Ali diye bir arkadaşımız var -ki sırf kendisine "Ali ata bak" diyebilmek için beraber dolaşırken bir at görmek istiyorum. Geçen gün kendisinin kasetleri ne kadar sevdiğinden konuşuyorduk, pek sonra kaset aşağı kaset yukarı derken bu çıktı ortaya konudan tamamen bağımsız olarak. Hatta sanırım tam olarak sıkıcı bir psikanaliz sempozyumunda çizmiş olabilirim ilk taslağını, ama bulamıyorum... Falan ve hatta filan.
24 Şubat 2010 Çarşamba
Kaset
Ali diye bir arkadaşımız var -ki sırf kendisine "Ali ata bak" diyebilmek için beraber dolaşırken bir at görmek istiyorum. Geçen gün kendisinin kasetleri ne kadar sevdiğinden konuşuyorduk, pek sonra kaset aşağı kaset yukarı derken bu çıktı ortaya konudan tamamen bağımsız olarak. Hatta sanırım tam olarak sıkıcı bir psikanaliz sempozyumunda çizmiş olabilirim ilk taslağını, ama bulamıyorum... Falan ve hatta filan.
19 Şubat 2010 Cuma
Bir takım havadisler...
- Ne havadisi a canım... Resmen yalan söylüyorum, yok havadis falan. Sadece İstanbul'a döndüm.
- Sümüklüböcekleri sevmem bir yana, her yağmurda yanlışlıkla birkaçını telef etmem bir yana, babam bahçede bir tanesini yakalayıp önüme koydu, o başka bir yana. Hayatımın herhangi bir döneminde sümüklüböcek besleyebilirim yahu, ve bunu onlara karşı yaşadığım vicdan azabından bağımsız söylüyorum. Ayrıca fincana biraz su koyduğunuzda sümüklüböcek yabışıveriyor, çıkmıyor.
- Bilelim-öğrenelim 1: Pizzayı soğutup ısıttıktan sonra nefis kenar olmasının herhangi bir faydası olmuyor. Pizza iyi hoş, ama nefis kenar ısındıktan sonra nefis olmuyor, yavan oluyor. Hüzün...
- Bilelim-öğrenelim 2: Evinizi bir ay boyunca kendi haline bıraktığınızda bir şeyler değişmiş oluyor. Misal internet hızı. Bu ne yahu?
- Pazartesi günü Emir Beyler ile (Emir Bey oluşumunun içinde üç adet Emir isimli insan var şu anda) Bronx Pi'de biraz sahneye çıkacağız adeta. Boğaziçi'nin bir takım grupları kendi arasında yarışacakmış, üste çıkan diğer üniversitelerle yarışacakmış falan filan. Yarışma bahane, konser vermek peghoş halbuki. Bekleriz. Dipnot: Aynı gecede Crimson Blue, Vera, Spooky ve Make Up da sahne alacak-ki favorim Spooky'dir, belki aslında sırf onun için bile gidilebiley.
- Madem robot yaptık, heleloylukta sınır tanımayalım dedik ve Asimo ile robotumuzu aynı kadraja koyduk. Rakı masasına da oturtsak, turistik yerde de bu pozu verdirsek yadırganmaz gibi geldi sonra bakınca.
- Bilelim-öğrenelim 3: Eğer balkonda çiçeklerinizi "ne de olsa yağmurda sulanıyor yahu nolacak ki" deyip bırakırsanız, o çiçekler hakkaten sulanıyor. O kadar çok sulanıyor ki çürüyor ve ölüyor. Bunun yanında evin içinde bıraktığınız aynı cins çiçek (çiçek?) hiç sulanmadan sizi "heheey naber ya, bu arada şurdan bana bi bardak su versene, ee nası gidiyo" şeklinde karşılayabiliyor.
- Bir önceki maddede bahsettiğim "çiçek" şu, ve göreceğiniz üzere kökleri dünyayı ele geçirebilecek hale gelebiliyor zamanla:
- Hava da pek güzel yahu...
- O zaman size "Bombyx" diyor ve yazıyı da burada bitiriyorum:
13 Şubat 2010 Cumartesi
The distant future/the year two thousand
Bu tatil işimin gücümün olmadığı, boş zamanların beni ele geçirdiği tatillerden olamadı pek, ama elbette tatilin herhangi bir t anında abesle iştigal etmem kaçınılmazdı. Söz konusu abesle iştigalin ana öznesi uzun süre anneannemlere hizmet etmiş, ondan önce Hülagü ailesinin ilk ADSL modemi olmuş, sevgili Airties RT-102 idi.
Efenim, kendisi oldukça bozulmuş, artık işlemeyi reddeden bir modem olduğundan kelli artık parçalanmayı ve hayırlı vesilelere alet olmayı hak ediyordu. Biz de ne yaptık? Evet, parçaladık. Parçalama süreci biraz uzun ve sancılıydı, ama sonunda modemi açmayı ve yeşil levhanın üzerindeki her bir bıdıyı "vur kır parçala" metoduyla ayırmayı başardık.
