10 Eylül 2008 Çarşamba

Hayatımızın bir döneminde sanırım hepimiz liseliydik... Hmmm...

Ama işte, işin kötüsü, o kadar uzak ki şu an liseli olmak.

Pazar geceki ani gaz patlaması sonucu kuzenimle sevgili lisemiz Bornova Anadolu Lisesi'ni bir açmaya karar verdik, ancak baktık açılışa yetişemiyoruz, dedik bari açılış sonrası bir ortamın nabzını tutalım, hocalarımıza el kol hareketleri yapalım, genç ve yeni öğrencileri dalga geçer gözlerle süzelim (adettendir). Neyse, ertesi sabah Renk'i çıkmadan 5 dakika önce uyandırdık ve yola çıktık...

Böylece lisemi ziyarete gittim, zaten kapıdan girdiğim anda "Lan? Lan? Niye mezun oldum lan? Ulaaan?" şeklinde içten içten dürtülmeye başladım. Bir fena duygu ki sormayın. Hele ki okulda tanıdık öğrenci kalmamış olması daha da fena. Zaten bizim nesilden kimseyi göremedim, bir alt nesilden vardı tanıdık birkaç kişi, ve geçen sene mezun olan, müzik topluluğundan tanıdığım insanlar... Ama okul üniforması içinde hiçbir tanıdık olmaması iğrenç işte. Dersi basmak istiyosun ama kimse seni tanımıyor. Kuzen ve arkadaşları girdiler birkaç derse, birkaç tanıdık falan gördüler, ben de öööyle takıldım işte.

Köşka uğradım, Emine Abla'yı gördüm hemen, sarıldım kendisine. Mezunlar derneği toplaşmış köşkte, bizi de aldılar toplantıya, neden buluşmalara gelmiyorsun yahu diye azar eylediler, hak verdim, tamam yahu gelicem dedim. Benim dersime girmeyen birkaç hoca "sen o derece yapan sarışın kızdın değil mi" dediler, utandım-ki burada utanmamın nedeni bir sürü derece yapan varken insanların onları unutup beni hatırlamasıdır, bu da hoşuma gitmemektedir, zira o kadar über bir derecem yoktu benim. Hatta bi b.ka yaramamıştı benim derecem:) -heh, aferim, oraya noktayı koyunca bok dememiş oldun di mi, salak seni.

Fatma Hocayı gördüm, en önemlisi. Bizim nesli ne kadar özlediğini anlattı (4 sene edebiyat derslerimize girdi kendisi bizim), kimsenin uğramadığını da. Orhan'ı sordu -bahsedilen Orhan lisedeki bilimum müzik faaliyetini geliştirdiğimiz bir nevi ortağımdır-, anlattım. Fatma Hoca da anlattı. Bilal Hoca'yı görmeye gittim sonra "bir neşe bir telaş" ama kendisi törenden sonra evine gitmiş, kafam 45 derece eğik geri döndüm.

H bloğu boyamışlar, öğretmenlere kafeterya gibi bir yer yapmışlar. Bu arada H blok adlı yer şu üstteki fotoğrafta, merdivenlerine oturduğumuz yer. İlk geldiğimiz sene bomboştu içi, üst katında bateri ve anfiler dururdu, bir nevi stüdyoydu yani. Öğle tatilinde lise ikiler, lise sonlar orayı stüdyo gibi kullanırdı. Sonra tamamen kapattılar, sonra zaten müzik odası yaptılar ayrı bir tane. H bloğu tekrar açıp içine sınıflar koydular, ama işte zıplayınca sallanan bir bina olduğu için yenilemişler kendisini. Arka tarafta, insanların eskiden saklanıp sigara içtiği yere çardak, yan tarafta, VIP terasının yanına nilüferli falan süs havuzu yapmışlar. Geri kalan her şey aynı ama hemen hemen. Çalışanlar, öğretmenler, üniformalar, öğrenciler arasındaki muhabbetler bile aynı. Hatta muhtemelen bu sene giren gençlerimizin sosyal bir topluluk olarak yaşadıkları, önceki nesillerden farklı olmayacak. Eskiden her nesli farklı görür, kendi neslimi, kendi arkadaşlarımı farklı bir kefeye koyardım, ama şimdi farkındayım ki detaylarda değişiklikler olsa da ana yapı aynı ve bu aynılık, bu rutin hoşuma bile gidiyor.

Düşünüyorum, liseyi özlüyor muyum? Özlüyorum tabii ki, ama problem daha farklı. Üniversiteyi bitirdiğimde de üniversiteyi özleyeceğim. Her şey bitecek ve ben her şeyi arkasından özleyeceğim. Problem bunun bilincinde olmak işte, durduramamak. Geri dönemeyeceğin bir gün olduğunun farkında olunca, düşünmesen bile, sonrasında sinirleniyorsun, yürüdüğün tüm yolları arkandan darmadağın ediyorlar gibi, yani bir şekilde geri dönüp yürüyebilsen bile bir şey kalmamış oluyor arkanda. Sanırım bu yüzden gerçekler ve yaşananlardansa, rüyaları ve hayalleri daha çok seviyorum.

