29 Temmuz 2008 Salı

Ayşegülnazcan İstanbul'da, bölüm 1: Afiyet Metalika!

Eveet, nihayet sevgili popcore gençlerini beklerken Burger King'in muhteşem Wi-fi hizmeti sayesinde yazabiliyorum. Kaç gündür İstanbul'dayım ki, 4 sanırım, evet bu 4. gün, pek hoş.

Peki neler oluyordu İstanbul'da? Nili pek bir insanın yolculuğu nasıl geçebilirdi? Menemen ne menem bir şeydi? İşte bütün bu soruların cevaplarını önümüzdeki paragraflarda bulabilecektiniz sayın seyirjiler.

Meraba, ben Spark. Bu da arkadaşım Jimmie. Merhaba de Jimmie.

6 kişi başladığımız yolculuğu bir kişinin uyuması, diğer kişinin de "lokasyon" olarak uzakta kalması nedeniyle 4 kişi sürdürdüğümüzü söyleyebilirim sanırım. Hatta öyle bir sürdürdük ki bütün otobüs bıdır bıdır konuşan bu 4 gençten nefret etti. Muavinin bize karşı sempatik tavırları olsun, düşmek üzere olan üst bagajlar olsun, Kıraç olsun, her şey mükkemmel bir tatilin başlangıcını garantiler gibiydi-ha?

Can, çok sevdiği Kıraç'la birlikte...



İstanbul'a varır varmaz fütursuzca işgal ettiğim Dorm'dan Ece'yi aldım, ve Hisar'a kahvaltı etmeye gittik. Kimi menemen ve çayları tükkettiğimiz "Sade Kahve"de bir yandan gülüştük, bir yandan dertleştik, kimi zaman tebessüm ettik, kimi zaman hüzünlü gözlerle etrafı kestik. Dostlar meclisinden biz böyle geçtik. Ehm, evet...




Anneannemin de orda olmasından kelli kendimi teyzemlerin evine attım, kahvaltının akabinde, ve çekinmedim, uyudum. Oylum Hanım da uyudu, onun da çekindiğini görmedim. Uyandıktan sonra ise başladı şenlikler, fallar olsun, dedikodular olsun, klasik bir "Öcal" familyası davranışı olarak, havada uçuştu. Gece erken yatıldı, sabah erken kalkıldı, Oylum Hanım'ın televizyon programı seyredildi, anneannemiz havaalanına, Nil İpek ise yurduna yollandı.

Evet, üstünü değiştirip Metalika için yola çıkan kahramanımız Abstre'ye uğrayacaktı. Ve evet, Taksim'de gezen her 10 insandan 8i siyah tişört sahibiydi, bu 8 siyah tişörtün 6sının bir yerinde mutlaka Metallica yazıyordu. Hihihi hohoho efektleriyle Abstre'ye gidip, benzer efektlerle çıktık, Ali Sami Yen'e gittik. Ne kuyruklar gördük sonunda kapı yok, ne kapılar gördük önünde kuyruk yok... Pentagram'da "Popçular dışarı" diye bağırılırken (evet, burada popcore adlı grupta olduğum halde hiç üzerime alınmamam da cabası) "I see you baby, shakin' that ass... shakin that ass.." şeklinde cevap veren mavi tişörtlü Alper arkadaşımızı takdir ettik. Ki kendisinin fotoğrafını koymayı pek isterdim, ancak fotoğraf makinesini konsere götürmediğim için konser esnasında çekilen zavallı fotolar cep telefonuna hapis kaldı. Son bölümde onları da yayınlamayacağım değil.

Ne diyorduk? Metallica. Nil İpek Hülagü metalci. Nil İpek Hülagü'nün siyah tişörtü var (grup tişörtü değil, rica ederim, düz tişört, bildiğin:)). Nil İpek Hülagü Metallica'yı sadece iki şarkı seyredebildi gerçek anlamda, onda da arkadaşının sırtına çıkınca anca. Onun dışında büyük ekranda DVD seyredercesineydi her şey. Ama coşkuyu, müziği falan inkar etmeyecektir sorsanız. Pek eğlendik Abstre ekibiyle-buradan cümleten, hepsine, özellikle Arda ile Alper'e de teşekkürlerimi sunuyorum. Bi de nedense konseri yorumlamak istemiyor kendisi bugün. Tembel işte.

