20 Ağustos 2008 Çarşamba

Üykh..

Evet, bugünkü planım size sevgili iğne deliği fotoğraf makinemden çıkan fotoğrafları göstermekti. yaklaşık 7-8 aydır oraya buraya sabitleyip, 30 sn pozlayıp çektiğim, dünyanın en sıradan ve en sıkıcı fotoğraflarıydı muhtemelen, ama işte pinhole ya, filmli makine, el yapımı, kendinden sanat yani. Aman Allahım...
Durun bakayım fotoğrafı var mıymış makinemizin... Ahanda şu...
Hani, evet, filmi yakıyor olduğuma dair inancım hep vardı, yani kesin bir yerden ışık alıyordu-gerçi gördüğünüz üzere her yerini siyah elektrik bantlarıyla kaplamamdan kelli bu baya zordu. Yine de biliyodum ulan bi bokluk çıkacağını.

Neyse, sonuç olarak bugün götürdüm filmi, hatta uyardım, kadrajlar kayık olabilir, direkt cdye atın, ben keseyim fotoğrafları falan. Neşe dolu döndüm eve.

Gittim sonra filmi almaya, bir şey çıkmamış. Hahah, tahmin ediyordum zaten, yakmışım değil mi, hohoho falan deyip filmi aldım, adam da dalga geçti benle, mis gibi makinen var niye uğraşıyosun ki diye... Buraya kadar hiç sorun yok...

Sorun şu: Filmi yakmamışım. Makine gayet güzel çalışıyormuş. Hatta bir tek fotoğraf temiz görülüyor, makine geniş açı olmuş, o derece. Oha. Yani fenle hiç alakası kalmamış bir insan olarak mükemmele yakın bir fotoğraf makinesi yapmışım - ama filmi içerde tutan/sabitleyen bir şey olmadığı için, ne kadar sararsam sarayım yeterince saramamışım, ve ilk fotoğraftan sonrası hep üst üste binmiş. Sinir bozucu olan bu. Ben "bu film niye bitmiyor hala yahu" derkene bir baktım filmin çoğu boş zaten. Çekebilirmişim, ama salakça bir hata/eksiklik yüzünden çekememişim. Filmi yaksaydım sinir olmayacaktım bu kadar, ya da filmde gerçekten bir fotoğraf olduğunu görmeyip makinenin gerçekten çalışmadığına inansaydım... Ama makine çalışıyormuş yahu... Çok sinir oldum...

Lubitel ısmarladım bir tane şimdi, medium format. Bir süre de onunla oynarım, birkaç film de onda yakarım herhalde:) Ve, evet, tekrar pinhole makine yapacağım, bu sefer çıkacak fotoğraflar. Kararlıyım. Valla.

18 Ağustos 2008 Pazartesi

PWA özeti gibi bir şey: Dut Popolu Kadınlar*

*Bir Erol Hülagü espirisi...

Andy, did you hear about this one?

Öncelikle yarışın son gününde Andy ile yapmış olduğum röportajı yayınlamak istiyorum. Evet, kendisi kulede fotoğraftaki halde yatmaktaydı.

Ayşegülnazcan: Andy seninle de röportaj yapayım ben...
Andy: Ha?
Ayşegülnazcan: Andy naber?
Andy: Eaa...Yorgun...
Ayşegülnazcan: Eüheheh niye yorgunsun?
Andy: Eheüeah uzun geceee...
Ayşegülnazcan: Peki son soru; su ister misin?
Andy: Argghh, evet..
Ayşegülnazcan: Al madem..
Andy: Çok sağol!