Yaratılan ciddiyeti en kısa zamanda dağıtma notu: Bu arada fotokopi makinası olma isteğime annemden onay geldi. Yakın zamanda kafi toner ve kağıt stoğuyla, iyi bir maaşa bir ofiste fotokopi makineliğine başlıyorum.

8 Eylül 2008 Pazartesi

Ay hanores, yu hanores, hi şi it hanores...

Bu fotoğrafa ait sözleri olduğu gibi yazmak isterdim, ama Ayhan da ben de tam olarak hatırlamıyoruz. Sadece şöyle kısaca açıklamaya çalışayım: "g.t olacağının bilincinde olmanın dayanılmaz hafifliği". Yani; gencimiz neler olacağının farkında, işlerin nasıl bozulacağını biliyor, hatta şu anda da bozulup duruyor ve bunun farkında olmanın tuhaf rahatlığı ve mutluluğu içinde. Anlatabildim mi? Sanmıyorum:)
Ayhan'ı severiz yahu.

1 Eylül 2008 Pazartesi

Bir haftaya dair sevgi dolu saatler...

Bütün takımları sevdim ama şu takımları biraz daha çok sevdim:
Kendi okulumun takımı, Boğaziçi. Sevmezsen dövüyorlar:) Ki zaten iki arabadan birinin adını 59R (Rumeli Hisarüstü-Şişli), diğerinin adını 43R (Rumeli Hisarüstü-Kabataş) koymuşlar, sevmeyen ölsün. Formula-g'de üçüncü, Hidromobil'de dördüncü oldular, Hidromobil takımları da pek sevilesi aslında bunların.

İtü bu da, Arıba. Formula G takımı yine. Bu kadar az kişi değiller, aslında baya geniş bir ekip hatta, ama bu fotoğrafları pek eğlenceli olduğu için bunu koydum. Arabalarına geçen seneden beri hiçbir şey yapmadıkları halde yine birinci ve ikinci oldular bunlar-ben Fatih'in (pilot) yalancısıyım. Ama hakkaten süper arabaları, Allah için, hastasıyım. İçimdeki gizli İtü'lü ortaya çıkıyor her Formula G bahsinde.
Yine neş'e dolu bir ekip: Hidroktü. Bana en çok poz veren iki ekipten biri, hidromobilleri belirgin bir başarı gösteremese de en neşeli, en takmayan ekiplerden biri. Gerçi kabul edeyim, bu adamları cümleten gömlekli görünce son gün, biraz yadırgadım. Lan hani neşeliydiniz, takmıyodunuz diyecektim, ama baktım pek bir "takım" olmuşlar, sesimi çıkarmadım.:)

İşte bu da Sakarya Sett, bu da bana en çok poz veren diğer ekip. Gerek futbol maçlarıyla, gerek sponsorlarıyla (fotoğrafta da gösterdikleri üzere), muhabbetleriyle falan, dünya tatlısı insanlar. Formula Gde biraz problem yaşadılar ama kendi klasmanlarında ikinci oldular yine. Gerçi klasmanda 3 takım olduğunu sanırım söylememem lazım şu noktada. Olsun:)

Bütün yarışçıları sevdim ama geçerken poz veren yarışçıları biraz daha çok sevdim:


Buyrunuz:



Bütün öğrencileri sevdim ama poz verenleri biraz daha çok sevdim:

Ve sevdiğim geri kalan her şey:






Bu da her şeyin sonunda ben:


30 Ağustos 2008 Cumartesi

Alternatif enerji dediğimiz olgu

Boğaziçiiii Boğaziiçiiii Boğaziçiii Boo-ğaa-ziii-çiii

Boğa ziçi iyiymiş. Ziç diye bir kelime uydurursak yahut varolan kelimelerden türemiş gibi davranırsak Boğa ziçi tamlamasıyla sanırım çok eğlenebiliriz.

Formula G/Hidromobil yarışlarının son iki günü. İki sene önceki kadar işin içinde değiliz, babam da ben de. Dolayısıyla olaylara da çok hakim değiliz, ortamı renklendirmeye çalışmıyoruz, ben zaten bütün gün ofisteyim -ve ofis işinden hiç hazzetmediğime karar verdim-, babam da dışarıda başka işlerini hallediyor. Pistten çıkıyor olmamızın da etkisi var tabii bunda, sanırım boş verdik biraz.

Na bu yukarıdaki resim canım okulum Boğaziçi'nin Hidromobili. Ancak kendileri "Madem yarış arabası yaptık, neden yarış lastiği almıyoruz" gibi yanlış bir mantıkta oldukları için, ki nereden bilsinler o da var, lastikleri parçalandı. Burada açıklama girelim: Yarış lastiği yolu daha iyi kavraması için daha yumuşaktır ve normal lastikten daha dayanıksızdır. Yolu daha iyi kavradığı için -ve özel olduğu için- daha pahalıdır. Ama yarışlarda her yarışta/etapta yeni lastik takılır çünkü yarışın sonunda lastik parçalanmış olur. Bu yüzden yarış pistinde bu sıcakta yürüyerek gezme gafletinde bulunursanız bir sürü ufak lastik parçası görürsünüz. Soğukta yürürseniz de görürsünüz tabii, ama şimdi hava sıcaklığıyla pisti yürüyerek gezmeyi bağdaştırınca ofis işine karşı sevgi doldum birden.

