7 Aralık 2008 Pazar

Valide Meryem

Dini/batıl inanç yahut turistik gezi olarak algılanabilir, ama her tatilde Tozak ailesi ile bir Meryem Ana Evi ziyareti yapmak, sonrasında da Selçuk'ta çöp şiş yemek adettendir. Bu adetin birkaç tatildir es geçildiğini de söylersek sanırım bugünkü programın ehemmiyetini daha iyi kavrayabiliriz. Ehemmiyet kelimesi de böyle mi yazılıyor kesinlikle emin değilim, ama hoşuma gitti. Ehemmiyet. Ehem.


Sol tarafta, mumlarını yakıp gelmiş oldukları yüzlerinden belli olan annemle babamı görüyorsunuz. Adeta nur inmiş yüzlerine, az sonra da mendil bağlayacak, diğer mendil bağlayanların dileklerine de çaktırmadan göz atacaklar. Üstelik sonbahar renklerinin hüznüne tebessümlerini katarak hoş bir tezat eeeaahahhaeheürhüeühelheşga... Ehm, neyse... Seviyorum:)



Sağ tarafta da, daha önce de bu sayfalarda görmüş olduğunuz Meneviş Hanım... Kendisi gerçekten favori modellerimden artık, ve fotoğraf makinemi gördüğü anda eğlence dolu dakikalar başlıyor zaten. İstanbul'da, yine çeşitli mekanlarda çekeceğim Meneviş'i, çekinmeyeceğim.




Son olarak güne damgasını vuran sincap çılgınlığına değinmek istiyorum. Ortamda üç tane fotoğraf makineli insan, bir sürü ağaç ve birkaç tane de sincap olunca, söz konusu insanlar hayatlarında sincap görmemişçesine kendilerini doğa fotoğraflarına adadılar. Aramızda böcek falan çeken, daha bir doğaya ilgili bir Yiğit de vardı, yok değildi, ama en başarılı sincap fotoğraflarını sanırım Osman çekti. Ben zaten çok hevesli değildim, anın gazıyla hareket ettim, ya da belki bahane uyduruyorum bilmiyorum:)

Sonuç olarak karnımız tok, sırtımız pek bir şekilde evimize döndük. Annemin, benim her gelişimde olduğu gibi, fotoğraf çekmeye ilgisi arttı, yarın Nikonuyla çalışacağız kendisinin, allah kısmet eder ise. Daha da güzeli, sapı gövdesinden ayrılmışçasına kimi hareketlerde bulunan gitarımı tamir edeceğim, yapıştırıcı bulursam. Nasip kısmet hep bu işler, şuranda (alnımı gösteriyorum burada işaret parmağımla) yazmıyorsa olmuyor şekerim.

Buyrun; annemin "objektifinden" babam ve ben:)

6 Aralık 2008 Cumartesi

Ayşegülnazcan İzmir'de...

Evet, nihayet bayram geldi, ve nice sabahlamalar, ödevler ve sınavlar sonrası Ayşegülnazcan İzmir'e vardı. Aile saadetidir, İzmir'dir, huzurdur falan derken kendini bu kadar iyi ve rahat hissedeceğini o da o kadar tahmin edememişti. Evet bu, über içten ve über şairane girişten sonra şu şekilde devam etmek istiyorum: hüeeeğğaaaahüügügügügüggüeebilibübübüb...

Ne diyordum? Arog'a gittim yahu. Ki gitmek istediği bütün filmleri sırf üşengeçliğinden kaçıran, Wall-E'ye gitmemiş, Madagascar 2'ye de "babay" demek üzere olan bir insan olarak (cümle bitmiyor bitemiyor yine), Arog'a ilk günden gitmek çok büyük bir olaydı benim için (ohh..). Ki düşününüz, evim Bostanlı'da, sinema Konak'ta. Hani yandaş bulamasam (bkz. Spark) mümkün değil gitmezdim. Hatta hazırda bilet olmasaydı da gitmezdim. Sonra bir ay daha oturur, çevreden espirileri dinlerdim, o olurdu en fazla.