Bunun dışında ne vardı PWA'da, fotoğraflara bakarak hatırlamaya çalışıyorum. Hmm, kuzen vardı, evet, bu önemli. Zira PWA haftasının akşamlarını kuzenim Mert ve arkadaşı Deniz kapladı. Gerek Alaçatı'da, gerek Yıldızburnu'nda, hatta Babylon'da çeşitli amaçlarla bir araya geldik-çeşitli amaçların altını çizmek istiyorum- ve bir şekilde hep eğlendik. Yani, kimi ortamlarda (özellikle Deniz'le) sıkıntıdan eğlendiğimiz bile oldu, ama vakit çok güzel geçti ve hem kuzenimi, hem Deniz'i, hem de kuzenimin diğer arkadaşlarını tanıdığım için pek mutluyum. Sağ tarafınızda da gözlüklü beyaz tişörtlü olan kuzenimi ve cıbıl olan Deniz'i, az da olsa görebilirsiniz, ikisinin aynı karede olduğu tek fotoğraf bu zira. Dipnot: Kuzenim yakışıklı, hakkaten. İdiot biraz ama olsun:)


Başka? Çalışanlar vardı benim gibi, dünya datlısı insanlar. Cemal Abi olsun, Aliler olsun, Burcu olsun, Faik olsun... Burcu Hanımla boş kaldıkça gidip denize girdik, iki Ali'ye de rastladıkça laf attım, Faik'e şişe fırlattım, Cemal'e habire hal hatır sordum. Sonuç olarak bir haftamızı beraber geçirdik aslında, ve şu bir hafta sonunda über samimi olmasak da sevdim bu insanları. Neşe dolular lan.


Asıl önemli olan: kule ve hakemler. Yani bütün günümü aşağıya inememecesine (ne tuhaf kelime yahu) geçirdiğim yer. Bir Alman, bir İtalyan, bir Fransız ve bir İngiliz'iyle fıkra gibi olan yer. Sıkıntıdan artık sonlara doğru ya iyice susulan ya da muhabbetlerin boka sardığı yer. Bir de bütün ikramlardan ilk faydalanan ve minderleriyle olsun, ortamıyla olsun, PWA'da çalışmak için en güzel ve rahat yer:) Buradan, anlamasalar da, özellikle Frankie, Dirk ve Andy'e teşekkür ediyorum, umarım bir şekilde yardımcı olabilmişimdir diyorum ve çanta için Frankie'ye ek olarak teşekkürlerimi sunuyorum. Sağdaki fotoğrafta da Frank adlı hakem abimizi görüyoruz sayın seyirciler.


Bütün bunlar dışında aslında hiçbir ayrıntı çok fazla yer kaplamıyor. Bir sürü fotoğraf çektim abuk sabuk, bir sürü dut yedim, hiç sörf yapmadım, pek yandım falan ve filan. Beleş bira içtim bol bol, salak salak dans ettim, sonra yorulup benim gibi salak salak dans edenleri izleyip dalga geçtim. Funky C belli bir yerden sonra "eeh ama" dedirtse de -ki bu tamamen benim cıps cıps ve get up everybody in da house, say yehiho kültürüne olan uzaklığımdan da olabilir- kesinlikle eğlenceli adammış, bunu gördük. Bir grup çıktı, ismini bilmiyorum, ama Emma Shaplin falan söylediler baya uzun bir perküsyon hedesinden sonra. Pek bir alakasızdı. Bir de Panç yahut Punch diye bir grup çıktı, rock cover yapan, onları bir iki şarkı dışında izleyemedik, ama eğlenceli gözüküyordu onlar da. Bir de son not; hastasıyız Ali Palamutçu'nun.


Yazımı Deniz'in çektiği Ayşegülnazcan fotoğrafıyla bitiriyorum, bitirmiyor değilim. Bir de açıklama: Başlıkta geçen espirinin kaynağı, benim dut ağacı tarafından ele geçirildiğim gün bir şekilde dutların üzerine oturmam ve şortumda, "popo nahiyesinde" çeşitli dut lekelerinin oluşmasıdır. Bu da böyle bir anımdır.

John William Carter, nam-ı değer JC

Amcamın bu fotoğraftan haberi yok tabii...
Üstelik netleyememişim bile...

