5 Ağustos 2008 Salı

Ayşegülnazcan İstanbul'da, bölüm 4: Björk'e sesleniş!

Evet, Björk'e bir seslenicem Allah izin verirse ama öncesi ve sonrası var.

Bir pazar günü, bir pazar günü, konuşma ihtiyacımın fazlasıyla arttığı bir gün, elbette odadaki herkesi tek tek kitledim. Hatta Ece'ye koli almamız gerekiyordu, onu bile kitledim, çekinmedim. Yeri geldi çöp karıştırdık, çekinmedik koli b
ulabilmek için, neyse ki yeterli ebatlarda koliler bulduk ve hatta Ece Hanım hemencecik toparlanıverdi, takdir ettim.

Sonra ben giyindim, Ergin'le buluştum, gittik Björk ablaya. Daha doğrusu, önce bi gözleme yiyemedik, ben üzerime ayran dökmüşüm, çok sonra fark ettim, yürüdük de yürüdük. Otobüs biletimi de aldım. Kapıda biraz sorun yaşadık ama önlerden bir yerlerden izlemeyi de başardık konseri, mis. Sonra Dünyajan Bey'e rastladık, bira içeceklermiş, uğrarsınız isterseniz dedi, ancak ben yanımdaki insanı sıkmamak babında-ve sanırım biraz uykum geldiği ve üşendiğim için sonrasında reddettim bu güzel teklifi. Gittim odama, yattım uyudum.

Ertesi gün Uluç Bey uğradı odaya, arkadaşına ders çalıştırıyormuş, sağolsun oda sınırlarından dışarı çıkarıp bir doyurdu beni. Bir de bu fotoğrafta çok bi temiz yüzlü çıkmamış mı lan? AHEHAHeaheahaehaeh.... Ne diyordum, evet, doyduk, ama doymadan önce hiçbir derse girmeyerek 3,76 ortalama yapmış ve bizden bol bol küfür yemiş olan canım arkadaşım Ömer'e rastladım. İğrenç bir cümle kurduğumun farkındayım, ama hemen Björk'e sesleneyim diye kasmıyorum. Kendisi beni İstanbul'da gören herkesin verdiği şu klasik tepkiyi verdi, sağolsun: "Ne arıyosun sen burda ya?!"...

(Evet Björk, az kaldı sesleneceğim sana. Ama dur.)

Bavulumu toplayıp Mona Teyzelere attım kendimi, bir yemek yemek, bir hoş seda eylemek için. Aslı Hanım (kuzen) pek bir güzelleşmiş görmeyeli, Turgut Enişte de sağolsun memleket meseleleri ile ilgili biraz sıkıştırdı beni. Sonra cümleten Gladyatör olduk. Mango suyu güzel bir şeymiş.
Ve otobüse bindim, geldim. İzmir'deyim...

Şimdi Björk'e seslenebilirim.


Sevgili Björk Hatun,

Be
nim için çok şey ifade eden bir varlık olduğundan kelli seni canlı görebilmek inanılmazdı. Bir de oldukça öndeydim, inanılmaz bir şekilde boyum da yetiyordu, rahat rahat görebiliyordum yani seni, ve oradaydın, hemen önümde, şarkı söylüyordun, ki pagan poetrye başladın, ağzım açık dinledim, wonderbrass New World'ün intro versiyonunu çaldı, ben uçtum, Hyperballad çaldın, süper...

Ama ablacım, naptın sen ya? Ben hayatımda sahnede böyle ezbere hareket eden, böyle memnuniyetsiz insan görmedim. Hayatımda derken çok abartmış olabilirim bilmiyorum, ama yok yok, abartmıyorum, hakkaten böyle. Ne güzel sahne şovlarıdır, lazerlerdir, brass ekibindir, ama sen niye bu kadar yapaydın be ablam? Senden beklentim çok çok daha farklıydı benim. Lise yıllarımı biyörk biyörk diye sayıklayarak geçirdim ben, çok farklıydı yerin, çok başkaydın. Eee, şarkını söyledin gittin? Afferim.

Bir de seyirci uyuyodu demişsin. Hatta bunu sadece sen dememişsin bir sürü kişi demiş. Yahu coşmak istemiyorum ki ben senin konserinde. Ben seni izlemek istiyorum, dinlemek istiyorum, ben eğlenmeye gelmedim ulan o konsere! Hatta yalnız durdum zir
a senin konserini yalnız izlemem lazımdı benim, "ay laaav hiim" diye yalnız bağırmam lazımdı. Ama zıplamam oynamam lazım değildi yahu. Bütün şarkılara cıstak ekledin diye oynamamız mı lazım abla?

Ha bir de o var. Düşün ki Hyperballad'a bağıra bağıra ezbere eşlik eden azınlıktan biriydim konserde. Sen ne yaptın? Sonunda içine ettin şarkının - düzenleme olarak. Aferim.

Ha, bütün bunlara ek olarak, etkilendim mi, evet. Etkilenmem sadece senin Björk olmandan mı kaynaklanıyor-tam değil, üflemelileri de sevdim. Declare Independence da -kim ne derse desin- senin hiç sesini kullanmadığın, tamamen popülere oynayan dandik bir şarkıdır. Sevmiyorum.
Ama seni seviyorum hala, gerçekten.

3 Ağustos 2008 Pazar

Ayşegülnazcan İstanbul'da, bölüm 3: Daha az uyumalıyım.

İki gündür hayatımı kurtaran insan...