Neden derseniz, hiçbir fikrim yok. Zaten başta da bahsettiğim üzere, amaç abesle iştigal. Ama bana sorarsanız, sırf Japonların ADSL sektöründeki parmağını görebilmek için bile değdi diyebilirim.
Ehem, neyse. Peki buradan nereye vardık, kıssadan hisse nedir, ne ders aldık dediğinizi duyar gibiyim. Uzun düşünce süreçleri, parmakların değişik yerlerine yabışan bol japon yapıştırıcısı, biraz sabır ve pek bir hevesle, evet, vardığımız sonuç budur efenim:Hatta daha temiz görmek isterseniz, tam olarak şu "şerefsiz küçük şey" kendisi:
7 Şubat 2010 Pazar
Berkant siler yahu...
Evet, tatilimin ikinci haftası da bitti, ilk haftayı "ay ne tembelim yahu, dur şurada hala yatmadığım bir koltuk var galiba" mantalitesiyle geçirip, kısa bir İstanbul yaptıktan sonra, ikinci haftanın başında "bu böyle gitmez" diyerek bir takım işler peşinde koşmaya karar verdim. Söz konusu işler de aslında bir fotoğraf stüdyosuna gitmek ve öğrenebileceğim kadarını öğrenmek, aynı zamanda da yapabileceğim kadarını yapmak oluyor. Silenadamın yanında göreceğiniz ise Hakan Akdemir, kendisi şu 10 günlük kısa dönem için benim patronum ve hocam olmakta.
Şimdi, şöyle bir şey var, fotoğraf çekmenin hasstası olsam da kendimi hiçbir zaman "fotoğrafçı" görmüş değilim, yani fotoğrafa dair hallerim, birikimime, hayatımdaki yerine ve sonuçlara güvenmememden dolayı biraz bulanık. Bunu neden söyledim? Çünkü bu bulanıklığa rağmen ara ara "lan güzel çekmişim helal bana" dediğim fotoğraflar oluyor, bu da "bir şeyler biliyorum galiba"ya gidiyor.
Teşekkür mü etsem, ne yapsam, bilemedim. Yarın yine işbaşı.
Dipnot: Hasselblad H3D'nin denklanşörüne basmış bir insanım ben. Saygı duyun bana.
4 Şubat 2010 Perşembe
Gremefon.
P!nk - Glitter in the Air (Live Grammy Awards 2010)
Yükleyen wonderful-life1989. - Video klipler, sanatçı röportajları, konserler ve çok daha fazlası.
Bu bir. Tesadüfen denk gelmiş olduğum Grammy ödüllerini canlı olmasa da inatla sonuna kadar izledim. Evet evet, yaptım. Ama açtığımda Pink Hanımkızımızın şu performansı vardı, ve ulan, bu performanstan sonra diğerleri bir tat verdi mi? Vermedi. Hepsini yüzümde meeeh ifadesi, içimden küfrederek izledim. Ayrıca, Taylor, bunu okuyosan gerzeksin, sesin de kötü.
Edit: Bok attığım bütün performanslara sonradan izlediğim Lady Gaga performansı dahil (o ne be?), Beyoncé performansı dahil değil-ki o bile Pink'in gösterisinin zerafetine pek yaklaşmıyor-bence.
Performanslara ne kadar sıkıntıyla bakarsam bakayım, Dave Matthews Band yine yüzümü güldürdü yahu, güldürmedi değil. Şarkı über değil, kemancı dünyanın zerafetten en uzak kemancısı, ama o yaylılar mesela ben yürürken sokağa da o şekilde girseler, benim yine yüzüm güler, yine çiçekler, yine böcekler. Kampanya başlatıp İstiklal caddesine mutat aralıklarla yaylı sokulmasını sağlayabilirim. Mutat böyle mi yazılıyor, onu bilmiyorum ama...
Buyrunuz, bu da Dave Matthews performansı:
31 Ocak 2010 Pazar
Put on your sunday clothes
O değil de Mozart'ın Türk kahvesini ve bilardoyu çok sevdiğini biliyor muydunuz?
İki bilgilendirme; birincisi, biz Tozak ailesiyle geleneksel olarak her sene Meryem Ana'ya gidiyoruz, evet. İkincisi, Meneviş Hanım ve benim makinam bir araya geldiğinde kontrolden çıkabiliyoruz. Bu sefer rotamıza Şirince'yi de ekledik, manyaklar gibi yiyip, gezip geri döndük.
Gördüğünüz üzere sevgili annem çaput bağlıyor. Evet, bugün adeta dileğe, kozmik hareketlere doyduk. Doyduğumuz başka bir şey ise teyzeydi. Biliyorsunuz ki, eğer kırsalımsı bir alana gidildiyse köylü teyze fotoğrafı çekmek önemli bir kuraldır, nitekim aynı kural Şirince'de de geçerliydi. Elinde düzgün bir makinası olup da teyzeleri fotoğraflamayanlara köyün çıkışında çok fena şeyler yapıyorlardı, o yüzden ben de eksik kalamadım, ve teyzeye doydum.