"Önce bu araba, sonra bütün dünya... Her yer lehimlenecek... Gel buraya küçük şeytan..."


Dün bu yarışçı gençlerimizin sigortalarını yaptım-macera dolu Formula G, macera dolu Hidromobil. Neyse, halletmem gerekiyor bütün sigortaları, para toplamam lazım dolayısıyla, araba başına 35 ytl. 42 takım var. Olay şu:

11:00 Ödemelerin başladığı saat
13.00 Ödemelerin bitmesi gereken saat
15.00 Ödemelerin bankaya yatması gereken saat
15.15 Ödemeyenler olduğu için pit dükkanlarının oraya iniş, duyuru yaptırış, ofise geri dönüş.
15.45 Ödemelerin hala bitmediği saat. İki takımın eksiğini sonradan ödenmek üzere kasadan kapatış.
15.55 Pit dükkanlarının oraya iniş, Metin Abi'yi buluş, parayı veriş ve bankaya gönderiş
16.20 Metin Abi'nin araması ve "Bu hesap bilmemkim bilmemkim adına kayıtlı, bi sorun var mı" demesi
17.15 Metin Abi'nin dönüşü, dekontu getirişi
17.20 Bana daha önce "Parayı hesabımda gördüğüm an size poliçenizi fakslarım" diyen kadının benden dekont faksı istemesi. Faksımızın çalışmaması, dekontu scan edip internetten göndermem...
17.40 Hala poliçenin gelmemesi üzerine şirketi aramam ve kadının "Bana mailiniz ulaşmadı ki?" demesi. Kadının msn adresini almam...
17.57 Kadının çevrimiçi olması.
18.00 Dekontun kadına ulaştığı saat
18.10 Faksın gelmemesi. Bakınca faksta kağıt olmadığını görmem. Kağıt haznesine kağıt koyduğum halde hala bana "load paper" bıdı bıdı yapması...
18.20 Hala faksla cebelleşme. Poliçeyi yollamadılar mı lan acaba paniği. Mesai saatinden önce bitiremezsek sıçtık gibi düşünceler...
18.30 Faks makinesi üzerinde "hafızaya kaydettim hocam, rahat ol sen, kağıdı koy, söz basıcam" yazması, rahatlayış...
18.45 Faks makinesinin bütün deliklerinde kağıtlar.... Ama Emre Bey'in de katkısıyla sonunda faksın aslında kağıdı olduğunu fark etmesi ve alakasız bir faks basması?! Akabinde poliçenin gelmesi ve derin bir nefes....


Sinan Bey burada çok acaip hareketler yapıyormuş gibi gözükse de aslında hiçbir şey yapmamaktadır. Evet, altındaki de bmx.

Söz konusu stresi atlattıktan sonra pit dükkanlarına indim tekrar, poliçeleri dağıttım, biraz fotoğraf çektim... Sonra babamla yemek yeme hayalleriyle girdiğimiz kafeteryada yemeği kapattıklarını gördük. Aşağı indik orayı da kapatmışlar... Babamdan Hınggghhfff gibi efektler çıkmaya başlarken bir baktık 9 Eylül üniversitesi çılgınca karpuz kesmekte... Zavalı, şuncacık öğrencilerin karpuzlarını tükettikten sonra bir baktık Makine Mühendisleri Odası çılgınca sofra kurmuş... Hatta kimi gençler gitarları ve anfileriyle çılgınca müzik yapmakta...

Gençler ilk defa gördükleri bu parlak cismin ne olduğunu anlamaya çalışıyorlar...
Arkada kutsal aydınlanma efekti: aaaaaaaaaaaaaaaaaaaaa....


İşte bu kadar yahu. Aslında ilginç pek bir şey yok burada, herkesle aram iyi, ama çoğunun ismini bilmiyorum. İpek Hanım diyor bana benden büyük insanlar (bir de öğrenci bunlar) komiğime gidiyor. Uykum var, yorgunum, ama iki gün kaldı, şikayet etmiyorum. Güzel zaten. Über değil ama güzel.

28 Ağustos 2008 Perşembe

"Badluck and misfortune will infest your pathetic soul for all eternity"



Rocko's Modern Life, en eğlenceli bölümlerden birinin ana repliği. Replik sayılmaz gerçi, şans kurabiyesinden çıkan ve bölümün tüm gidişatını belirleyen fal. Ve evet, inanılmaz eğleniyorum ben bu cümleyle. Hatırladıkça eğleniyorum. Evet, o eğlenen benim. Mesela şimdi beni görseniz, aha ayşegülnazcan dersiniz, eğleniyorum çünkü. Hatırlıyorum, eğleniyorum. Unutuyorum susuyorum. Ehm, neyse...

Bu cümleyi başlık olarak kullanmamın nedeni son iki gün. Hayır, çok daha şanssız ve kötü günlerim oldu, ve hatta kötü geçmiyor günlerim ama ufak tefek, saçma sapan şeyler. Sanırım önce efsane buluşmayla başlamalıyız...