Eveet, 7pf2p konseri ilginçti, ama konser yorumlamayı sevmeyen bir insan olarak elbette içinde bulunduğum konseri de yorumlamaktan pek hoşlanmayacağım. Sadece, evet, gerek konserde, gerekse konser sonrası yorumlarda çok ciddi bir ego patlaması yaşadım, inkar edemem. Ne yaptım, nasıl yaptım bilmiyorum, daha önce olmadı çünkü bu kadar. Comfortably Numb, inanılmazdı, Barış bir solo attı, ben ağlamak üzereyim, baktım seyirciler de aynı, hatta ağlayanlar var. Biz neymişiz moduna girdim, egom tavan yaptı (Evet, Barış'ın attığı soloyla hava atacak kadar grupla bir tutuyorum kendimi) hala da inemedim havalardan, zira hala yorumlar geliyor.

Ve konserle ilgili öncelikle Erdal'a çektiği tüm fotoğraflar için, Alper'le Arda'ya o kadar işlerinin arasında beni izledikleri için, Uluç, Dünyacan ve Yargı'ya konser sonrası ilgi ve bira için ve tüm gruba ellerinden gelenin en iyisini yaptıkları için teşekkür ederim.

Neyse bu ego patlamasını rafa kaldırdığımızda hayatımızda neler dönüyor bir bakalım. Sinirli bir insan oldum son iki günde, hatta bu sinirimin nedenlerinden ötürü kendime edecek güzel küfürler arıyorum (fikir varsa beklerim), ama güzel vakit geçiriyor olduğumu da inkar edemem. Zaten ekstrem olay sahibi bir hayatım yok, ama dün sabahtan başlarsak: Teşekkürler Selin!

Sabah kapıda kaldım, uyuyor herkes. Anahtar yok tabii bende kaçak kaldığım için, üstümü değiştirmem lazım, duş almam lazım, her şeyim içeride. Kapıyı çaldım, ama ses yok. Bir daha çaldım. Bir kez daha ve Selin o güzel uykusundan uyanıp beni içeri aldı. O anda sanırım, parlıyordu ve yerden yaklaşık 6-7 cm yukarıda gezdiğini de söyleyebilirim, insanüstüydü.

O değil de, yurt arkadaşlarımdan hiç bahsetmediğimi fark ettim, tabii bu bireysel bir fark ediş olmadı, ama hak verdim ve hemen bahsediyorum: benim oda arkadaşlarım var! Hem de çok tatlı insanlar, gerçekten. Poz verin lan dedim, hemen veriyorlar hiç naz yapmıyorlar:) Şaka bir yana, gerçekten ayıp etmişim bahsetmeyerek, ve gerçekten çok seviyorum onları. Belirtmek istedim.




Kendimi fotoğraflara verdim, sonra uyudum bir 15 dakika, Ece Hanım sınavdan geldi, hadi dedik Taskim'e gidelim, kitap alalım, hatta çekinmeyelim, yemek de yiyelim... İşbu fotoğraf Tünel'deki La cantina mıdır öyle bir yerde çekildi. Doyurduk çılgınca karnımızı, sonra kendimizi ikinci el dükkanlarına ve kitapçılara attık. Özellikle kitapçılarda ve sahaflarda ilk anda yaşadığımız "Lan bunu da alalım.. Bunu da alalım... Bu ne? Bu çok güzel... Bu da bu da..." krizi bir süre sonra yerini "ya evde okumam gereken çok kitap var...üü..." gibi mantıklı düşüncelere bıraktı. İki buçukar saat uyuyup kendini Taksim'e atan sefiller olarak tabii bir yerden sonra zeka seviyemiz düşmeye, bünye de uyuklamaya başladı; işte o an imdadımıza Görkem Bey yetişti...

Görkem Bey'le bir süre feminist kitapevi önüne kadirist sopa evi açma planlarından bahsettik, akabinde Jarden adlı yere konuşlandık. Ece Hanım-Görkem Bey ve ben bir süre "kabulet" sıfatını ve temsil ettiği insanları tartıştıktan sonra, madem kahvelerimiz de bitti, madem uykumuz var, lan uykumuz var ühü, diyerek Jarden'den çıktık. Görkem adlı yalnız kovboy (ha?) evine doğru yürürken biz de el salladık arkasından yaşlı gözlerle (evet).



Kendimizi yine oradan oraya vurduktan sonra sonunda Milano kremcisine oturduk, soğuklu sıcaklı bir şeyler içtik, olayları yorumladık. Az çok kendimize gelmiş gibiydik, Zafer ve Cansu'nun gelmesi ve yemek yememizle beraber daha da enerjik, daha da dinamik, manyak insanlar olduk.
Ancak Küçük Beyoğlu'na gitmemizle beraber Ece Hanım ve ben yine çökmeye başladık, neyse ki masaya yapışmak üzereyken Zafer Beylerin kardeşi geldi de kalktık onu almaya gittik. Gittik diyemiyorum gerçi sadece onlar gitti, ben de sonrasında Popcore izlemek adına Uluç Bey'e yamandım. Yoksa hiç hazzetmem kendisinden:)


Ve Ekşi Limon, ve popcore. Gerçi öncesiinde Kabak Tadı adlı yine çok eğlenceli bir grup vardı, ama benim geliş amacım belliydi. Tek başına gelmiş olmam başta biraz sorun yaratmış olsa da -sıkıntı babında, özellikle konser başlamadan önce- sonrasında Yargı'nın da gelmesiyle eğlenceli dakikalar başladı. Popcore, gerçekten güzel çaldı, Elçin gerçekten çook güzel söyledi, ben de pek bir oynadım, özellikle ilk iki yarıda. Arada Elçin Hanım'ın davetiyle sahneye çıktığım oldu, karşılıklı söyleyip oynadık. Üçüncü yarıda artık ben bir şekilde var olan enerjimin %90ını kaybetmiştim, ve kalan %10unu dorma girerken karşılaşabileceğim zorluklarla ilgili saklıyordum. Ek olarak, bir şekilde benimle dans eden tek insan olan Nedim Caner Üstün'e ve ben yalnız otururken "manyak mısın" efektiyle beni yanına çağırarak hayatımı kurtaran Sami'ye teşekkürlerimi sunuyorum. Elçin'e ek olarak sunuyorum söz konusu teşekkürleri, cici insan.