Ama ne oldu, güzel oldu. Bir kere Deniz Bey'le görüştük, ki özlemişim. İkincisi, Deniz Bey'le de konuştuğumuz üzre, şu anda hepinizin film zevkinizin içine edecek kudrete sahibim, hohoh. Üstelik filmi sürekli "vijüüüüüv vviiiiiij viiiiiyyyjjj" sesleri eşliğinde seyretmiş olsak da kocaman sinema salonuydu yahu, ne acaipti. Fırsattan istifade biramızı içip muhabbet de eyledik, pek hoş oldu.


Bugün ise, yine İzmir'in vazgeçilmez insanları arasında bulunan Ayhan Bey ile Bostanlı sahilini keşfe çıktık-ki kendisini sol tarafta görüyorsunuz. Çeşitli dertleşmeler, karşılıklı anlatmalar, göz süzmeler ve gerdan kıvırmalar ve elbette bir klasik olarak fotoğraf çekmeler vardı bugün de.





Bir de bu fotoğrafı koymak çok istiyorum yahu; buyrun. Bence günün, ve hatta Ayhan'ı çektiğim fotoğrafların kesinlikle en başarılılarından biri. Onun dışında aslında, evet, güldük eğlendik, ama yazacak da çok bir şey yok sanırım, yine vaatlerimi yerine getiremiyorum. O nedenle bugünkü yazımızı da abuk bir resimle kapatıyorum, heh:





Evet...

Not: Yakın zamanda (vaatler vaatler yine vaatler) çok acaip atraksiyonlarla karşınızda olacağım. Ya da olmayacağım. Olmayabilirim. Muhtemelen üşenirim, ama gaza gelme ihtimalim de var, daha önce olmadı değil.
Ay lav histori çenıl.

2 Aralık 2008 Salı

5.Iaf Aysegulnazcan Özel Ödülü Alan Filmler



5. kez düzenlenen IAF'ta ödüllü filmler belli oldu-ki internet sitesinde yazıyor hep. Ama ben sizin için, evet evet, sadece sizin için, kendi ödüllerimi bir vereyim şurada, ve hatta bulabildiklerimi de yayınlayayım dedim. Düşünün o derece rererörö bir insanım.

En acayip animasyon:
Orgenisticulanismus (kendisi aynı zamanda en acaip isim ödülünü de aldı benden)

Animasyon tabii Fransızca olduğu için jüri hızlı hızlı geçti başlangıcını, ve hatta animasyon şehir hayatından kaçışla ilgili falan zannedildi. Ancak, youtube linkine tünelden giren olursa göremez diye açıklıyorum; film abimizin 29 yaşında multiple sclerosis tanımı koyulan, 40 yaşından itibaren tekerlekli sandalyeyle hareket eden ve 55 yaşında ölen babasına ithaf edilmiş ve hareket özgürlüğünü anlatıyor. Bunu düşünerek seyrettiğiniz zaman animasyon, özellikle karakterlerin coşup deli deli dans ettiği bölüm oldukça başarılı. Ki bu animasyonu konusunu bilmeden sevmemin başka bir yanı da yine aynı bölümdeki tekniğin güzelliği, karakter sürekli değiştiği ve dönüştüğü ve hatta vücudu bozulduğu halde hareketler sürekliliğini kaybetmemekte. Ve şu anda animasyonda bilgisayar kullanmamak mümkün değil zaten, ama oldukça klasik animasyon tadında olması da büyük artı puan alıyor benden. Duydum, çok sevinmişler ben artı puan verdim diye.

En sevimli karakter
Mutt

Zaten İlk film dalında ödül almış bir stop motion film bu Mutt, gerçi sanırım yönetmenin ilk filmi değil, araştırınca öyle gözüküyor ama hayırlısı. Karakter inanılmaz sevimli. Yani gerçekten, animasyon festivalindeki tüm animasyonlardaki en sevimli karakter diyebilirim, çekinmem bunu derken de. Ayrıca, köpek besleyen herhangi bir insan da benimle hemfikir olacaktır ki, köpeğin belli hareketlerii "tam olmuş". Olmuş yani. Renkleriyle, hareketlerin akıcılığıyla, karakterlerle über bir film çıkmış ortaya. Kendisini bulamadım ama fragmanını indirdim, fikir olması açısından, buyrun:



Not: internet sitesinde yapım aşamasına ve belli sahnelere dair başka videolar da mevcut, çok yüksek çözünürlüklü olmasalar da. Koyduğum tam anlamıyla bir fragman olmadığından kelli bunu söylemek zorunda hissettim kendimi.