Çok acaip yerlerin çok acaip statülere sahip liderimsi insanları Nil İpek Hülagü ve Erman Bozköylü Bornova Metro'da günümüzün çok acaip sorunlarını çözmek için bir araya geldiler, ama dünü efsane yapan aslen bu değil. Efsane statüsüne yaklaştıran bir önceki gün yaşanan abuk sabuk durumlar, ama o bile değil.

Ne yaptık? Bu abimiz yemek yedi, nargile içtik, ben yemek yedim, bira içtik. Bol bol muhabbet ettik, güldük, eğlendik. Alsancak'ta olmamızdan kelli normal olarak tanıdık insanlar gördük, bir Özgün olsun, bir Spark olsun... "Durmadan set" durumunun nasıl olabileceğini tartıştık, ben iki poğaça yedim (iki poğaçaa), beyefendi sağolsun ben o yanımda zannederken kaybolup pizza sırasına girdi, ben aptal aptal baktım... Akşam vakti bol bol dertleştik falan... Yani buraya kadar hiçbir sorun yok, gerek benim zeka düzeyim, gerek Erman'ın genel tavrı, hatta Alsancak, sıcak, İzmir, bütün faktörleri bir araya getirdiğimizde son derece normal bir gün. Güzel, eğlenceli falan. Mis.


Peki ne oldu? -Erman çantasını benim çantamda unutup otobüse bindi. Ya da, suçu kendi üstüme alayım, Erman'a çantasını vermeyi unuttum.
Ne var bunda? -Şu var: Erman Akhisar'a geri dönecekti, son otobüse kılpayı yetişiyordu. Otobüsten inince çantasının olmadığını fark etti ki-o fark ettiğinde Bornova'da, ben ise Karşıyaka'daydım, yani taksiye bile binsem yetiştirme şansım yoktu.
Çanta niye bu kadar önemli? -Erman'ın parası, otobüs bileti, her şeyi çantada. Hadi onu geçtim gözlükleri de çantada.

Sonuç?
-Erman'ın yanında ATM kartı vardı, Ege Üniversitesi'nde ATM aradı, otobüsü kaçırdı. Ben bu arada Karşıyaka'dan nasıl yardım edebileceğimi düşündüm, olmadı, elimden bir şey gelmedi. Neyse ki başka otobüs varmış, bindi ona ve gitti Erman. Çantayı göndermem lazım, ama hala bende.
Sanırım Erman bana küfrediyor şu anda. Evet.

Ne diyordum? Formula G ve Hidromobil başladı yahu. Gerçi iki sene önceki kadar işin içinde değilim bu sefer, ya da PWAda olduğu gibi sabit bir görevim yok, çünkü ofiste durması lazım birinin. Yine de geçen seferki yarışçılardan var birkaç tane, tanıdık yüzler, eğlenceli muhabbetler, arada fotoğraf falan... Güzel yani, eğlenceli yine. Bu soldakiler de bizim okulun (Boğaziçi Üniversitesi) Hidromobil aracı. Ekipteki kimseyi tanımıyorum. Güneş enerjili araçlarının takımıyla tanıştım gerçi, aracın adını da 59R koymuşlar, hoşuma gitti:)






Ne oldu? -Bugün bütün bulutlar toplandı, hatta yağmur çiseledi, hatta az önce yağmur bastırdı.
Yani? -Bütün araçlar pit dükkanlarıyla bağlantılı, ancak pit dükkanlarının dışındaydı-hatta Hidromobiller için oluşturulan gölgelik alanın su geçirip geçirmediğinden bile emin değilim. Hadi bunları bir yana koyalım; güneş enerjili otomobiller yarışı ulan. Şarj olmuyor haytalar.
E sonunda güneş açmayacak mı, İzmir sonuçta? -Bir dedikoduya göre hayır. Yani cumartesi öğlene kadar böyle devam edecek gibi söylentiler var. Tabii ben internet başında olduğum halde bakıyor muyum hava durumuna, hayır bakmıyorum.
Neden? -Üşeniyorum çünkü.
Oha. -Evet.
Başka? -Karabük Üniversitesi'nin aracı yandı bir de basın toplantısı esnasında. Hepimiz üzüldük-burada hepimizden kasıt gerçekten hepimiz. Yani herkes üzüldü. Herkes pek bir seviyor burada birbirini.

Formula G ve Hidromobil konusunu şu Rammsteinkonserivari resimle kapatıyorum ve akabinde bambaşka bir konuya atlıyorum:

Ich will die ruhe stören!

Lubitel ulan!
Aslen sadece elimdeki medium format filmleri kullanabilmek için bulup ısmarladığım, ancak canlı canlı görüp, orasını burasını kurcalayıp, kendisiyle bir süre bakıştıktan sonra aşık olduğum bir makinedir kendisi. Gitgide antikalaşıyorum, bunu fark ettim, bu da bazen beni rahatsız ediyor ama çok da taktığım söylenemez.
Ama makine çok güzel yahu... Harbi çok güzel... Güle güle kullanayım bunu ben...

26 Ağustos 2008 Salı

Ben bir fotokopi makinası olabilirmişim.