Evet, gecenin ilerleyen saatleri abuk sabut detaylara sahne olmuştu, olmamış değildi. Ama bu detaylara değinmiyor onun yerine şu fotoyu koyuyor ve altına da Görkem adlı arkadaşımızın fotoyla ilgili söylediklerini yazıyorum:
"Böyle, sanki 30 yaşını geçmiş.... Dul... Yolda görsen selam vermemek için görmemiş gibi yapacağın... Korkunç...."

31 Temmuz 2008 Perşembe

Ayşegülnazcan İstanbul'da, bölüm 2: Let Love Rule

Uluç is sooo cooool....

Tekrar merhaba sevgili blogseverler. Üst fotoğrafta görmüş olduğunuz kare Küçük Beyoğlu'ndaki toplaşmadan bir kanıt, bir anıdır. Evet, burada muhabbet çoktaan boka sarmıştı, hatta yanlış hatırlamıyorsam bilimum hatun ve iddia muhabbetinden sonraydı bu. Yanlış da hatırlıyor olabilirim tabii, o ayrı, ama o kadar da önemli değil. Maksat o geceden bloga bir fotoğraf kalması, ama toplamda üç fotoğraf var ve birinin çok karanlık, diğerinin de çok artistik olduğu göz önünde bulunduruluarsa en koyulası bu fotoğraf. Ve evet, bir gün uzun cümleleri kontrol edebileceğimle ilgili umudum var gibi.

Ne diyorduk, ya da nerede kalmıştık? Dün hiç fotoğraf çekmemiş olsam da sanırım güzel bir gün olduğunu söyleyebilmek için bir kanıta ihtiyaç yok. Sabah yine Görkem Bey'in yanına gittim muhabbet eylemeye, hatta Ege Beylere de rast geldik, pek normal olarak direkt futbol muhabbeti açıldı, ben de uykusuz okudum. Gerçi bir an bir aydınlanma yaşadım "Lan... FM oynasam ya ben..." şeklinde, Ege ile Görkem de "anlamsız boş bakışlarla" bana döndüler. Sonra söylediğim bana da mantıksız gelmedi değil, ama yine de oynanabilir, neden oynanmasın ki, değil mi?

Sonra karşıya geçmek icap etti sayın Memo Bey'in filmi için, ki ismin başındaki "sayın" ibaresine dikkat çekmek istiyorum, neden bilmem. Filmin kimi kasetlerini izledik beraber, oldukça güzel gidiyor gibi gözüküyor ama tabii montaj sonrası da izlemek lazım:) Neyse, kimi sahneler çektik, kendisinin oyunculuğuna hayran kaldık - özellikle sapıtma sahnelerinde- , deli gibi güldük, eğlendik. Bir de kırkayak güzel bir hayvan yahu, hakkaten.

Sonra yine karşıya geçmek icap etti sayın Lenny Bey'in konseri için, ama bu sefer sayın ibaresine dikkat çekesim yok. Ne diyordum? Geçtik Beşiktaş'a, Kuruçeşme'ye kadar yürüdük. Yolda Sayın Kösemen bol bol fotoğrafını çekti sağda solda gördüklerinin, Türkçe Rap'e yapıcı-eleştirel bir gözle baktık. Ayrıca şunu da belirtmek isterim ki, bir sevgilide en çok aranan özellik, sevgilisini güzel tuvaletlere götürmesidir. Önemli olan budur, gerisi yalandır.

Ha ne? Evet, Lenny Kravitz. Bir süre Dünyacan Bey'i bekledikten sonra bilekliklerimizi takıp, fosforlu bıdılarımızı da alıp içeri girdik. Lenny Amcayı birazcık bekledik, evet, ama, yahu ne güzel konserdi. Amcamın kafada yıldızlar dönüyor zaten, pek de güzel söyledi ve çok içtendi yahu, girdi seyircilerin arasına.. Yahu, evet, şu dakika fark ettim ki sevmiyorum konser yorumlamayı. Güzeldi işte, çok güzeldi.

Konser sonunda topladığım mavi bıdıları Memo'ya verdim, filminde kullanması için, akabinde Maltana mıdır, malt içeceklerimizi alıp (ben bitiremedim) Beşiktaş'a yürüdük. Yolda köprü ışıklarının manasızlığını irdelerken -bu bireysel bir irdeleme zira Dünyacan Bey'e göre ertesi gün bunun muhabbetini yapıp çok güldük diyemezmişiz, gerçi ben diyorum şu an, ama bireysel güldüm yine sanırım bu işe- Burger King'in kapalı olduğunu gördük, kendimizi KFC'ye attık. Karnımızı doyurduktan sonra da İstanbul'da kaldığımız yerlere dağıldık.