En salak/eğlenceli film:
Phobias (ek olarak en güzel ses efekti ödülünü de alıyor benden)


İzleyeceğiniz üzere dünya üzerindeki en manasız videolardan biri. Ama benim favorilerimden. Neden? Çünkü manasız. Teknik adına hiçbir şey yok-ki jürinin yorumu "bu çocuğun sınıfta kalmasını sağlayalım"dı, konu desen komik, anlatılabilecek bir konu ama senaryo yok. Ama izleyip izleyip gülüyorum yahu ilk izlediğim günden beri. Hele ki o zoophobiada aslan her çıkıp şuh bir şekilde rehrr yaptığında yarılıyorum. Tamam ben de normal değilim ve gerçekten salak bir şey, ama bir tek ben eğleniyor olamam. Olmamalıyım... He?

Vardı birkaç favorim daha, ama internet üzerinden bulamıyorum videolarını. Hani fotoğraf çekeyim, koyayım desem çekebileceğim tek fotoğraf kitaplar ve study üzerine olabilir. Ha, bir de popcore var, ondan bir iki resimle sonlandırırken yazımı, "İzmir'e bir gideyim neşe dolu yazılara boğacağım sizi" gibi vaatlerde bulunuyorum. Söz konusu vaatler kimin umrunda onu da bilmiyorum. Sanırım uykum var. Buyrun; ay lav popkor:


Evet, fotoğraflara imza attım. İlk defa. Öyle gerekti.

27 Kasım 2008 Perşembe

Lubitel ulan!

Aslında bu yazının başlığı daha farklı olabilirdi, ana konu Lubitel mi bilmiyorum zira.


Sol tarafta gördüğünüz Akif Bey, bugün beni arayıp akşam fotoğraf tarayacağını, benim de karanlık odayı kullanmak isteyip istemediğimi sordu. Burada iki nokta var; birincisi, ilk orta format filmimi banyo ettirdiğimde yaşadığım abukluklar nedeniyle (adamın fotoğraflarımı kayda değer bulup basmaması, sonra benim o filmi kaybetmem, vs vs) kendi filmimi kendim banyo etmeye karar vermem ve bunun üzerine Fotoğrafçılık Kulübü'nün karanlık oda dersine katılmam. İkincisi ise, karanlık oda derslerinin sadece birine katıldığımdan dolayı aslında karanlık odayı kullanma iznimin olmaması:)

Neyse ki Akif Fotoğraf Kulübü'nün "kıdemli" üyelerindendi, ve karanlık oda anahtarı vardı kendisinin. Uzun bir kararsızlık sürecinden sonra (zira kendisi beni on birde aradı sonra, hadi ben kulübe gidiyorum, gelecek misin diye) pijamalarımın üzerine geçirdiğim montumla ve sevgili orwo siyah beyaz filmimle odadan çıktım.

Hatırlamadığım çok ayrıntı vardı aslen, örneğin filmi makaraya sarana kadar baya debelendim karanlıkta, kimyasalların miktar ve süreleriyle ilgili de soru işaretleri vardı. Ayrıca ben 35 mmlik filmi banyo etmeyi öğrenmiştim, ama orta formatta bir şey değişiyor muydu bilmiyordum.



Denemedir, yanılmadır, internetten araştırmacadır, biraz hatadır, falandır filandır- ama sonunda elimde kendi banyo ettiğim bir film vardı! Yakmaktan yahut bir hata yapmış olmaktan ölesiye korkan ben, elimde filmi görünce o kadar mutlu oldum ki, fotoğrafları düzgün çekip çekmemem, netlemeler, tonlar falan umrumda bile değildi.