Sorarsanız, neden deyü, bilmiyorum yahu. Sadece aklıma geldi. Faks da olabilirmişim aslında, faks da eğlenceli. Bir karizması var üstelik. Buradan koyuyorsun kağıdı, anında başka bir yerden çıkıyor aynısı. Ama isim falso. Faks. Fucks. Peh, neyse.

Bu soldaki köpek beni annesi zannediyor, muhtemelen kalan son patates kızartmalarını ona verdiğim için, cesaret edip bir ben sevebildiğim için, bir de sanırım annesi buna hiç ilgi göstermediği için. Burada her ne kadar büyük köpek gibi gözükse de, kendisi neredeyse 4 aylık olmasına rağmen avucum kadar ve kemiklerini dışarıdan bakarak sayabiliyoruz. Annesi başından beri atıyormuş bunu diğer yavruların arasından, bizimkiler de geri koyuyorlarmış arasına. O yüzden böyle garip bir köpek oldu bu. Sevimli, ama garip.






Bunlar da diğer köpekler. Pistte araçların altına kaçmasınlar diye böyle garip bir sistem kurmak zorunda kaldı çalışanlar. Çünkü -tabiri caizse- köpekler baya bir yavşak. Yavru olmalarının da etkisiyle her gelene, her ıslık çalana bir koşuşturma söz konusu. Ama en azından aç değiller, sağlıklılar. Beni annesi zanneden köpek çok zayıf olduğu için bir şekilde bu tellerden kaçabiliyor ve dolanıyor ortalıkta.

Evet, aylık duygu sömürüsü kotamızı bir önceki fotoğraftaki yavru köpeklerle doldurduktan sonra, herhangi bir modern insan gibi hohehehehe efektiyle bira içmeye dönebiliriz. Ve döndük zaten. İşbu fotoğrafta lise günlerine bir dönüş görüyoruz. Evet, lise arkadaşlarımla buluştum, hatta sırf facebookta bir tag ve comment çılgınlığı yaşansın diye bu fotoğrafı oraya da koyacağım. Ama sanırım önce şu günden (dün) bahsetmeliyim-ki hikayesi günleeeeer öncesine dayanır.

Her şey Erman adlı lise arkadaşımın beni aramasıyla başladı. Bu hafta Manisa'da olacaktı, günübirlik İzmir'e de gelecekti, üstelik tekrar ÖSSye girmeyi düşünüyordu, kafasına takılan şeyler vardı. Kısaca görüşmeliydik, ancak bir türlü ortak bir saat tutturamıyorduk, zira ben bu hafta her gün çalışıyor olacaktım, o ise son otobüsü kaçırmamak için akşam geçe kalmak istemiyordu. "İşten izin alma" vaatleriyle telefonu kapattım, günüme devam ettim.

Birkaç gün sonra bilmediğim, ama lise arkadaşım olduğu belli bir numaradan pazartesi buluşmayla ilgili bir mesaj geldi-sonradan bu kişinin Umut olduğu anlaşılacaktı. Bu durum bende şöyle bir mantık oluşturdu; evet, erman bizimkilerle iletişime geçmişti, hepberaber buluşulacaktı demek ki. Umut'a sordum, ona Alican haber verir dedi. İçim rahat bir şekilde uykuya daldım...


Her şeyin başıma yıkılmasına neden olan ise Erman'a attığım "Abii kaça kadar alsancaktasıneaaaz" gibi yavşak mesajın üzerine Erman'ın beni araması ve "Nil. Ne alsancağı. Ben Manisa'dayım. Sen hani bana haber verecektin." gibi cümleler kurmasıydı. Tamam, abartıyorum, her şey başıma falan yıkılmadı, ama üzüldüm. Erman da bu kadar ciddi konuşmadı, dalga geçti. Birbirimize alakasız ahlaksız tekliflerde bulunduktan sonra ertesi gün -yani bugün- buluşmaya karar verdik.


Not: Hormon alerjisi boktan bir şey. Hormonlu şeftali yedikten sonra bütün yüzümün kaşınması da iğrenç. Bu ne yahu.

Evet, işte günün en fotojenik insanı seçtiğim Alican Cömert. Kendisi aynı zamanda gruptaki dişil insanlar dışındaki en neşeli insandı, sanırım bu sefer organizasyon sorumluluğunu Umut'un üzerine attığı için. Bir de fotoğraf çekmeme en az ses çıkaran oydu, poz bile verdi kimi zaman. Alican'ı buradan kutluyor, ve başarılarının devamını diliyoruz...


Bir efsaneye göre uzun zaman görüşmeyen dişil lise arkadaşları, görüştüklerinde mutlaka bilgi alışverişine girermiş, hatta bu bilgi alışverişi bazen öyle yoğun olurmuş ki, geri kalanlar sıkılırmış. Bir de kocaman kamerayı insanların suratına doğrultursan insanlar doğal olamazmış-bu da bir Berberoğlu söylencesi. Sonuç: özlemişim lan. Zaten sanırım haftaya bir daha görüşmeler yaraşacak bize, cümleten.