İstanbul'a geldiğimden beri ilk defa normal bir yatakta yatmış olduğumdan olsa gerek, fosur fosur uyumakla kalmadım, sabah da onbire kadar falan uyanamadım. Uyandıktan sonra da tabii ki Ece Hanımı rahatsız etmeye gittim, iki kat yukarı. Çaylarımızı içip, günlük olağan bilgi alışverişimizi yaptıktan sonra, kendisini kendi yaptığım abuk sabuk müzikler eşliğinde çılgınca dans ettirdim. Söz konusu dansı tamamladıktan sonra Ece hatun kendini derse verdi, ben de bütün günümü internet karşısında tembellik eyleyerek geçirdim. Sonra da "aaa madem wagamama kuponumuz var ve madem bugün harcamak için son gün, neden üşenmeyip Taksim'e gitmiyorum ki harcamak için" dedim ve sevgili Pink Floyd Tiribüt grubumuzun sevgili sesçisi Hakan'ı dürttüm...



İşin aslı şu: ben çılgınca üşeniyordum Taksim'e inmeye, üstelik benimle Taksim'e inecek olan Ece'nin de ders çalışması gerekiyordu. Ancak Hakan ve Selin'in bana vermiş olduğu Wagamama kuponu bir araya gelince Dorm tarafından ele geçirilmekten kurtuldum bir şekilde, ve kendimi dışarıya attım. Dişil varlıkları anlamıyor olduğunu iddia eden arkadaşımızı abuk sabuk danışman edalarıyla biraz aydınlattıktan sonra 7PF provasına geçtik, karnımız tok bir şekilde. Prova fotoğrafları da mevcut, ancak onları henüz JPEGe çevirmedim, bir sonraki yazıya artık, inşallah:)


Ve, evet bu akşam 7PF2P konseri var, StudioLive'da:)

29 Temmuz 2008 Salı

Ayşegülnazcan İstanbul'da, bölüm 1: Afiyet Metalika!

Eveet, nihayet sevgili popcore gençlerini beklerken Burger King'in muhteşem Wi-fi hizmeti sayesinde yazabiliyorum. Kaç gündür İstanbul'dayım ki, 4 sanırım, evet bu 4. gün, pek hoş.

Peki neler oluyordu İstanbul'da? Nili pek bir insanın yolculuğu nasıl geçebilirdi? Menemen ne menem bir şeydi? İşte bütün bu soruların cevaplarını önümüzdeki paragraflarda bulabilecektiniz sayın seyirjiler.

Meraba, ben Spark. Bu da arkadaşım Jimmie. Merhaba de Jimmie.

6 kişi başladığımız yolculuğu bir kişinin uyuması, diğer kişinin de "lokasyon" olarak uzakta kalması nedeniyle 4 kişi sürdürdüğümüzü söyleyebilirim sanırım. Hatta öyle bir sürdürdük ki bütün otobüs bıdır bıdır konuşan bu 4 gençten nefret etti. Muavinin bize karşı sempatik tavırları olsun, düşmek üzere olan üst bagajlar olsun, Kıraç olsun, her şey mükkemmel bir tatilin başlangıcını garantiler gibiydi-ha?

Can, çok sevdiği Kıraç'la birlikte...



İstanbul'a varır varmaz fütursuzca işgal ettiğim Dorm'dan Ece'yi aldım, ve Hisar'a kahvaltı etmeye gittik. Kimi menemen ve çayları tükkettiğimiz "Sade Kahve"de bir yandan gülüştük, bir yandan dertleştik, kimi zaman tebessüm ettik, kimi zaman hüzünlü gözlerle etrafı kestik. Dostlar meclisinden biz böyle geçtik. Ehm, evet...




Anneannemin de orda olmasından kelli kendimi teyzemlerin evine attım, kahvaltının akabinde, ve çekinmedim, uyudum. Oylum Hanım da uyudu, onun da çekindiğini görmedim. Uyandıktan sonra ise başladı şenlikler, fallar olsun, dedikodular olsun, klasik bir "Öcal" familyası davranışı olarak, havada uçuştu. Gece erken yatıldı, sabah erken kalkıldı, Oylum Hanım'ın televizyon programı seyredildi, anneannemiz havaalanına, Nil İpek ise yurduna yollandı.

Evet, üstünü değiştirip Metalika için yola çıkan kahramanımız Abstre'ye uğrayacaktı. Ve evet, Taksim'de gezen her 10 insandan 8i siyah tişört sahibiydi, bu 8 siyah tişörtün 6sının bir yerinde mutlaka Metallica yazıyordu. Hihihi hohoho efektleriyle Abstre'ye gidip, benzer efektlerle çıktık, Ali Sami Yen'e gittik. Ne kuyruklar gördük sonunda kapı yok, ne kapılar gördük önünde kuyruk yok... Pentagram'da "Popçular dışarı" diye bağırılırken (evet, burada popcore adlı grupta olduğum halde hiç üzerime alınmamam da cabası) "I see you baby, shakin' that ass... shakin that ass.." şeklinde cevap veren mavi tişörtlü Alper arkadaşımızı takdir ettik. Ki kendisinin fotoğrafını koymayı pek isterdim, ancak fotoğraf makinesini konsere götürmediğim için konser esnasında çekilen zavallı fotolar cep telefonuna hapis kaldı. Son bölümde onları da yayınlamayacağım değil.