PWA'da fink atar, hahah ben fotoğraf çekiyorum diye gezerken basın ofisindeki bilgisayarda JC'nin çektiği fotoğrafları görmem, fotoğraf konusunda bir süre daha ahkam kesmemem gerektiğini hissettirdi. Ne hissettirmesi, bildiğin yıkıldım. Zaten ahkam kesmekten hazzeden bir insan değilim, kırk yılda bir üzerine çok uğraşmadan az çok yapabildiğim bir iş bulmuşum, biraz övüneyim derken o da yalan oldu.
Neyse, bunun üzerine JC amcamızı birkaç kez dürttüm, rahatsız ettim, ve sonunda çok kolpa bir röportaj yaptım kendisiyle. Oldukça fotoğrafçılıktan uzak aslında, ama 10 dakikada bu kadar oluyor, ne yapalım-amcamızın bota binip onbinlerce sörf fotoğrafı çekmesi gerekiyordu o anda.
JC'nin çektiği fotoğraflarla süslü söz konusu röportaj da na şu işte:


Ayşegülnazcan: Siz de rüzgar sörfü yapıyor musunuz, ya da sörfe ilginiz var mı? Yoksa bu sizin için sadece bir işten mi ibaret?

JC: Rüzgar sörfü yapıyorum sayılmaz, yani öğrendim, yapıyorum ama çok basit düzeyde, pek ilerlemedim. Fotoğraf çekme konusuna gelince, tabii ki bu benim işim ve rüzgar sörfüne ilgim var, ama sanırım fotoğraf çekmiyor olsam oturup sörf seyretmezdim.

Ayşegülnazcan: Peki sadece rüzgar sörfü mü çekiyorsunuz, yoksa başka organizasyonlarda da çekim yapıyor musunuz?

JC: Genelde rüzgar sörfü. Yani 1989'dan beri profesyonel olarak rüzgar sörfü fotoğrafları çekiyorum. Ama onun dışında bazen normal sörf yarışlarında, düğünlerde de çekim yapıyorum, günlük olağan şeyleri çekmeyi seviyorum.

Ayşegülnazcan: PWA'da nasıl fotoğraflar çekiyorsunuz? Hangi teknikleri kullanıyorsunuz?

JC: Her açıdan, her çeşit fotoğraf çekmeye çalışıyorum, kullanabileceğim bütün olanakları kullanıyorum. Bottan, su altından, sörf yelkeninin üzerinden uzaktan kumandayla, helikopterden, her yerden çekiyorum, her çeşit lensi kullanıyorum. Hem websitesi için, hem de organizasyonun kendisi için fotoğraf çekiyorum, ama eğer her açıyı kullanmaz, her yolu denemezsem bütün fotoğraflar aynı olur. Bunu engellemek lazım.

Ayşegülnazcan: Şimdi biraz magazinel bir soru geliyor... Sörfçüler arasında model olarak en sevdiğiniz kim? Yani en güzel pozları hangi sporcu veriyor?

JC:Aslında öyle bir favorim yok, buradaki bütün sörfçüler dünyanın en iyileri, o yüzden hepsini çekiyor olmaktan çok mutluyum. Ama mesela bazı sörfçüler var, Angulo gibi, diğer sörfçülerden daha "acaip" hareketler yapıyorlar, dönerken daha çok havaya kalkıyorlar mesela... Bu tip sporcularla daha farklı pozlar yakalayabiliyorum.


Ayşegülnazcan: Son soru... Şu ana kadar çekmediğiniz neyi fotoğraflamak isterdiniz?

JC: Olimpiyatlar, kesinlikle. Şu anki işime de benziyor ve dünyanın en iyi sporcularını en yüksek performanslarında, limitlerini zorlarlarken çekiyorsunuz. Olimpiyatları çekmeyi gerçekten çok isterdim.



Röportaj burada bitti sayılır ancak ekleyeceğim başka birkaç şey daha var. Öncelikle amcanın diğer fotoğrafları na şurda. Sonra, sorulardan biri aslında kullandığı kamera ve lenslerdi, o ise bunları o anda sıralayamayacağını, ancak istersem maille listesini yollayabileceğini söyledi. Liste daha çok PWA ile seyahat ederken taşıdığı ekipmanla ilgili ama olsun. Buyrunuz:

  • Canon 600 F4L lens: It’s my most used lens for all round windsurf shooting. I use it at Hookipa, Gran Canaria and at most PWA events.
  • Aquatech Flash housing (red): Designed for my 550 EX Flash.
  • Lowepro waist bag: When I am shooting I use this to store spare batteries, memory cars and lens cleaning tissues.
  • Da Kine Camera bag: Great camera bag which takes all my bodies and hard drives when travelling.
  • Ports: All for Aquatech housing for the following lenses17-35, 24-105, fisheye, 28-135mm, 70-200mm.
  • Aquatech housing (Yellow): Good quality housing for water shooting.
  • Battery chargers for EOS 1d mark 2, 40D, 400D and 30D cameras: Have to charge everything every night while I am away.
  • Polarizing filter: For those exotic wide shots with dark sky and puffy white clouds.
  • Manfrotto Fluid head: Essential to have a decent smooth head to go with the tripod.
  • Remote control for mast camera set up: They don’t like this in US customs.
  • Spare batteries for EOS 1d mark 2, 40D, 400D and 30D cameras: I need plenty of spares for long shooting days.
  • Card reader: To download memory cards onto laptop.
  • Memory Cards: I have over 40 gigs of memory cards so can pretty much shoot anything that moves all day if I want to!
  • Canon 550 EX Flash: My friend dropped it and its gone a bit weird ever since.
  • Canon 300 F2.8 is lens: A beautiful sharp lens for general sports and portraits. I used this for all the land shots in Cape Verde this year as the 600 F4 was too tight.
  • Canon 70-200 F2.8 is lens; Good all round lens for portraits, helicopter and general shooting:
  • Canon 15mm fisheye: Funky lens for mast mount shots and wide water shots.
  • Canon 85 F1.8 fixed lens: Great portrait lens.
  • Canon 40D: My all round spare body.
  • Canon EOS 1D mark 2: My main camera for helicopter shoots and land shooting with the 600F4.
  • Canon: 17-35 F2.8 lens: My wide angle zoom for beach shots, landscapes and a good general lens.
  • Sensor cleaning kit: Essential to get those dust spots off the camera sensors while I am away.
  • 1.4 canon converter: To help zoom in a bit tighter with the 600 F4.
  • Sekonic Light meter: Very useful for tricky lighting situations.
  • Pole Camera: For funky freestyle shots.
  • Canon 30D: Goes in my water housing.
  • Mast mount housing (Blue): Takes my Canon 400D and Tokina 10-17 fisheye zoom.
  • Two Quantum battery packs: For shooting prize giving ceremonies and fashion work.
  • Canon 5D: being repaired.
  • Canon 400D
  • 580 EX Flash

Amcam en son Maui'ye giderken 70 kiloluk bagaj ve 25 kiloluk el bagajı götürmüş. "Muhtemelen
yarısına pek ihtiyacım yok ama bütün bu oyuncaklara sahip olmak çok güzel" diye ekliyor kendisi. Ben de kafam 180 derece eğik-evet evet 180 derece eğik, düşünün ne kadar ezik kaldığımı- bakıyorum. Ne yapayım...

12 Ağustos 2008 Salı

Frankie says relax!

Sabah sabah sörf alanı...

Wasssup dude? Evet, doğal rasta halini almış saçlarımdan kurtuldum, yemeğimi yedim, fotoğrafları jpege çevirdim, ve yine bilgisayar başındayım. Peki bugün Allah için ne yaptım? Aslen bugünün PWA da geçirmiş olduğum (geçen sene dahil) ve geçireceğim günlerden çok bir farkı olduğunu söyleyemem, bütün gün kuledeydim, kayıt tuttum, Fransızca konuştum, mutlu oldum. Bir de bir turda 7 kişiyi diskalifiye ettik, komediydi. Başka da bir olay yok.

Sinir bozukluğu var, ben etrafta "yahu fotoğraf çekiyorum ben" diye dolaşırken bir gazeteci amcanın çektiği fotoğrafları görüp ezildim. Öyle böyle bir ezilme değil. Baktım salyalarım akarak fotoğraflara, ama kimse görmedi. Kafamı 45 derece sağa eğip basın ofisinden çıktım. Kendimi "Ama onun lensleri... Makinası... Falan... Üüü..." şeklinde avutmaya çalıştıysam da olmadı.

Ben fotoğraf çekerken benim yapmam gereken işi yapan Frank.