Ha, evet, netleyememişim. Normal dijital makinada bile netlik problemi yaşayan bir insan olarak elbet Lubitel'de netlik problemi yaşamam kaçınılmazdı, hala da netleyemiyorum, acı çekiyorum-evet, dün gece baya bir çalıştım üzerine, olmuyor, olamıyor. Ek olarak, makinayı tamire, temizliğe falan götürmediğim için, kendisinin içinde çok cici tozlar, ipler, garip garip şeyler var. Filmim de bayat. Ama ben şikayetçi değilim, zira 1910larda hayatın nasıl olduğunu görüyoruz fotoğraflarda, o da güzel bir şey:)


Sonuç: Elimde 9 adet yarı net fotoğraf var. Netlemeyi öğrenmem lazım, yahut Agfamda olduğu gibi tahmini netleme olayına girmem lazım - ki onun da filmi çıkacak çok yakında. (Evet, Agfamın filmi çıkacak, başrolü Charlize Theron ve George Clooney ile paylaşıyor, bir fotoğraf makinasının dramı) (Özür dilerim, bunu yapmak zorundaydım).

Ve son olarak; şu an çayımı içerken ve fotoğraflara bakarken, ne kadar başarısız çıkmış olurlarsa olsunlar, keyifli ve mutluyum. Ellerim kaç kere yıkamama rağmen hala kimyasal kokuyor ve bu bile bir mutluluk kaynağı.

Akif'e çok çok teşekkürler.

24 Kasım 2008 Pazartesi

Can sıkıntısı, kedi mırıltısı


Açıklama: Muhtemelen Ed325. Muhtemelen ikinci ders, muhtemelen uykumuz var. Görkem Bey'le bir araya geldiğimizde 80% olduğu gibi yine zekamız düşmüş.
Okuyamayanlar için temiz temiz buraya da yazayım:

"Ethem Makaseller": Kasabaya dehşet salan bir makas fetişisti
"Ethem Makasyalar": Sapık geri döndü
"Ethem Makasatar": Trafikte de... Her yerde...
"Ethem Makasalır": Yanaklarınız ilk defa bu kadar korumasız...
"Ethem Makassatar": Artık kimse onu durduramaz...
"Ethem Biçerdöver": Aşık bir koca, masum bir terzi... Ama geçmişi onu rahat bırakacak mı?

23 Kasım 2008 Pazar

Bir haftasonunun daha sonuna gelirkene...

-Ki benim için haftasonu perşembe-cuma-cumartesi anlamına gelmekte artık, cuma-cumartesi-pazar yerine. Cuma da boş olduğu için ve genelde boş günde boş işlerle uğraşıldığı için pazar günü uzun bir vicdan rahatlatma seansına dönüşüyor. Gerçi dönüşemiyor, ama dönüşecek, zira bugün ders çalışmak için study adı verilen yere gideceğim. Ay lav kuzey stadi.

Haftasonuna döndüğümüzde ise önce "konser nasıl geçti?" sorusuna cevap vermek istiyorum; ilginç. Yani ilginçliği şu, neden bilmem, sanırım çok kalabalık olmadığı için, grupça tedirgindik, acele acele çaldık şarkıları falan... Benim açımdan ise konserin ortasında sesimin tizlerinin patlaması (nası yani) neşe dolu oldu, tamam, zaten boğazım ağrıyordu az buçuk, ama daha önce de ağrımışlığı var, niye kısılıyor ki... Ya da kısılacaksa baştan kısılsın heh. Neyse ki ağır bir yenilgi almadan indik sahneden, Ergin, Selçuk, Civan ve ben kendimizi böreğe ve zırvalamaya verdik.

Cuma günü IAF'ın açılışı vardı, ancak önceden verilmiş başka sözler nedeniyle gitmedim, ve güneyde Akif Beyle Ece Dorsay'ın fotoğraflarını çektik. Aslında Cuma günü çekilmeyecekti fotoğraflar, sadece konuşacaktık, ama makinalarımız yanımızdaydı, hazır yanımızdayken birkaç bir şey yakalayalım dedik, sonrası için de ev çekimi gibi kararlar aldık, çekinmedik. Sağ tarafta gördüğünüz hanımkızımız da Ece, buyrun...