Ne diyorduk? Metallica. Nil İpek Hülagü metalci. Nil İpek Hülagü'nün siyah tişörtü var (grup tişörtü değil, rica ederim, düz tişört, bildiğin:)). Nil İpek Hülagü Metallica'yı sadece iki şarkı seyredebildi gerçek anlamda, onda da arkadaşının sırtına çıkınca anca. Onun dışında büyük ekranda DVD seyredercesineydi her şey. Ama coşkuyu, müziği falan inkar etmeyecektir sorsanız. Pek eğlendik Abstre ekibiyle-buradan cümleten, hepsine, özellikle Arda ile Alper'e de teşekkürlerimi sunuyorum. Bi de nedense konseri yorumlamak istemiyor kendisi bugün. Tembel işte.

Gece, dorm, Sena ile sevgi dolu dakikalar. Sabah, Ece ve Sena Hanımlarla kahvaltı dolu dakikalar. Yağmurun başlamasıyla Ece Hanım'da korku dolu dakikalar. Benim ders çıkışına giderek sürpriz yapmak istediğim Görkem Bey'in arayıp simit sarayına gelmesiyle hem sinir hem mutluluk dolu dakikalar...






Görkem Beylerle -ki fotoğrafta da göreceğiniz üzere pek mutlu kendisi bu okulda olmaktan- manzaraya oturup nostalji yaptık biraz, gerçi yağmur yağıyordu ve inşaat-taadilat bir şeyler vardı ama yine de keyifliydi banklarda oturmak. Sonra İstinye Park'a gitmeye heves ettik, ama Sarıyer otobüsü geçmedi, boynumuzu büküp Cevahir'e gittik. Not: Ulan neydi o Sbarro'da yediğimiz içi dolgulu pizza? Kalkamadık yerimizden bir süre.






Odaya uğrayıp kimi eşyaları topladıktan sonra Deniz Hanım'ın sınav çıkışına gittik çılgınca. Niye çılgınca gittik bilmiyorum, hatta biz kimiz onu da bilmiyorum. Neyse, orada Engin Beylere rastladık, Ergin Beyler de geldi, Deniz Hanım da sınavdan çıkınca tam olduk ve Deniz Hanımlara misafir gitmek üzere yola çıktık-buradaki biz kavramına Sayın Engin Dağlık dahil değildir, ama bu cümleden anlaşılan da Engin Dağlık adlı arkadaşımızı dışlamışızcasına falan falan. (Getiremedim cümlenin sonunu. Şu an zeka seviyem oldukça düşmüş durumda ne yazık ki. Az önce Uluç'u baydım, önümüzdeki saatlerde kim bilir kimleri bayacağım...)

Ne diyordum. Gittik Deniz Hatun'un evine, yemekler yedik, konserler izledik. Gerçi tek bir konser izledik (Karton-Taşoda) ama onu 15782 kez seyrettiğimiz ve her seferinde gaza gelip, belli yerlerde pek güldüğümüz için sanırım konserler desek o kadar da yanlış olmaz. Gecenin ilerleyen saatlerinde Walk the Line adlı film sayesinde country müziğe, Ozan'ın (Deniz'in kardeşi) Ergin'e verdiği tişört ve şortla gülmeye, Deniz'le aynı yatakta yatmamız sayesinde de dedikoduya doyduk. Sabah yağmur sesiyle uyanmak bizi korkutmuş olsa da, çekinmedik, gittik Taksim'e, stüdyoya bile girdik. Hatta daha önce çalışıp çoğunu tamamlamış olduğumuz şarkıyı güzel bir hale sokamadan, daha önce hiç çalışmadığımız iki şarkıyı pek güzel yaptık.

Ve evet, stüdyo sonrasında da Burger King ve yaşasın Wifi. Ve hatta popcore, ve hatta küçük beyoğlu ve hatta bira. Ben böyle bir muhabbet hatırlamıyorum canlar. Gerçekten:)

26 Temmuz 2008 Cumartesi

Ayşegülnazcan İstanbul'da, giriş.

Evet, uykusuz ama eğlenceli bir otobüs yolculuğu sonunda nihayet İstabul'dayım. Her ne kadar Metallica konusunda birazcık sorun çıkmış olsa da, sonuçta konseri izleyeceğimden kelli, gerçek bir problem söz konusu değil. Diğer biletleri de edinmek lazım gelir.
Şimdi teyzemlerdeyim, önümüzdeki 10 gün boyunca da superdormda konuşlanacağım gibi gözükmekte. Görüşmek istediğim çok insan ve yapmak istediğim çok şey var, ne olacak bilmiyorum.

Sonuç: Odaya dönünce yepyeni fotolarla karşınızda olacağımdır:)

24 Temmuz 2008 Perşembe

Ne? 20yi mi gördük sonunda?

Evet, anket sonuçlarının bizi bir şekilde mutlu ettiği günlerdi. Bütün arkadaşlarımız blogumuzun uçacağını söylemiş, bizi gaza getirmişlerdi. Peki biz kimdik? Bilmiyorduk. Ancak bu yazının konusu ne bizim kim olduğumuz, ne de bu yazının kaçıncı yazı olduğuydu; bu yazıda bir nevi nostalji yaşayacaktık...

Nice genç neferin ocağını söndürdün be mecik..

