırlayabilmemdi. Yıl oldu 2013 ARTIK PDF KARTONETTE DÜNYA DEVİYİZ CANLAR.


Ha, evet, yıl olmuş 2013. Emre Malikler şarkıya tekrar el attı, ben görseli güncelledim, Emir Bey ise bir daha çaldı, söyledi. Bence iyi oldu, pek güzel oldu. Mesela adeta bir EP gibi indirilebilir oldu, aynen buradan. Dümdüz dinleyeyim, soundcloud canımız diyenler ise hemen şuradan.






Hiç bu kadar emin olmamıştım
zihnimdeki bu görüntüden:
Siyah bikinisiyle havuzbaşında
uzanan sen.


İlkokulda bir matematik sorusunu çözmüş gibi,
buldum işte.
Doğrulup merhaba derken bana,
yüzünde donuk bir gülümseme.


Diğerlerinin yanına koyup bu fotoğrafı
bana gülümsediğin her anı tekrar hatırlıyorum.
Hepsi ölümsüzlüğün birer abidesi gibi 
duruyorlar yatağımın yanıbaşında.


Ve her gün tekrar hayret ediyorum 
“zamanın eli” nasıl da uçuşturdu saçlarını.
Bir fotoğraftan diğerine
bir pencereden göğe ve yere.


“Bir şey unuttun mu?” diye sormuştun arabaya binerken,
kulaklarımda dans eder hala sesinin tonu.
Azarlayan anneler gibi,
merhaba derken hiç umursamayan çocuğu.


Ve sonunda bakabildim gözlerinin içine.

Söz: Levent Sevi
Müzik: Emir Aksoy

Gitar, vokal: Emir Aksoy
Yardımcı vokal: Nil İpek Hülagü
Gitarlar, düzenlemeler ve her şeyler: Emre Malikler










2 Ekim 2013 Çarşamba

Full Orijinal Yedek Parça


"Gel kızım gel, Cartel'e gel, bak Cartel'dekiler kan kardeşler..."

Geçtiğimiz cumartesi Emir Yargın arkasında Adidas All Originals Party'de sahneye çıktık. Tepindik de tepindik (daha doğrusu ben tepindim: mahsun ve durgun geri vokalden kendi kendine takılan, tepinen geri vokale evrimim örneklerle açıklanmalı). Ona dair videolar bir ara mutlaka düşer bir yerlere, ama fotoğrafla özetlemek gerekirse:

Birbirini ağırlamakta dünya devi olan biz körler ve sağırlar için iki önemli faktör var: 
Emir Yargın'ın pançosu ve Emir Bey' in Lumia'sı. 

Kıyısından döndüğüm bir dövme macerası ve kulise girip çıkarken önünü alamadığım 123 kilitlemelerim sonrası, nasıl gaza geldim bilinmez, kendimi konser fotoğrafı çekmeye adadım. Adadım derken, gerçekten, uzun zamandır kendimi fotoğraf çekme konusunda bu kadar adanmış görmedim. Her fotoğraf çekme konulu yazıda olduğu gibi, evet, yine "uzun zamandır fotoğraf çekmiyordum", çünkü "belim, üşengeçlik, zaman, fasa fiso" ve o yüzden de "Allahım, konser fotoğrafı çekmeyi nasıl özlemişim". Bunun devamında da, her seferinde olduğu gibi şu gelecek; "evet, tabii uzun zaman fotoğraf çekmedikten sonra insan biraz hamlıyor, pek olamıyor ama olsun, bakın, fena da olmadı gibi, he?".

O zaman önce, bir yandan yazarken dinlediğim 123'ün fotoğrafları gelsin:







Gelelim Replikas'a. Lisede adeta boybandpeşindeergenkız gibi sevdiğim, lisede konsere getirmeye çalıştığım, Sevinç Pastanesi'nde görüp imza alacağım diye kahvaltılarının içine ettiğim, cağnım grup. Müziğe bakış açımı o yıllarda çok güzel sarsan, döndüren, şekillendiren, kuzum grup. Ve bütün bunlara rağmen şu ana kadar hiçbir konserine gitmemiş olduğum feci grup.