Bunun yanında bir de akşam için davetiyeli mavetiyeli Blues Festivali organizasyonumuz vardı Dünyacan Bey ile, ama davetiyeler yalan oldu. Gitsek-gitmesek-lan gitmek lazım-gitsek ya-gitmesek mi gibi ikilemler sonunda son dakikada karar verip çıktık. (Şu noktada Remzi'ye küfür etmek istiyorum, zira kendisinin bana söylediği şeyler sırayla; "E niye söylemedin müzik kulübüne baya bi davetiye gelmişti, biz davetli giriyoruz", ve "fotoğraf makinan yanında mı?") Müzik kulübüne birazcık entegre olduktan sonra bulüz festivaline girdik, biralarımızı içtik, bol bol insan gördük, konser izledik... Otobüste muhabbet ederken uyuya mı kaldık, bi şey oldu ve birden kesildi muhabbet ve bu yüzden hala Remzi'ye ayıp olduğunu düşünüyorum, ama güzeldi:)

Dün ise sevgili Ece Hanım ile beraber IAF'a gittik çalışmaya-ki mutlaka gidin gösterimlere, hakkaten çok güzel filmler var. Sonra Ece Hanım Adana'ya gitti, ben de bilet kestim, ne yapayım. Yorgun bir insan olarak döndüm eve, oyalandım, yattım uyudum...

Not: Sağdaki über karanlık zavallı resimde Erdam Taylan'ı, AROG'un animasyonlarını anlatırken görmektesiniz.

19 Kasım 2008 Çarşamba

7pf2p -20 Kasım 2008, Studio Live


(Everything under the sun is in tune but the sun is eclipsed by the moon...)

17 Kasım 2008 Pazartesi

O kadar da bot giymiştim yahu...

Evet, meteorolojiden aldığımız haberlere göre hazırlanıp, "uuu yağmur mu yağacakmış" deyip, bot giymiş bulunduk bugün. Yağmadı, sağlık oldu. Ayrıca Ed373'e son kez "şık" gittim, zira nihayet sunumumumumumuz bitti. Kendimi studye attım, ama tabii ki İslam'ın eğitime etkisini okumak istemiyordum o anda, daha çok odaya dönüp uyumak istiyordum, gerçi hala istiyorum uyumayı. Sonra taşoda, sonra oda.

Hani şu cuma-cumartesi yaptıklarıma dair elimde kanıt olsa keşke, fotoğraf yani. Ama ne Bostancı'daki vergi dairesinden, ne zavallı Agfa Silette'le yaşadığım Sirkeci macerasından (yarın kavuşuyorum tekrar kendisine, olley), ne 7pf provasından, ne de Simit Sarayı'ndan fotoğraflar var elimde. Öyle ki, sabahlayayım da ödev yapayım deyip de, sıkıntıdan ödev yerine beste yaptığım bir gece bile var, ama fotoğraflar namevcut. Gerçi çok da lazım değil, zira ne yapacaksınız benim simit yerken ya da şarkı söylerken fotoğrafımı, ama vergi dairesindeki memurlar sevimliydi, keşke çekebilmiş olsaydım onları.

Ha, onun yerine ne var, pazar günü var. Hatırlarsanız birkaç yazı önce sevgili arkadaşım Meneviş'ten bahseylemiş idim. Kendisi benim ilkokuldan arkadaşım olur, ki şu hayatımdaki en yerini belirlemiş, en kalıcı dostumdur diyebilirim. Yani demem o ki (lan ikinci kez kullanıyorum bu kalıbı, sanırım ölebilirim mutluluktan) çok sık görüşmesek de, hatta tamamen ayrı yollarda seyreylesek de birbirimizin her zaman var olduğunu, birbirimiz için koşacağını biliriz. Dünya tatlısı hatundur Meneviş Hatun, ve bu dünya tatlısı hatunla nihayet bir buluşma planladık bu hafta, ve hatta planlamakla da kalmayıp gerçekleştirdik:)

Efenim söz konusu plan için sabahın sekiz buçuğunda kalkıp Taksim'e gittim-ki bilirsiniz, pazar günleri ondan önce kalkanı genelde dayak bekler. Beni ise otobüste Zafer, Neslihan, Onur ve Çiğdem bekliyordu, onlar da Fransız Kültür'e gitmekteymiş, hoş oldu. Taksim'de Onur'un deyimiyle "okul gezisine çıkmış liseliler gibi" fotoğraf çekildikten sonra hedeflerimize dağıldık, benim açımdan bakarsak yaklaşık bir saat süren bir ev arayışının başlangıcıydı bu dağılma. Evet, bazen zeka seviyem düşük. Bazen ama. Kimi zaman.