Geçen gün küçük kuzenimin elinde Full Metal Alchemist kartlarını görünce, ve üstelik paketini 1 ytlye aldığını duyunca bir an meraklandım ve "Ver bakayım şunları bana" şeklindeki klasik genç nesli anlamaya çalışan yetişkin rolüme büründüm. Baktım kartlara, hani resimler zaten direkt screenshot, baskı ve kart kalitesi de çok yüksek değil, ama 1 ytl olması bunu normal karşılıyor. İşin tuhaf tarafı, kartları inceledikçe mantığının -muhtemelen- Magic:The Gathering'e pek benzediğini fark ettim -ki Allah kahretmesin, hemen hemen bütün kart oyunlarının mantığı Magic'e benzemekte- bu da beni "LAN LAN LAN" nidalarıyla odama koşturdu. Merdivenleri üçer beşer tırmanıp (sanki 145 basamak varmışçasına) odama vardım, hemen bütün kartlarımın bulunduğu dandik kutuyu buldum, kuzene gösterdim. Full Metal Alchemist'in mantığını anlamamış olan kuzenin tabii Magicleri görünce iyice aklı karıştı, ama kafama takacak durumda değildim azizim, o esnada sevgili kartlarım tarafından hipnotize edilmiştim. Tek tek inceledim tekrar bütün kartları, kartların üzerindeki resimleri, kart tasarımlarını, özellikleri... Kaç tanesinin common, kaç tanesinin uncommon, kaç tanesinin legendary olduğunu-ki arkadaşlarımla kıyaslandığında çok fazla kartım yoktur benim, dolayısıyla ekstrem değerli kartlar da yok. Lisede yaptığım desteme baktım, diğer kartlara bakıp, lan bunu niye koymamışım ki desteye diye hayıflandım falan... Böyle bir an gaza geldim, birileri olsa da oynasam lan diye, ama gaza geldiğimle kaldım öyle...

Aslında Magic:The Gathering adlı oyun, annemin iş arkadaşının oğlunun (zincirleme isim tamlaması) tamamen kendi egosunu tatmin amaçlı bana oyunu öğretmesiyle hayatıma girmişti. Evet, oyundan bi bok anlamamıştım, ve Ege muhteşem kartlarıyla habire beni öldürüp
duruyordu... Birkaç ay sonra, yine çok sevdiğimiz bir arkadaşımız olan Doğan, sınıfa magic kartlarını getirmeye ve oyunu çevresindekilere öğretmeye başladı. Oyunun mantığına aşina olan ben de öğrendim tabii bir şekilde-ancak strateji oyunlarındaki genel başarısızlığım nedeniyle pek yükselemedim. Gerçi bu başarısızlık strateji oyunlarında değil sadece, olay başka insanların da dahil olduğu bilimum oyunda geçerli, ve mantık şu: Ya, şimdi ben o taşı kırmayayım... Devam et sen... Şimdi vursam mı, yok vurmayayım ya... Tabii "karşımdaki üzüleceğine ben yenileyim bari" mantığıyla ne satrançta, ne tavlada, ne de Magic'te bir yere varılamıyordu, bunu da yaşadıkça görüyordu Ayşegülnazcan. Yine de ciddiye alınmıyor olmanın şöyle bir iyiliği vardı; örneğin 3-3 oyunlarda karşı takım benim dışımdaki herkese saldırıyor, ancak ben ne de olsa kolay lokma olurum diye bana dokunmuyordu. Bu arada ben, karşı takımın en güçlü oyuncusuna çılgıncasına saldırıyor, kendisini 0a düşürüyor, bir de üstüne seviniyordum. Magic'teki ezik maceram bir süre de böyle devam etti...

Ancak sonra bir şeyler oldu. Umut adlı arkadaşın da desteğiyle (kart değiştirirdik kendisiyle, onun kırmızı ve siyah desteleri vardı, benim beyaz ve yeşil, dolayısıyla
kullanmadığımız kartları birbirimize verirdik) benim acaip bir beyaz ve yarı acaip bir yeşil destem oldu. Beyaz destem o kadar sinir bozucuydu ki; ya habire ekstradan can veriyor, ya karşıdakinin yaratıklarını ona karşı kullanıyordum, evet, karşıdakine çok bir zararım yoktu, ama karşımdaki de beni öldüremiyordu. Yeşil destemde ise ilk Legendary kartım olan Gaea's Cradle vardı, o zamanlar o tek kartın değeri 18 dolardı, şu anda sanırım 25 dolar... Öyle çok çok değerli bir kart değildi, ancak çok severdim kendisini, çok da talibi vardı aslında, ama eşyalarla kurduğum abuk sabuk gönül bağları onu takas etmemi ya da satmamı engelledi. Destemdeydi, mutluydu, ben de eğleniyordum, az çok düzgün oynamaya başlamıştım zira. Ek olarak, oyunu oynayabilmekten çok oyun esnasındaki muhabbetlere katılabilmek güzeldi.


Ha, ne oldu? Bok oldu afedersiniz. İki destem de ortadan kayboldu-çalındı demek istemiyorum. Sesimi çıkarmadım o dönem, gerçi şimdi de olsa çıkarır mıyım bilmiyorum. Zaten işin iyice suyu çıktığı için, yani derslerde bile magic oynandığı için oyun okulda yasaklandı. Sonra sadece öğle tenefüslerinde oynamak serbest bırakıldı... Magic oynayanların çoğu takas muhabbetlerinde bir genç tarafından bolca kazıklandı, onlar da onu telefonda işlettiler, fakat söz konusu kazıkçı biraz arkası sağlam çıktı... Henüz ortaokulda okuyan zavallı gençler neye uğradıklarını şaşırdılar... Falan falan ve falan...