Burak'la aynı yerde çalışıyoruz, ama ona bile söylememişim Replikas'ın hayatımdaki önemini. Söylediğimde beni bu konsere davet etti, ben de "aa ama bizim o gün konser var aaa (bkz. 4 paragraf, 5 fotoğraf öncesi)" deyip reddettim. Aynı sahneye çıkacağımızı algılayamayacak kadar da gerizekalıyım gördüğünüz üzere.

Bunlar da gurur tablolarım:









27 Eylül 2013 Cuma

Mini valley

  • Görmemiş konser vermiş, tutmuş fotoğrafları beklemiş. Anlamı: "görseller gelmeyedururkene buraya yazmayı unuttuğumuz bir takım şeylerin üzerinden şöyle bir geçelim."
  • Örneğin hepsini ayrı ayrı maddelere paylaştıracağım bir Emir Bey ile kayıtlar silsilesi var. Hatta paylaşacağım seride bensiz bir Emir Bey kaydı da mevcut. Kayıt ve Emir Bey kelimelerini yan yana kullandığımda ne gözünüzde ne kulağınızda çok net, çok profesyonel bir şey canlanmadığını biliyorum, ama sanmayın ki o da yok, o da var. Sadece onu daha yayınlamıyoruz yoksa OHOO.
  • Mesela, bir Kuğunun Şarkısı mevcut bizde bizden içeri. Yıllarca Long Way From Home versiyonuyla idare eden büyük dinleyici kitlemiz tabii ki şarkının yeni bir yorumunu hak ediyordu. Söz konusu yeni yorum Toros Energin klavyeleriyle şekillendi, Emir Bey'in sesiyle silkinip kendine geldi. Bizim de katkımız oldu minyatür, olmadı değil. Şarkı da şöyle işte:

  • Burayı yıllar önce okuyanlardan hala takip eden var mı, ya da herhangi biri okuyor mu bilmiyorum ama bir Yora vardı, tey tey. Bilmeyene not: Kendileri İstanbul'un -bence- en iyi ve en köklü indie gruplarından olmakla beraber, defalarca fotoğraflarını çektiğim, başarısız bir menejerlik gösterisi yaptığım, her üyesini ayrı ayrı, müziğini bir bütün olarak sevdiğim, cağnım ciğerim bir ekip. Heh işte, onlara bir saygı duruşu var az aşağıda, hem de bu icrada Ozan Tekin de mevcut:

Şarkıyı söylerken ara ara bir şeylerden tiksinmişim, ama neyden tiksinmişim bilmiyorum. Videodaki senkronizasyon sıkıntılarını önceden sezmişim herhal.

  • Bensiz Emir Bey kaydı demişim, unutmuşum sonra eklemeyi, şimdi (1.10.2013) eklensin. Güzel bir  Fikret Kızılok yorumu, yeni ve güzel bir mekanda, Dem'de. Tabii bu noktada Dem'in özelliğinden dem vurmak lazım; videoda gördüğünüz yer Karaköy'de yer alan ve içinde 60 çeşit çay barındıran bir çay evinin köşesi.


  • Bir de Emir Yargın var tabii, aylar öncesinden gelen bir Origami kaydı. Ki Origami sadece pek hoş bir şarkı değil, aynı zamanda Japon Konsolosluk arşivlerinin de sabit bir üyesi.

  • Stüdyolar devam ediyor. Fotoğraf makinası taşımaya üşenmemek lazım. Kendinize iyi bakın.