Neyse, bu zorlu serüvenden sonra, nihayet Ihlamur Palas bulundu, yine zorlu bir serüvenden sonra zile basıldı:) Deniz Hanım ve Aytaç Bey inanılmaz bir sofra hazırladılar bize-yurtta kalan bir öğrenci olarak boynumu büküp duygu sömürüsü yaptım ben de bol bol. Daha çok beslediler, kıyamadılar. O kadar beslediler ki, bu kadar sağlıklı beslenmeyi bünye kaldırmaz dedik ve öğle yemeğinde donut yedik. Bu arada Meneviş'i ne özlemişim yahu.


Bu arada ne bu Meneviş manyaklığı, kaç bin tane fotoğrafını çektin kızın derseniz, evet, biraz boku çıktı afedersiniz:) Ama diyebilirim ki kendisi gerçekten çok iyi bir model, ve ben de modeli bulmuşken çekeyim dedim, hem çok da eğlendik yahu. Ayrıca şunu da söylemek istiyorum ki; bu insan güzel bir insan ve güzel insan fotoğrafı iyidir. Rica ediyorum mutlu olunuz bundan.




Neyse, abur cuburumuzu yedik, dedikodumuzu yaptıktan sonra Cevahir'e yollandık, kendisi sinemaya girdi, ben de alışveriş yapma amaçlı gezindim. (Buradan Lush'la da aramda, tıpkı Jamie Cullum'la olduğu gibi bir aşk-nefret ilişkisi olduğunu duyurmak isterim. Ay lav yu Lush, ama göçerttin beni.) Sonra sonra odama döndüm ve über yatağıma kavuştum, uyudum saatlerce ve ve yetmedi o uyku...

Son olarak şunu da söylemek istiyorum:

İyi ki doğdun Sena:)

15 Kasım 2008 Cumartesi

Akıl fikir...

  • Önce bana! Önce bana!:)
  • Sonra eğitim fakültesindeki kızlar tuvaletinde, kapılardan birine "0532 **** ** **, bu numarayı arayın kızlar, ama sex için" gibi bir şeyler zırvalayan insana. Yahu şakacı mısın, dallama mısın anlamadım, ama her tuvate gidişimde bir eğleniyorum sayende. Henüz psikolojini çözemedim...
  • Akabinde, yukarıda bahsettiğim, kurşun kalemle yazılmış cümledeki "sex" kelimesini silen sivri zekaya... Hayır, amaç ne. Şimdi sen onu silince ortaya bir espiri çıkmadı, ya da sansür kurulu musun, amaç ne? Çok mu uzundu işin tuvalette, çok mu canın sıkıldı, nedir?
  • Alt katta, odanın içinde topuklu ayakkabılarla gezenlere... Tamam yahu, ben de çok mantıklı bir saatte uyumuyordum, ama çat çut çat çut, ve insan neden odada topuklu ayakkabıyla gezer? Gerçi tamam, gezebilir, ama ne bileyim. Sanırım sadece uyuyamadığım için. Olsun, fazla akıl fikir göz çıkarmaz, sakıncası yok...
  • Uçaksavar sitesinde olur olmaz gün ve saatlerde yapılan tadilat ve yol çalışmalarını planlayanlara...
  • Bize travmatik anlar yaşatan tüm taksicilere-Taha'ya teşekkürler... Yahu tamam, psikolojik bir şeyler okuyoruz ama cılkını çıkarmanın da anlamı nedir abiler ve amcalar? Evet, şimdi bir şekilde muhabbeti oluyor ve eğleniyoruz, hatta yeri geliyor, taksi anılarımızla çeşitli ortamlarda primlerden primlere koşuyoruz, ama ne travmalar yaşıyoruz haberiniz var mı sizin?
  • Havalar soğudukça biraların -ve diğer soğuk içeceklerin- yeterince soğuk olmamasını sağlayan herkese...
  • Ve tüm sevenlerime gelsin:)

13 Kasım 2008 Perşembe

Emir demiri keser

Gibi iğrenç bir espiriyle başlayabilirim sevgili yazıma. Evet, bugün Emir Bey diye tanıdığımız, bildiğimiz, sevdiğimiz arkadaşımız Emir'in konseri vardı CafeBu'da-ki beni çağıran o olduğu için birincil olarak onun ismi geçse de, yine çok sevdiğimiz Mete Bey de bu konsere dahildi. Bu arada bir önceki cümleye bakıyorum da, Emir Bey'e Emir demek çok tuhaf oldu yahu, bir garip hissettim. Bir daha yapmayacağım sanırsam...