Bu arkadaşımız da güne Red Bull'uyla damga vuran, hatta red bull'a birayı karıştıran (gerçi gerçek karışımı Alican yapmıştı) arkadaşımız Deniz. Hüsam da diyen var. Kendisi burada redbull tenekesini saklamıştı, marka gösterisinden hiç hazzetmediği için, ancak ben burada amaçladığı her şeye ters düşecek şekilde sanırım toplamda dört kere red bull dedim. Hatta bir kere daha red bull dersem beş olacak, ki oldu bile.










Ve işte yine önemli bir ikili, bu sene oda arkadaşı olacaklarını basın toplantısıyle duyurmuş olan Umut ve Ozan. Her ne kadar Ozan Umut'u eve çıkmaya ikna etmeye çalışıyor olsa da, Umut pek yanaşmıyor gibi. Ayrıca Umut, ilk defa bu kadar geçe kaldığımızı iddia ve bahane ederek erken kaçtı yanımızdan, kınıyoruz ve laflar hazırladık kendisine. Morali bozuktu gerçi, ama bizden ayrılıp başka arkadaşıyla buluştuğu için, moral bozukluğunu bahaneden saymıyoruz.

İşte dünümüz böyle geçti efenim. Otobüs beklerken aylar önce yapmam gereken şeyi yaptım, zira fotoğrafçılıkta bir basamaktır, herkesin mutlaka yaptığı, denediği, çok sanatsal ve orjinal bulduğu falan... Evet, geceydi ve pozlamayı uzun tuttum, hızlı gece hayatını bu şekilde ifade ettim. Tabii yüksek bir yerde olmadığım için bir boka benzemedi afedersiniz. Ben de gittim kedi fotoğrafı çektim:)

Anne ben sanat yaptım...

25 Ağustos 2008 Pazartesi

Aysegülnazcan'ın sık kullanılanları*, bölüm 1: Facebook.

* Kime neyse....

Feysbuk dedikçe gülesim geliyor yahu... Feysbuk yahu... Ahah...

Çevremdeki birçok kişinin başta bir “ne gerek var ki” şeklinde yaklaştığı, ama bu yaklaşımın altında “ulan üye bir arkadaşım olsa da bir iki profil baksam” hissiyatının gizlendiği bir oluşumdu Facebook. Benim açımdan bu “ne gerek var ki” seviyesinde kaldı, zira Facebook hakkında hiçbir fikrim yoktu, Facebook benim için bir Hi5’tan, bir Yonja’dan farksızdı. Sadece fotoğrafların etiketlenebildiğini biliyordum, o fikir de pek hoşuma gitmişti, yoksa duvarmış, aplikasyonmuş, işim olmazdı. Kendi halinde yaşayıp giden, ilkokul arkadaşlarının akıbetini pek de merak etmeyen bir insandım o zamanlar.

Derken Sena ve Zafer geldi (ha?!). Sena benim oda arkadaşım, Zafer de bizim yurttan. Söz konusu insanlar İzmir’e gelince, Facebook’a da üye olunca, ben de az çok “neymiş ki bu hımmm” efektleriyle tanıdım yüz kitabını. Bir anlık gaz sonucu açtım, bir anlık gaz sonucu bir sürü arkadaşımı ekledim, nedense yine ilkokul arkadaşlarımla haşır neşir olmuyor, bu koca platformu zaten haberleşebildiğim insanlarla haberleşmek için kullanıyordum. Ama hayır, hala hayatımı ele geçirmemişti feysbuk. Fotoğrafları, videoları atıp kendi aramızda eğleniyorduysak da bu çok uzun sürmüyordu.


Aylar öncesinden kalma facebook screenshotu...


Olayın dönüm noktası benim telefonumun kaybolması aslında. Bütün numaraların silinmesi, bir telefonumun olmaması ve ulaşılamamanın verdiği huzur tabii bir süre sonra yerini “ulan iyi ulaşılamıyoruz ne güzel de, biz nasıl ulaşıcaz insanlara” düşüncesine bırakınca, kahramanımız kendini feysbuka attı, belli birkaç kişi dışında herkesle feysbuk üzerinden haberleşir oldu. Bunun yanında bir de ilkokul arkadaşlarının da feysbukta onu bulmuş olması yepyeni heyecanlar yaşattı, hep beraber buluşmalar, feysbuk üzerinden eski resimlere yorumlar yapmalar başladı. Zaman ilerledikçe bu feysbuk, hanımkızımızın kendine yazılanları takip etme aracından, ulan insanlar ne yapıyor acabaya dönüştü, durumlardan başlayan takipçilik (yahut röntgencilik) mini-feedlere kadar indi. Feysbukta geçirilen zaman yüzünden Ayşegülnazcan kendine kızarken, bir yandan da onca zaman inat edip de sonunda feysbuk hesabı alanlarla dalga geçti. Gerçek hayatta muhabbet edemediği insanları feysbuk üzerinden dürttü. F5 süresi bir saatten yarım saate, yarım saatten 10 dakikaya inerken Facebook Chat olayı çıktı ortaya. Şimdi ise mini feedlere yorum yazılabiliyor, henüz denemedim ama denenmişini gördüm, eğlenceli gibi.