Sonra lise birde yine bir magic furyası başladı, yeni bir deste yaptım yeşil, oynadım bir süre ama sarmadı. Zaten kartların yeni tasarımları da eskisi kadar karizmatik ve güzel değildi. Sahilin sihirbazları işi iyice ticarete dökmüş, daha çok kart alınması için kartlara abuk sabuk özellikler eklemiş, ancak oyun zevkinden çok şey alıp götürmüştü. Böylece sözkonusu kartlar bir kutuya koyulup kaldırılmıştı...


Şimdi? Yeni deste yapasım var... Oynayasım var... Bir yandan da üşenip sadece oyununu indirip onunla yetinmek var.
Her şeyin yoluna yavaş yavaş girişini kutlayasım var, en önemlisi bu... Hani, magic falan şu anda hikaye aslen:).

23 Temmuz 2008 Çarşamba

Ayşegülnazcan is kind of a tanbul...

İstanbul adlı güzide şehrimize gitmek için otbüs biletimi aldım. Kalacağım yerleri de ayarladım. Konserler de tamam sayılır, ama o kadar kolay oluverdi ki her şey, "ya bir bokluk çıkarsa" korkusuyla net bir "tamam" diyemiyorum.

Sonuç olarak, gerek ben gittikten sonra İzmir'de olacaklarla ilgili, gerekse İstanbul gezimle ilgili beklentilerimi minimuma indirmiş bir şekilde geri sayıyorum. Her şeye rağmen inatla lunaparktayım, ve
olası hayalkırıklıklarını önlemek için içimdeki tüm "ulan ben İstanbul'dayken düzelecek her şey" benzeri umutları engellemeye çalışıyorum.

Ve sevgili yazıma çevreye duyarlı bir kültür-sanat fotoğrafıyla son veriyorum:

Evet, orda bir göbek var uzakta... O göbek bizim göbeemizdir...

22 Temmuz 2008 Salı

Ulan hala isim bulamadık?!

hihihihohoho...

Henüz ismi bilinmeyen beste grubu diye birkaç yazı önce bahsetmiş olduğum insanlar toplandı, evet. Hem de İzmir'de, hem de Bostanlı ve Çeşme'de. Üşengeçliğimizden, gezentiliğimizden ve zaman zaman sıcaktan aslında çok bir ilerleme kaydedilememiş olsa da, iki şarkı tamamlandı, bir şarkı yarım gibicesine şu dakika. İstanbul'u bekliyoruz stüdyoya girmek için. Pek mutluyuz evet:)

Peki bu insanlar ne yaptı İzmir'de? Sabahın köründe geldiler, ben de onları sıcacık odama tıktım. Evde bulunan ve onların getirdiği tüm enstrümanları odanın çeşitli yerlerine yaydıktan sonra, kırbaç darbeleriyle onları beste yapmaya zorladım. Gerçi zavallı Ergin, enstrümanını taşıyamıyor olmanın verdiği eziklikle kimi zaman darbukayla, kimi zaman klavyeyle davul ambiyansı yaratmaya çalışmış olsa da-bu cümlenin sonu gelmiyordu. O yüzden Ayşegülnazcan cümleyi çılgınca ortasından kesivermişti.

Sonrasında Çeşme'ye giden gençlik bir köşeyi yurt bellemişti, çılgıncasına, çılgıncasına beste yapıyordu. Kumru ve karpuzla doyan, yöresel lezzetleri tadan söz konusu gençlik gecenin bir saatine kadar tıngırdamaya devam etti, çekinmedi. Zaten söz konusu bir saat de gerçekten saat bir idi, zira gençlik yol yorgunuydu ve gençliğin uykusu vardı.

Köftelerle aşk yaşayan adam Ergin


Ertesi günlerini plajda geçiren, sakızlı dondurmalarını alıp eve yürüyen Deniz, Nil ve Ergin, eve dönünce yine çalışmalarına devam etti. Melodikaların, klarnetlerin, gitarların havada uçuştuğu bahçede o gece mangal yakılacak, Ergin kendine bir baba figürü uygun görecek, kızları Nil ve Deniz ise anca köfte yiyecekti. Gecenin ilerleyen saatlerinde Meneviş Hanım da söz konusu mangal bıdısına katıldı, karnını doyurdu, muhabbetiyle hepimize neşe kattı. Ama gecenin asıl neşesi kesinlikle Brooklyn Funk Essentials konseriydi. Buradan Hanifah ablamıza sesleniyorum, ne biçim hatunsun lan sen? Hatta şunu diyorum, The Park ne güzel şarkıdır. Hastasıyız.


Mutlu bir şekilde İzmir'e dönen insan topluluğu, İzmir'deki ilk gününü fotoğraf çekimine ayırmamış değildi. Evet, onlar bir gruptu, ama hala grup fotoları yoktu. Gerçi o gün 15782 poz çekildikten sonra bu grup fotosu aşkı bitmeyecek, gençlerimiz her fırsatta, orda burda, habire fotoğraf çekilecekti. Ancak o gün, daha işin başıydı, kontrol hala elimizdeydi. Fallarla, fotoğraflarla ve -çok şaşıracaksınız ama- besteyle devam eden gün Ergin'in "ulan beni her sabah uyutmuyosunuz, ben de sizi gece uyutmıcam" şeklindeki isyanıyla sona erdi. Elbette bunda sıcağın da etkisi vardı, bir türlü doğru düzgün bir kayıt yapamamamızın da. Ama muhtemelen asıl neden intikamdı yine, zira tatilin her sabahı Deniz hanımla dokuz buçuk-on gibi kafasına dikilmiş, çok sesli Ergin şarkıları söylemiştik. Üstelik, kendi doğaçlama bestelerimizi icra ettiğimiz gibi (Ergiiin Ergiin Muraat Ergiiin Çiçeeek Böceeek Uyaaan Suşiii... gibi) çeşitli san'atçıların bestelerinı de "cover"lıyorduk (oooooooaaaiiiaa ergin, oba oba obaa, mas que Ergin... falan), hatta son sabah çeşitli koreografilerle de bu uyandırma servisimizi süslemiştik. Ama Ergin teşekkür edeceğine intikam alıyordu. Böyle bir insandı.