Gecenin sonu aslen bu fotoğraflar bütünü, Simit Sarayı hatta...


Konserlere tek başıma gitmek genelde çok sorun yaratmasa da, bu konserde yalnız kalmadığım için mutluydum, Edanur ve Esra Hanımlar sağolsunlar. İlerleyen saatlerde bu birleşimin çok hayırlı olmadığı, gitgide herkesin birbirinin enerjisini çektiği ve cümleten bunalıma sürüklendiğimizi fark ettik, ama olsun. Bu arada tabii biz muhabbet eylerken zavallı Emir ve Mete Beyler ses sistemiyle boğuşmaktaydı. Daha önce CafeBu'da çıkmış ve çıkan insan seyretmiş bir birey olarak ses sisteminden benim beklentim zaten düşüktü, ancak çok normal olarak gençler gerildi, sinirler bozuldu, iki gitar-iki vokal olayı hayal oldu...

Ses sistemi, uğraştırmasına rağmen, konser boyunca aslında bir iki feedback dışında pek ihanet etmedi. Gitarlar da vokaller de oldukça temiz gelmekteydi, tabii bu bizim masanın yanında bir kolon bulunmasından da kaynaklanıyor olabilir. Çok uzatmamak gerekirse, Mete uzun saçları ve slow rock parçalarıyla gönlümüze taht kurdu, Emir Bey'i ise grubu dışında, sadece gitarla ilk kez dinledik ve çok etkilendik. Yani demem odur ki (bu kalıbı sanırım ilk kez kullanıyorum yahu, pek mutluyum, ahah), Emir Bey bulan bulduğu yerde dinlemelidir, lazımdır. Ayrıca elimdeki fotolar çok güzel olmasa da-ve Emir Bey bu gecenin fotoğraflarıyla bir yere varamayacak olsa da- ben yayınlıyorum gayet, ehihih:)



Ek notlar:
  • Odamda yanmayan, daha doğrusu yandıktan bir süre sonra yanmaktan vazgeçen bir tütsü var. Evet, üşengeçlikten değiştirmiyorum tütsüyü ve üç haftadır falan duruyor sanırım. İki saniye yanıp sönüyor, çok eğleniyorum. Buradan kendisine seslenmek isterdim, ama son bir çabayla bitirdim kendisini, dolayısıyla bir anlamı kalmadı...
  • Ama buradan Jamie Cullum'a seslenebilirim, küfretmek istiyorum sana. Dünya tatlısı bir adam, asla ulaşılamayacak bir adam, bir de çok güzel stüdyosu var. Küfür konusunda güzel stüdyosu olması ağır basıyor, ama ayakkabılarını anlatırken kullandığı tamlamalar da diğer iki etkene destek oluşturuyor ve onları güçlendiriyor. "Jamie, bunu okuyosan dopsun olm..."
  • Dance Dance Dance ne güzel şarkıdır... Steve Miller Band'in olan. "i don't know/but i've been told/if you keep on dancing/you'll never grow old" diyor amcalar, örnek olarak da büyük annelerini, dedelerini veriyorlar. Ne güzel insanlar...
  • Yahu yine kayıt yaptık. Kayda doymuyoruz. Bir de aynı şarkıyı üstelik, hani aynı şeyi o kadar çok dinleyip çaldık ki iki taşodadır, şarkı pek bir oturdu, ama içimiz bayıldı. Gerçi Selçuk'a buradan teşekkürlerimi sunuyorum, çok güzel olmuş şarkı, bizim şarkımız ya, her şeyi bizim ya, dinlemeye doyamıyorum yahu... Mutluluk mutluluk...
  • İlk dönem de hızla geçip gidiyor, hadi hayırlısı...