5 dakika önceki screenshot da işte böyle bir şey.


Facebookta tutunma yolları:

1-Profil fotoğrafı: Fotoğrafı profile koymanız için güzel çıkmış olmanız yeterli değil. Mümkünse photoshopla biraz kontrast montrast olayına gireceksiniz, olmadı siyah beyaz yapacaksınız-bilirsiniz ki siyah beyaz foto her zaman böyle ortamlarda artı puan vermektedir. Artık yukarıdan çekilmiş fotoğrafların işe yaramadığını hepimiz biliyoruz, ancak fotoğraf makinesine bakarken dudakları büzüştürmenin, göz kırpmanın, hafif dekolte vermenin, elde içki olmasının hala modası geçmedi. Üstelik yeni moda olan birkaç fotoğrafı aynı resimde toplamak da priminize prim katacaktır. Bütün bunlara ek olarak, evet güzel çıktığınız fotoğrafta kendinizi profil fotoğrafı olarak kesin, yanınızdaki zavallı arkadaşınızın da eli, kolu, omzu, saçı mutlaka gözüksün bir yandan. Lütfen ama lütfen yapın bunu.

2-Duvar, commentler: Bunları kullanmanın birkaç yolu var. Duvarlara yazılan ve fotoğraf altlarına yazılan bol gülen yüzlü ve neşeli yazılar (örnek: “İnanmıyorum ya:( Bensiz eğlenin tabii sizz:P”) sizin daha çok göze çarpmanızı sağlarken, gülenyüzsüz, basit cümleler (örnek: “Sensiz çay bahçelerine düşmanım merve.”), içinde inceden espiri de barındırıyorsa, kendinizce kuul bir hava yakalamanız konusunda yardımcı olacaktır. Evet, Facebook sanal bir dünyadır, ve bu dünyada kendinizi gerçek hayatta olduğunuzdan farklı yansıtabilirsiniz, tek problem, listenizdeki çoğu kişinin sizi zaten tanıyor olması ve ne kadar havaya girerseniz girin “hadilenordan” diyebilmesidir. Bütün bunlara ek olarak duvar üzerinden yapılan tüm geyikten uzak, kişisel muhabbetler de (“naber ya, görüşemiyoruz uzun zamandır? Neler yapıyorsun, Somali’de misin sen şimdii?”) kendinizi profil sahibine ve sahibinin arkadaşlarına hatırlatmak için bambaşka bir yöntemdir. Amaç kendini hatırlatmak değildir tabii ki, ancak bu yolda, eğer arkadaşımıza ulaşmak istiyorsak, evet, mesaj fasilitesini tamamen gözardı etmeli, hemen duvardan duvara muhabbete başlamalıyız. Yapmalıyız bunu.


Ay lav kompeyr piipıl.
Not: Bu tek bir arkadaşımın sayfasında böyle. Yoksa kendi ağımda bu derecelere sahip değilim. Olmamalıyım da.

3-Compare People: İşte Facebook’un en sansasyonel uygulaması, herkesin takmıyor gibi gözüküp içten içe merak ettiği sıralama. Sözkonusu sıralamalarda üst sıralarda yer alabilmek ve bu sıralamayla arkadaşlarınızın profillerinde boy göstermek için yapılması gereken birkaç şey var. Öncelikle sizin için ne önemliyse ona göre bir profil fotoğrafı koyun. Bu ne demek derseniz, size kendimden örnek vereyim, normal bir profil fotoğrafıyla “aman ne de şirin”, “ben bunu alışverişe de götürürüm” gibi sıfatlar alırken, bir şekilde koymuş olduğum kırmızı rujlu bir fotoğraf “en öpülesi”, “en bi hottest” gibi sıfatlar yükledi bana. Sonuç olarak ben o fotoğrafı değiştirdim, ancak “ben best to sleep with olmak istiyorum” gibi bir kaygınız varsa ona göre bir fotoğraf koymanız, karşılaştırma esnasında profil fotoları gözüktüğünden pek yararlı olacaktır. Ha, evlenilesi olmak istiyosanız bilemem, ya da kelepçelenilesi sıfatının da fotoğrafla tarifi zor.

Bu zor derseniz daha da zorunu söyleyeyim, iki üç adet sahte hesap açıp çılgıncasına kendinizi oylarsınız –yapan var oradan biliyorum. Arkadaşlarınıza duygu sömürüsü yapabilirsiniz sizi oylamaları için, az çok sevgi dolularsa yaparlar. Bütün sosyal ağlarda en seksi, en akıllı, en çılgın olursunuz, ama nereye varırsınız onu bilemem.

23 Ağustos 2008 Cumartesi

Who's afraid of the big bad wolf?