Gece, dorm, Sena ile sevgi dolu dakikalar. Sabah, Ece ve Sena Hanımlarla kahvaltı dolu dakikalar. Yağmurun başlamasıyla Ece Hanım'da korku dolu dakikalar. Benim ders çıkışına giderek sürpriz yapmak istediğim Görkem Bey'in arayıp simit sarayına gelmesiyle hem sinir hem mutluluk dolu dakikalar...






Görkem Beylerle -ki fotoğrafta da göreceğiniz üzere pek mutlu kendisi bu okulda olmaktan- manzaraya oturup nostalji yaptık biraz, gerçi yağmur yağıyordu ve inşaat-taadilat bir şeyler vardı ama yine de keyifliydi banklarda oturmak. Sonra İstinye Park'a gitmeye heves ettik, ama Sarıyer otobüsü geçmedi, boynumuzu büküp Cevahir'e gittik. Not: Ulan neydi o Sbarro'da yediğimiz içi dolgulu pizza? Kalkamadık yerimizden bir süre.






Odaya uğrayıp kimi eşyaları topladıktan sonra Deniz Hanım'ın sınav çıkışına gittik çılgınca. Niye çılgınca gittik bilmiyorum, hatta biz kimiz onu da bilmiyorum. Neyse, orada Engin Beylere rastladık, Ergin Beyler de geldi, Deniz Hanım da sınavdan çıkınca tam olduk ve Deniz Hanımlara misafir gitmek üzere yola çıktık-buradaki biz kavramına Sayın Engin Dağlık dahil değildir, ama bu cümleden anlaşılan da Engin Dağlık adlı arkadaşımızı dışlamışızcasına falan falan. (Getiremedim cümlenin sonunu. Şu an zeka seviyem oldukça düşmüş durumda ne yazık ki. Az önce Uluç'u baydım, önümüzdeki saatlerde kim bilir kimleri bayacağım...)

Ne diyordum. Gittik Deniz Hatun'un evine, yemekler yedik, konserler izledik. Gerçi tek bir konser izledik (Karton-Taşoda) ama onu 15782 kez seyrettiğimiz ve her seferinde gaza gelip, belli yerlerde pek güldüğümüz için sanırım konserler desek o kadar da yanlış olmaz. Gecenin ilerleyen saatlerinde Walk the Line adlı film sayesinde country müziğe, Ozan'ın (Deniz'in kardeşi) Ergin'e verdiği tişört ve şortla gülmeye, Deniz'le aynı yatakta yatmamız sayesinde de dedikoduya doyduk. Sabah yağmur sesiyle uyanmak bizi korkutmuş olsa da, çekinmedik, gittik Taksim'e, stüdyoya bile girdik. Hatta daha önce çalışıp çoğunu tamamlamış olduğumuz şarkıyı güzel bir hale sokamadan, daha önce hiç çalışmadığımız iki şarkıyı pek güzel yaptık.

Ve evet, stüdyo sonrasında da Burger King ve yaşasın Wifi. Ve hatta popcore, ve hatta küçük beyoğlu ve hatta bira. Ben böyle bir muhabbet hatırlamıyorum canlar. Gerçekten:)

3 yorum:

sarunas jasikevicius dedi ki...

fotoğrafları gönder ibiş =)

gelince ara bi de konuşmamız lazım..

ece dedi ki...

yağmurdan kim korkmaz ki...
panter, aslan, leopar..,=))

operadaki fantom dedi ki...

saru: hihihoh gönderirim. de ne konuşçaz? ben 4ünde dönücem...

ece: ahahahahahhahah... panter seni...