24 Temmuz 2008 Perşembe

Ne? 20yi mi gördük sonunda?

Evet, anket sonuçlarının bizi bir şekilde mutlu ettiği günlerdi. Bütün arkadaşlarımız blogumuzun uçacağını söylemiş, bizi gaza getirmişlerdi. Peki biz kimdik? Bilmiyorduk. Ancak bu yazının konusu ne bizim kim olduğumuz, ne de bu yazının kaçıncı yazı olduğuydu; bu yazıda bir nevi nostalji yaşayacaktık...

Nice genç neferin ocağını söndürdün be mecik..

Geçen gün küçük kuzenimin elinde Full Metal Alchemist kartlarını görünce, ve üstelik paketini 1 ytlye aldığını duyunca bir an meraklandım ve "Ver bakayım şunları bana" şeklindeki klasik genç nesli anlamaya çalışan yetişkin rolüme büründüm. Baktım kartlara, hani resimler zaten direkt screenshot, baskı ve kart kalitesi de çok yüksek değil, ama 1 ytl olması bunu normal karşılıyor. İşin tuhaf tarafı, kartları inceledikçe mantığının -muhtemelen- Magic:The Gathering'e pek benzediğini fark ettim -ki Allah kahretmesin, hemen hemen bütün kart oyunlarının mantığı Magic'e benzemekte- bu da beni "LAN LAN LAN" nidalarıyla odama koşturdu. Merdivenleri üçer beşer tırmanıp (sanki 145 basamak varmışçasına) odama vardım, hemen bütün kartlarımın bulunduğu dandik kutuyu buldum, kuzene gösterdim. Full Metal Alchemist'in mantığını anlamamış olan kuzenin tabii Magicleri görünce iyice aklı karıştı, ama kafama takacak durumda değildim azizim, o esnada sevgili kartlarım tarafından hipnotize edilmiştim. Tek tek inceledim tekrar bütün kartları, kartların üzerindeki resimleri, kart tasarımlarını, özellikleri... Kaç tanesinin common, kaç tanesinin uncommon, kaç tanesinin legendary olduğunu-ki arkadaşlarımla kıyaslandığında çok fazla kartım yoktur benim, dolayısıyla ekstrem değerli kartlar da yok. Lisede yaptığım desteme baktım, diğer kartlara bakıp, lan bunu niye koymamışım ki desteye diye hayıflandım falan... Böyle bir an gaza geldim, birileri olsa da oynasam lan diye, ama gaza geldiğimle kaldım öyle...

Aslında Magic:The Gathering adlı oyun, annemin iş arkadaşının oğlunun (zincirleme isim tamlaması) tamamen kendi egosunu tatmin amaçlı bana oyunu öğretmesiyle hayatıma girmişti. Evet, oyundan bi bok anlamamıştım, ve Ege muhteşem kartlarıyla habire beni öldürüp
duruyordu... Birkaç ay sonra, yine çok sevdiğimiz bir arkadaşımız olan Doğan, sınıfa magic kartlarını getirmeye ve oyunu çevresindekilere öğretmeye başladı. Oyunun mantığına aşina olan ben de öğrendim tabii bir şekilde-ancak strateji oyunlarındaki genel başarısızlığım nedeniyle pek yükselemedim. Gerçi bu başarısızlık strateji oyunlarında değil sadece, olay başka insanların da dahil olduğu bilimum oyunda geçerli, ve mantık şu: Ya, şimdi ben o taşı kırmayayım... Devam et sen... Şimdi vursam mı, yok vurmayayım ya... Tabii "karşımdaki üzüleceğine ben yenileyim bari" mantığıyla ne satrançta, ne tavlada, ne de Magic'te bir yere varılamıyordu, bunu da yaşadıkça görüyordu Ayşegülnazcan. Yine de ciddiye alınmıyor olmanın şöyle bir iyiliği vardı; örneğin 3-3 oyunlarda karşı takım benim dışımdaki herkese saldırıyor, ancak ben ne de olsa kolay lokma olurum diye bana dokunmuyordu. Bu arada ben, karşı takımın en güçlü oyuncusuna çılgıncasına saldırıyor, kendisini 0a düşürüyor, bir de üstüne seviniyordum. Magic'teki ezik maceram bir süre de böyle devam etti...

Ancak sonra bir şeyler oldu. Umut adlı arkadaşın da desteğiyle (kart değiştirirdik kendisiyle, onun kırmızı ve siyah desteleri vardı, benim beyaz ve yeşil, dolayısıyla
kullanmadığımız kartları birbirimize verirdik) benim acaip bir beyaz ve yarı acaip bir yeşil destem oldu. Beyaz destem o kadar sinir bozucuydu ki; ya habire ekstradan can veriyor, ya karşıdakinin yaratıklarını ona karşı kullanıyordum, evet, karşıdakine çok bir zararım yoktu, ama karşımdaki de beni öldüremiyordu. Yeşil destemde ise ilk Legendary kartım olan Gaea's Cradle vardı, o zamanlar o tek kartın değeri 18 dolardı, şu anda sanırım 25 dolar... Öyle çok çok değerli bir kart değildi, ancak çok severdim kendisini, çok da talibi vardı aslında, ama eşyalarla kurduğum abuk sabuk gönül bağları onu takas etmemi ya da satmamı engelledi. Destemdeydi, mutluydu, ben de eğleniyordum, az çok düzgün oynamaya başlamıştım zira. Ek olarak, oyunu oynayabilmekten çok oyun esnasındaki muhabbetlere katılabilmek güzeldi.


Ha, ne oldu? Bok oldu afedersiniz. İki destem de ortadan kayboldu-çalındı demek istemiyorum. Sesimi çıkarmadım o dönem, gerçi şimdi de olsa çıkarır mıyım bilmiyorum. Zaten işin iyice suyu çıktığı için, yani derslerde bile magic oynandığı için oyun okulda yasaklandı. Sonra sadece öğle tenefüslerinde oynamak serbest bırakıldı... Magic oynayanların çoğu takas muhabbetlerinde bir genç tarafından bolca kazıklandı, onlar da onu telefonda işlettiler, fakat söz konusu kazıkçı biraz arkası sağlam çıktı... Henüz ortaokulda okuyan zavallı gençler neye uğradıklarını şaşırdılar... Falan falan ve falan...


Sonra lise birde yine bir magic furyası başladı, yeni bir deste yaptım yeşil, oynadım bir süre ama sarmadı. Zaten kartların yeni tasarımları da eskisi kadar karizmatik ve güzel değildi. Sahilin sihirbazları işi iyice ticarete dökmüş, daha çok kart alınması için kartlara abuk sabuk özellikler eklemiş, ancak oyun zevkinden çok şey alıp götürmüştü. Böylece sözkonusu kartlar bir kutuya koyulup kaldırılmıştı...


Şimdi? Yeni deste yapasım var... Oynayasım var... Bir yandan da üşenip sadece oyununu indirip onunla yetinmek var.
Her şeyin yoluna yavaş yavaş girişini kutlayasım var, en önemlisi bu... Hani, magic falan şu anda hikaye aslen:).

2 yorum:

cece dedi ki...

ohh ohh!
uçtu da gitti maşallah!

operadaki fantom dedi ki...

uçamadı:)