İşte böyle. Günü arabada uyuyarak tamamladık Meneviş Hanım ile. Bu ilk göreceğiniz fotoğraf, uyumadan hemen önce olsa gerek. Geri kalan fotoğraflar da tüm Meneviş Tozak hayranlarına gelsin.


Yazı bitmek bilmiyordu adeta. İşte, dedim ya kontrolden çıkıyor fotoğraf olayı diye, böyle işte. Bir sürü fotoğraf. Ama günü işte şu iki fotoğrafla özetleyebiliriz, ki ilkiyle aynı yerde 10 yıl öncesinden kalma fotoğrafımız da var, yok değil.

Bu da yazının son fotoğrafı olsun, hastasıyım:
27 Ocak 2010 Çarşamba
7pf2p, 29 Ocak Cuma, Bronx Pi
Etrafta bu şekilde afişlerimiz varmış. Ben İzmir'de olduğumdan kelli göremiyorum pek, ama bunu bilmek de fazlasıyla mutluluk verici. Konser için yarın İstanbul'a gidiyorum, madem afişte ben de varım, gördüğüm yerden bir iki afiş zulalıyorum."the band is just fantastic, that is really what i think.
oh, by the way, which one's pink?"
oh, by the way, which one's pink?"
23 Ocak 2010 Cumartesi
Pandora'nın dağlarında çiçekler açar
Efenim, gayet bildiğiniz yahut tahmin edeceğiniz üzere İzmir'deyim, ama şu üç günde ne yapmış olursam olayım, bu akşam VH1'ı açtığım an gerçekten evde olduğumu hissettim. Eğer koltukta yatarak 91-100 arasını zaplamaya başlarsam ve aniden aklıma bir şeyler gelirse, işte o zaman anlayacağım ki İzmir'deki evin salonundayım ve yine bütün gün hiçbir şey yapmamışım. Ama şimdilik o bilinçten yoksunum.