Bu arada yaldır yaldır sallanan bir kulemiz var. Ne zaman yıkılacak diye bekliyoruz. Bu sağdaki de kulemizin manzarası, yani uzun mesafe manzarası değil tabii, ama aşağı bakılınca bu gözüküyor işte. Gençlik sörf seyrediyor çılgınca, bir bu kadarı da kuleye tırmanıp orasından burasından izliyor yarışı. Kule yamuldu, bildiğiniz yamuldu. Zaten Roberto her yürüdüğünde sallanıyoruz, Allahtan minder alıp minderlere yaydık da, redbullarımızla lüks içinde bir hakemlik sürecine girdik. Ve evet, yine cümlelerin kontrolünü kaybediyorum.

Yorgunum, ama güzel yahu. Bir de dizlerimi yaktım yine, yaktım dediğim, güneşten. Hiçbir yerim yanmadı ve dizlerim yandı. Evet, zeka fışkırıyor her yerimden:).





11 Ağustos 2008 Pazartesi

Yıllarca göremediği kuzenini PWAda buldu!

Dan Abimiz kilo almış...

İlginç yahu, annemler gitti İzmir'e ben Çeşme'deyim. Bonfil kardeşimizi gördüm, bir dondurma ısmarladım kendisine. Eve döndüm, oda toplama bahanesiyle-ev hala satılık olduğu için evi toplu tutmam gerekiyormuş- msnde sağa sola saldırdım. Gerçi herkese saldırım aynı şekilde olmadı, ama çoğunlukla kitledim insanları. Aldım biramı, filmi seyrettim, beklediğim kadar iyi değil, ama bir beklentim de yoktu zaten. Güzel ayrıntılar vardı filmde, güzel ayrıntıları severiz.

Sonuç olarak gittim yattım Nilgün Teyzeler'de, fırtına koptu, bir saate kalmadan yağmur başladı. Uyandım. Uyudum. Kedi geldi. Uyandım. Uyudum. Kedi miyavladı, uyandım, baktım dışarı çıkmak istiyor, balkonun panjurunu açayım dedim. Kalktım, baktım Menevişler gelmiş, Meneviş beni görünce özür dilemeye başladı (neden?!), bense sevgiyle doldum (sanırım uykulu haldeyken bi hipiye dönüşüyorum, ya da kafa yapıyor gibi bi şey). Sonra Zeynep de geldi, beni yatırdılar ve kafama dikilip "İpek? Naber? Ahahaehaha...İpek? Nasılsın? Naber? Hohehahahea... Yarın işe mi gideceksin İpek? Bussiness woman?! Haehahaeha... İpek? Naber?" şeklinde repliklerle bilincimin içine ettiler. Hani benden burada beklenen sesimi çıkarmamam ama içimden küfretmem, ama ben sevgiyle doldum yine. Yani bir yandan düşünüyorum, lan kızmam lazım, sabah erken kalkıcam, zaten uyuyamadım, ama kızamıyorum, hatta sırıtıyorum. Anaç duygular yine. Fazla anaçlık. İyi değil be:)

Neyse, bütün gece rüyamda ekmek fotoğrafları (?) gördükten sonra sabah yedi buçukta kalktım, evime gittim, hazırlanıp muhteşem organizasyon PWA'nın yolunu tuttum...

Ekip aynı ekip. Frank, Roberto, Hugo, Cemal Abi, Kemal Abi, Gülden Abla... Bu sene tabii geçen seneki elemanlar yok, yenileri gelmiş, hakem ekibine Sparkey adlı dünya tatlısı bir herif katılmış (Spark, bu da sana kapak olsun ahahah), ilginç bir şekilde yarışçıların yaş ortalaması düşmüş... Pek fotoğraflarını çekemedim henüz beraber çalıştığım insanların, ama çekmişimcesine kabul edebilir ve şu fotoğraftaki iki insanı Frank ve Gülden sayabiliriz. Arkada çekirdek çitletircesine yürüyen adam da Hugo olsun.