18 Eylül 2013 Çarşamba

Adaçayı


  • Tembellik, tamamen tembellik. Tamamen olmasa da en az %60 tembellik şuraya yazmamamın nedeni. 
  • Bir de bugün Orhan Hoca ile internette sağa sola bakınırken aniden bir angelfire siteye denk geldik. Anılara gark olmakla kalmadık, internetteki kişisel sayfaların gelişimini düşündük; yahu hakikaten bir ara geocities ya da angelfire gibi siteler üzerinden yapılandırdığımız kişisel sayfalar vardı; gif arka planlı, gif süslemeli, ora gif bura gif. Bir yandan işte bir fotoğraf, bir aile fotoğrafı, bir iletişim adresi falan. Ne anlamsız işler. Benim de vardı ergenken. Çok talihsiz bir şekilde o dönem rumuzum cd_girl idi. Neden, ne amaçla, hiçbir fikrim yok. Ergenlik işte.
  • Sonra dedik kişisel bloglar geldi, kişisel sayfalar bitti (burada "konulu" blogları bir yana ayırıyorum bu arada, konumuz konulu değil konusuz konuların konusu, evet). Şimdi, bloglar yok, mikrobloglar var, twitter olsun, tumblr olsun. Ama biz çok antika olduğumuz için yazmaya devam ediyoruz.
  • Tabii kişisel sayfalarda "lan birileri beni izliyor aslında" hissi yok mu, var. İnsan egosu çok acayip bir şey. Olmayanı var sayma ve varlığını kendine gerçek kabul ettirme gücüne sahip.
  • Uzun ve gereksiz girizgahtan sonra konuya gireyim: abi naber?
  • Müthiş ani gelişmeler sonucu Ekşi Fest 2013'te alternatif sahnenin açılışını yapma şerefine nail olduk. Ve tabii ki önümüzde konser olmadan kaba etimizi kaldırıp bir şey yapmadığımız için aniden grup haline gelip, aniden 7 şarkı düzenledik. Sonuç olarak, ki bu sonuç aslen başka bir bloga konu olacak, 14 Eylül'de Nilipek. ilk topyekün konserini vermiş oldu. Sınırlı sayıda insanın izleyebildiği bu konser (sınırlı derken, ehm, gerçekten sınırlı... ühühü...) TÜRK INDIE MÜZİK TARİHİNE ALTIN HARFLERLE KAZINmak üzereydi ki ilk şarkıda sesçinin kalimbanın sesini açmamasıyla en fazla bilgisayardan alınmış çıktıyla yapıştırıldı.
Ehihihi

  • İlk maddede bahsetmediğim %40 var bu arada evde zor tuttuğumuz. Sizi kendisiyle tanıştırmak isterim; yeni ev arkadaşım Giorgio:
Giorgio'nun etek ve bol pantolon kovalamak, tahta raf ve sandalye yemek, hoparlörleri dişlemek gibi hobileri, saç kurutma makinesi, elektrikli fan gibi fobileri mevcut. Bu yakışıklı kardeşimiz ayrıca oturmayı bilir, hatta oturmasına dair bir şey istenmese bile, "belki şurada küçük bir mama vardır" umuduyla oturur ve bekler.



Giorgio 23 Ağustos'tan beri evin pek sabit olmayan, ziyadesiyle koşuşturan bireyi olarak kendini kabul ettirmiş durumda. Hızla büyüyor efendim, durduramıyoruz.
  •  Kendi stüdyosuna geç kalan bir insanım. Ama niyetim iyi, valla.

1 Eylül 2013 Pazar

Çölde mamiya



Bir başlıkta geçen bir Pamuk Ticaret özlü sözü mevcuttu :"Böyle sanki çölde gibi bir film, öyle bir görüntüsü var". Söz konusu cümle, Şahabettin Pamuk tarafından Japonya'dan getirttiği ve tanesini 2 liradan sattığı bayat filmlerden çıkan fotoğrafları betimlemek için kullanılmıştı. Tabii ki hem merak eden hem de ucuz seven insan Nilipek hemen bu cümleye atlamış, ve hem söz konusu filmlerden, hem de diğer 1 liralık filmlerden bir sürü almış, bitiremeyeceği kadar filme boğulmuştu.




Neyse efenim Express marka 100 ASA filmimizi Mamiya Msx500 ile denemiş olduk. Ya da Mamiya'yı bir de bu filmle denemiş olduk. Ya da 100 ASAyı bayatlattık da mı patlattık. Ne bileyim...







Fotoğraflar filmi bitirmek hevesiyle (çok az nail olduğum bir hevestir kendisi) çoğunlukla Karaköy-Kadıköy-Tatil üçgeninden gelmekte. Zaten hayatımızın yüzde sekseninin Kadıköy-Karaköy hattında geçtiğini göz önünde bulundurursak bu gayet normal. O kadar normal ki, bugün bir takım sınavlar sebepli içinden geçtiğim Beşiktaş, Levent gibi yerler tamamen İstanbul'dan bağımsız gibi geliyor. Ya da benim İstanbul'la bağım kalmadı ve minik bir yeri İstanbul zannedip orada debeleniyorum.