Gelişimin ikinci günü Ayhan Bey'i ağırladık, kendisi artık bitirme sunumunu bile gerçekleştirmiş bir makina meendizi, ve fotoğrafta da göreceğiniz üzere tek derdi Bombyx'e vermek istemediği kurabiyeler. Ayrıca kendisinin tasarım harikası bir kravatı var yahu.
Hanoresim, korkma, nasıl böyle bir imanı boğar?... Ehem..
Gelişimin ikinci günü Ayhan Bey'i ağırladık, kendisi artık bitirme sunumunu bile gerçekleştirmiş bir makina meendizi, ve fotoğrafta da göreceğiniz üzere tek derdi Bombyx'e vermek istemediği kurabiyeler. Ayrıca kendisinin tasarım harikası bir kravatı var yahu.
Hanoresim, korkma, nasıl böyle bir imanı boğar?... Ehem..Bunun dışında değinmek istediğim bir durum söz konusu; odamda bir fotokopi, bir faks makinası ve iki adet kolon mevcut. Neden diye sormayın.
Hazır neden diye sormamışken, şunun da nedenini sormayın; örgüye başladım tekrar. Lise birde başladığım atkıyı iki senede bitirdikten ve örgü macerama lise sonda veda ettikten sonra, evet, örüyorum, çılgınlar gibin hem de, kontrolden çıkmışçasına. O kadar abuk bi şey yapıyorum ki, şişlere ve yüne bakıp "hayırlısıh?!.." demekten başka bir şey elimden gelmiyor. Ayrıca aşağıda Japon Monarşisi Takinawa Kız Endüstri Meslek ve Anadolu Lisesi'nde çektirdiğim mezuniyet fotoğrafını göreceksiniz. Halbuki oradan mezun olmadım, değişim programıyla gittiydim, ama Japonya'ya gidince insana bir haller oluyor, kravatı buldu mu poz veriyor...
Hazır neden diye sormamışken, şunun da nedenini sormayın; örgüye başladım tekrar. Lise birde başladığım atkıyı iki senede bitirdikten ve örgü macerama lise sonda veda ettikten sonra, evet, örüyorum, çılgınlar gibin hem de, kontrolden çıkmışçasına. O kadar abuk bi şey yapıyorum ki, şişlere ve yüne bakıp "hayırlısıh?!.." demekten başka bir şey elimden gelmiyor. Ayrıca aşağıda Japon Monarşisi Takinawa Kız Endüstri Meslek ve Anadolu Lisesi'nde çektirdiğim mezuniyet fotoğrafını göreceksiniz. Halbuki oradan mezun olmadım, değişim programıyla gittiydim, ama Japonya'ya gidince insana bir haller oluyor, kravatı buldu mu poz veriyor...
21 Ocak 2010 Perşembe
Bir dönerin daha sonuna gelirkene...
Hala doymadığınızı fark etmek acı olmuyor mu sayın seyirciler?
O değil son derece İzmir'deyim. Az önce Polat Alemdar mermer masayı yumruğuyla kırdı, onun şoku içerisindeyim. Hakkaten yahu, ne diyordum ben?
İstanbul'dan ayrılmadan önceki 10 günde, yurtta beraber kalmış olduğumuz iki sevgili insanı değişim programlarıyla oralara buralara yolladık. Artık iki farklı kıtada temsilciliklerimiz mevcut.
Bunlar Selin'i ABD'ye göndermeden önce vuku bulanlar:





Bunlar da Çiğdem'i Danimarka'ya göndermeden önce:






Bunun dışında Cmena ablamızı tamirden almış olmanın mutluluğu, ve 8 saatlik yolculuğun uykusuzluğuna sahibim. Tatili henüz başlamış saymıyorum, başlasın da atraksiyondan atraksiyona (ya da koltuktan koltuğa) atlayayım istiyorum. Aileme de henüz yeterince yabışamadım zaten.
Ay lav tembellik.
O değil son derece İzmir'deyim. Az önce Polat Alemdar mermer masayı yumruğuyla kırdı, onun şoku içerisindeyim. Hakkaten yahu, ne diyordum ben?
İstanbul'dan ayrılmadan önceki 10 günde, yurtta beraber kalmış olduğumuz iki sevgili insanı değişim programlarıyla oralara buralara yolladık. Artık iki farklı kıtada temsilciliklerimiz mevcut.
Bunlar Selin'i ABD'ye göndermeden önce vuku bulanlar:





Bunlar da Çiğdem'i Danimarka'ya göndermeden önce:






Bunun dışında Cmena ablamızı tamirden almış olmanın mutluluğu, ve 8 saatlik yolculuğun uykusuzluğuna sahibim. Tatili henüz başlamış saymıyorum, başlasın da atraksiyondan atraksiyona (ya da koltuktan koltuğa) atlayayım istiyorum. Aileme de henüz yeterince yabışamadım zaten.
Ay lav tembellik.
15 Ocak 2010 Cuma
Fin

Final döneminin finalini yaptığımız bu günde dünyanın en mutlu insanıyım desem yalan olmaz sayın seyirci. Ki, bu söz konusu mutluluk, finallerin bitmesinden öte bütün gün manyaklar gibi dolanmaktan da kaynaklanıyor olabilir, aylardır banyo bekleyen ve bana acıklı acıklı bakan filmlerle nihayet ilgilenebilmemden de...
Evet, her gün ortalama beş saat uyuduğum final haftasının sonuna gelmiştik, ben ödevimi teslim etmiş ve çılgınca kendimi Sirkeci'ye atmıştım. Aslında gönül istiyordu ki cumartesi gideyim, Haliç'teki şovların fotoğrafını çekeyim, ancak cumartesi günü gerçekleşecek olan 7pf2p provası, bütün bu istek ve arzularımı buruşturup adeta çöpe atmıştı. Her cümlenin sonu atmak fiiliyle bitiyordu, peki bu yazı nereye varacaktı?
Neyse, olay şu; asıl amacım Sirkeci'ye gitmekti, yan amaçlarımda da Sultanahmet-Mısır Çarşısı-İstanbul Modern vardı. Peki ben ne yaptım? Ana amacımdan sapmadım, ama sonra sadece Kapalı Çarşı'ya gittim. Nedenini sormayın, ben de bilmiyorum.
Buyrun, sıcak sıcak:
Agfa Silette:





Cmena (kendisi şu an tamirde):



Ve günün kahramanı, ilk kez içinden çıkan fotoğraf gördüğümüz, sevgili Mamiya:







Filmleri aldıktan sonra öğrendiğim iki şey var bu arada: 1-Agfa'ya Dia takma, takacaksan crossprocess olayına girme, kontrast adeta kontrolden çıkıyor. 2-Mamiya, ne güzzel bir makinasın sen. Mona Teyze'ye teşekkürler tekrar buradan.
"Öyle bir mutlu olmak ki kontrolden çıkmak" tam olarak anlatıyor efendim.
Evet, her gün ortalama beş saat uyuduğum final haftasının sonuna gelmiştik, ben ödevimi teslim etmiş ve çılgınca kendimi Sirkeci'ye atmıştım. Aslında gönül istiyordu ki cumartesi gideyim, Haliç'teki şovların fotoğrafını çekeyim, ancak cumartesi günü gerçekleşecek olan 7pf2p provası, bütün bu istek ve arzularımı buruşturup adeta çöpe atmıştı. Her cümlenin sonu atmak fiiliyle bitiyordu, peki bu yazı nereye varacaktı?
Neyse, olay şu; asıl amacım Sirkeci'ye gitmekti, yan amaçlarımda da Sultanahmet-Mısır Çarşısı-İstanbul Modern vardı. Peki ben ne yaptım? Ana amacımdan sapmadım, ama sonra sadece Kapalı Çarşı'ya gittim. Nedenini sormayın, ben de bilmiyorum.
Buyrun, sıcak sıcak:
Agfa Silette:
Cmena (kendisi şu an tamirde):
Ve günün kahramanı, ilk kez içinden çıkan fotoğraf gördüğümüz, sevgili Mamiya:
Filmleri aldıktan sonra öğrendiğim iki şey var bu arada: 1-Agfa'ya Dia takma, takacaksan crossprocess olayına girme, kontrast adeta kontrolden çıkıyor. 2-Mamiya, ne güzzel bir makinasın sen. Mona Teyze'ye teşekkürler tekrar buradan.
"Öyle bir mutlu olmak ki kontrolden çıkmak" tam olarak anlatıyor efendim.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