Son günümüz de pek bir gezmeli tozmalıydı efenim. Ayıptır söylemesi, gerçi niye ayıp olsun, Kemeraltı'nda, Konak Pier'de, Kordon'da ve hatta Kıbrıs Şehitleri'nde fink attık. Fink eylediğimiz her mekanın adının K ile başlamasının bir anlamı olmalı, ama bunu şifre çözücülere bırakıyorum, ve evet, ben aslında Buddha'nın torunuyum.

Her neyse. Gezdik, bira içtik, zırvaladık, vapura bindik ve eve geldik. Misafirlermiz ve larmız bavullarını toplayıp 11.35 otobüsüyle bize "baybay" dediler. Çok fazla saçmalayıp, çok fazla geyik yapıp, çok fazla dedikodu eyleyip çok çok fazla güldüğümüz bu tatilden geriye hala grubumuza isim bulamamış olmanın hüznü kaldı. Hüzün ne acaip kelime lan. İnsan kullanınca kendini şair hissediyo. Hüzün... Otobüs... Hüzünbaz... Kedinin hüznü... Vay be, sanırım kitap çıkarmalıyım. Biraz daha hüzün dersem Nobel bile alabilirim. Bir de tebessüm, bak, onda da aynı hava var..."Hüzünlü tebessüm..." İşte:

Buraya Deniz'in çok hüzünlü mülteci kız resmini koyacaktım...
Ama bu daha eğlenceli:)

16 Temmuz 2008 Çarşamba

Ay lav kas, ay lav veri kas!


Adam dondu lan....
Dün, kas sahibi arkadaşım Ayhan ile buluştuk-yine Forum Bornova'da, zira benim anneme hediye bakmam gerekiyordu. Cümleyi kurduktan sonra kimi açıklamalar yapmam gerektiğini hissettim: hayır, Ayhan body falan yapmıyor, son derece yüzücü bir insan kendisi. O kadar yüzücü ki, 2,5 km yüzüyor, bana mısın demiyor. Geçen gün ilk defa yorulmuş hatta, inanamadım, böyle acaip bir insan işte. Tabii o kadar kas sahibi olunca insanın dengesi bozuluyor, ister istemez herkes pembeleşinceye kadar kızarırken, ona bir üşüme geliyor. Ya da sadece Roma sweatshirtünü göstermek istiyor da olabilir, o da bir ihtimal tabiy:)
 

 Sonuç olarak, evet, o sıcakta Forum Bornova'ya gittik ve zaten o sıcakta gidince Forum Bornova gezimizin amacı biraz saptı. Dükkanlara başta "dur belki anneme bi şey bulurum burdan" diye girerken, ilerleyen dakikalarda bu "abi dur, Zara serindir şimdi..."ye dönüştü. Sonunda D&R'da bulduk kendimizi, kendimizi bulmakla kalmadık, hediyemizi de bulduk. Görev tamamlanmıştı, artık milkşeykimizi içip çılgınca kendimizi oraya buraya atabilirdik. Ben, şahsen kendimi Alsancak taraflarına attım, Hanores de evine doğru bir atlayış yaptı, zira ders çalışması lazımmış kendisinin.

Metroda rastladığım Bodrum’lu insanları sağ salim Lozan’a bıraktıktan sonra, nerede olduklarını anlamadığım annem ve anneannemi buldum, nasıl yaptım ben de bilmiyorum. Öğrendim ki babamın İstanbul’a gitmesi gerekiyormuş, arabayla gideceği için oldukça huzursuz olsam da sesimi çıkarmadım, ne diyeyim. Ayrıca bu, annemin doğumgününü hanımlar suaresi olarak kutlayacağımız anlamına geliyordu, yani anneannem-annem-teyzem ve ben.


Anneannem başta bir bira içer gibi yapıp son dakikada vazgeçti, çarpar beni diyerek, pasta da kesmedik, onun yerine karpuz kesti annem, onu yedik. Fallar bakıldı, anneannem teyzemle, teyzem anneannemle dalga geçti (anneannem altı buçukta kalkıp yedide teyzemi uyandırıyormuş zira, ama allahtan teyzem öğlen uyuyormuş da kurtarıyormuş, anneannem de diyor ki öyle onlara kadar “fosfostimol” olur muymuş..:))

Fallarımız fallandıktan, bütün muhabbetler tamamlandıktan ve herkesin uykusu geldikten sonra uğurladık anneannemle teyzemi. Bu sabah anneannem "pazara gidicez" cümlesini öne sürerek yine yedide uyandırmış teyzemi, sabah anneme para bırakmaya yedi buçukta gelince dolayısıyla annem de uyanmış. Bir tek ben uyumuşum fosur fosur:) Bu uykunun şerefine sevgili yazımı sevgili köpeğimin bir resmiyle tamamlıyorum; karşınızda Bombyx hatun!:


Efendim canım?