Babamın kitapları vol.1

Pisti boşaltıyoruz, tabii bu toparlanma, temizlik ve taşınma sürecinde abuk sabuk şeyler ortaya çıkıyor. Abuk sabuk dediğim şey şu aslında; ailemizde genel bir koleksiyonerlik mevcut-daha çok bende ve babamda, bence annemde de var baya, ama o kendini bizden daha iyi kontrol edebildiğini iddia ediyor. Herneyse, bu koleksiyonerlik durumu da şunları gerekli kılıyor, ve bu yüzden hiçbir yere sığamıyoruz:

1-Herhangi bir yerde herhangi ilginç bir şey bulursan al.
2-Bulduğun şey çok ilginç olmasa da herhangi bir şeye örnek oluşturuyorsa al.
3-Hatırası olan şeyleri sakla.
4-İçinde bulunduğun olaylarla ilgili şeyleri sakla.
5-İlla kurtulman gerekiyorsa, elindeki malzemenin değerini bilecek birini buluncaya kadar bekle.
6-Odanın belli bir (kişiye özel) düzeni olsun, ama her yerden eşyalar taştığı için ne kadar toplu olursa olsun dağınık dursun.
7-Diğer aile üyelerini dağınıklıkla suçla, "Bir gün şu odaya girip her şeyi atacağım" de.


Evet, kurallar bunlar. Bu kuralların birebir yansımasını babamın iş yerinde, benim odamda, annemin eski okulundaki odasında, salonumuzda, evimizde, her yerde görebilirsiniz. Ve bu durumun en tatlı ve en yorucu hali de odayı topyekün toplarken ya da taşınırken yaşanıyor, bir haftadır pistte yaşanan da bu işte.
Babamın halletmesi gereken çok fazla iş olduğundan, anneminse okulda çalışması gerektiğinden, babamın odasını genel olarak toplamak bana düştü. Şimdi, 6. maddeye baktığımızda "kişiye özel" kavramının ifade ettiği durum, hakkaten kişiye özel olması, dolayısıyla babamın benim odamda kaybolacağı gibi ben de babamın iş yerinde kayboldum. Dergiler, kitaplar, fotoğraflar, broşürler, ıvır zıvırlar, bilmemnereden gelmiş bilmemneler, orjinal bıdılar, hedeler, hödöler... Üstelik annem de okuldaki işi dışında piste yerleştiğinden onun da eşyaları o odadaydı...
Sonuçta bir şekilde toparladık, uzun sürdü, ama babam da yardım etti, annem de , ve bitti, boşalttık odayı. Ama benim bahsetmek istediğim şey bu değil, şu; kitapçılarda yanına yaklaşamadığım büyük, ciltli, renkli tasarım ve fotoğraf kitaplarından oluşan bir kütüphanesi var babamın, reklamcılık yıllarından kalma. Yani, evet, o kitapların hep farkındaydım, ajanstayken de, pistteyken de, ama işte toplarken bambaşka oluyor psikoloji. Ulan ben bu kadar çok olduklarını bilmiyordum.
Alakasız not: Deniz Seki, sana sesleniyorum, çirkinsin.


Alakalı devam: Sonuç olarak ben bu kitaplar arasında kayboldum, ama vakit olmadığı için çok detaylı inceleyemedim. Babam işi bırakınca ne yapacak onu da bilmiyorum. Artık gider ofise karşılıklı kitaplara bakarız:)

Babamın kitapları vol.2

Şimdi biz her ne kadar pistten taşınıyor gözüksek de, bir hafta daha pistteyiz. Ne münasebetle diye sorduğunuzu duyar gibiyim; Formula G nedeniyle efenim. Bir de Hidromobil. Tübitak düzenlemiş, bilimum üniversite, ve evet, ben yine görevliyim. Bu da, ilerleyen günlerde bu sayfayı yine kimi organizasyonların kimi fotoğrafları ve yorumlarıyla meşgul edeceğim anlamına gelmekte. Yihu!

Alakasız not: Buradan Harry Potter'a sesleniyorum... Vazgeçtim seslenmicem... O değil de South Park'ın "The Return of the Fellowship of the Ring to the Two Towers" adlı bir bölümü vardı, onu hatırladım bir an, ahahaha, ne güzel bölümdü yahu...

Bu da işte benim odamın kapısı. Üzerindeki de odamın kapısındaki bant lekelerine kıl olmam sonucu yaptığım özenti poster. Özenti diyorum, zira amaç o zaten, 60ların konser/festival posterlerine benzesin istedim. Şimdi bir de yakından bakalım;
Bu işte, böyle bir şey. Üzerinde yazan tüm zırvalar odaya girişte "aslında bu bi müzik festivali hihihoho" diyebilmek için. Blue room of blues kalıbının nedeni, duvar kağıtlarımın mavi olması ve son dönemde pek blues dinliyor olmam-ha bi de söz konusu kelime öbeğinin hoşuma gitmesi:). A million ways to spend our time ise orjinalinde "your time" diye geçen bir şarkı sözü, severiz, konuyla alakası olmasa da.

Saygı duruşumu da yaptım.


O zaman film seyredeyim madem.

21 Ağustos 2008 Perşembe

Gece gece eğlence dolu dakikalar

codespyder adlı bir arkadaş yapmış bunu.
Kaynak: cracked.com
Yarışma sorusu: Eğer dünyanın tarihini yönlendiren savaşlar farklı sonuçlansaydı ne olurdu?
Na burda. Hepsi bu kadar başarılı değil, bir de monopoly pek hoş.

Yahu eğlendim gece gece. Sanırım hatırladıkça gülücem. Aehahehahe....