Bu arada, benim tanımadığım bir kuzenim var. Daha doğrusu, aslında tanıştık, -tanıştırıldık-, yanlış hatırlamıyosam Bodrum'da, yanlış hatırlamıyosam ilkokuldayken. Yaklaşık 5 saniye süren tanışıklığımız ilerlememekle kalmadı, unutuldu bile. Üstelik, Kemal Abi'yle yıllarca muhabbet içinde olduk, kaç kere görüştük, Mert yok. Şimdi bu fotoğraftaki sörfçü abimizi Mert sayarak kendisine şunu demek istiyorum: Mert, naber?


Evet, Mert'le tanıştım. Evet, Russel Crowe suratlı bir kuzenim var. Evet, çizim falan yapıyormuş, iyi herifmiş. Evet, o kadar tanışmıyoruz ki sabah tanıştığımız halde ismimi akşamüstü öğrendi. O derece.
Bunun dışında aynı her şey geçen seneyle. Yine kuledeyim, yine kayıt tutuyorum. Yine komik insanlar. Yine sörfle hiç alakam yok. Tek fark şuydu bugün, geçen sene hava çok sıcaktı, bu sene kulede donduk. Bildiğin donduk...

Ali Bey sayesinde Ilıca'ya döndüm, beni bırakan teyzesine de Migros'ta bırakmasını, yürüyüş yapacağımı söyledim. Yani evet, zahmet olmasın diyeydi, ama hakkaten yürüyesim de vardı. Üstelik canım bir şeyler yemek istiyordu ve o sırada ne yiyeceğimi bilemediğim için herhalde dondurma alırım diyordum...


Ve o an onu gördüm... Midye... Midyee... Migros'un önüne tezgah açmış abim. Hemen aldım, eve gidene kadar yedim yedim, keşke daha fazla alsaydım dedim, sağlık oldu. Bir yandan kafamda "soft skies no lies", kalbimde midye aşkı -evet, uzunca süre bu şarkıyı gönderebileceğim kimse olmadığı halde niye dinleyince sırıtmaya başlıyorum diye düşündüm, ve midyeye göndermeye karar verdim. Midye.


Ne diyordum? Menevişlere geldim, çıktık, Zeynep aldı bizi, Efe ile MErtlere gittik. Sahile inmeceler olsun, dürüm yemeceler olsun, film çekmeceler olsun (çekmece?) (bunu çok yapar oldum, biri beni durdursun) pek güldük, pek eğlendik.

Şimdi de uykum var, feci. Gözlerim yarı kapalı olarak yazıyorum şu son satırları. Ayrıca bu kadar devrik bir cümle kurunca içimden şairane-depresif-seksenler-siyahbeyaz bir şekilde devam etmek geldi, ama nasıl üşendim anlatamam. Uluç'a buradan kendini ünlü hissetsin diye selamlarımı gönderiyorum bir de. Ağlama len.

İşte hayat böyle burada.

on a rainy day, let the children play, all the games inside, come and take ride...

Sivrisineklerden nefret ediyorum...

Gidip guruyla oturayım bari...:)

8 Ağustos 2008 Cuma

Gaza gelen!



Bilmemkaçıncı geleneksel gaza geliş günlerimi -vasat da olsa- iki adet çizim/resim/hede/hödö ile kutladım. Önümüzdeki sene ikisini de tekrar elden geçirebilirim, ama şimdilik iyi böyle, özellikle bardaki hatunlarla aramda özel bir bağ oluştu.

Not: Evet, o resimde en sağdaki kız bana benziyor ve evet, tüm resimlerde benle ilgili bir şeyler oluyor, ama gerçekten çizerken bu benle alakası olmayan ender resimlerden biriydi, ve başka saç rengi kalmadığı için hatunun saçı sarı oldu. Kötü mü oldu?... Yok lan??...

Ek olarak, Çeşme'ye gitmelerdeyim. PWA'da çalışmalardayım. Hayırlısı bakalım...



Ayşegülnazcan lunaparkta...

Ayşegülnazcan İstanbul'da, bölüm 5: Sonuç

1-Yoğun istek üzerine:

Mona Teyzem kendisini "karamsar ama ağır hortlakımsı" gösteren bir önceki fotoğrafından şikayetçi oldu, ama allahtan gerçek ismini kullanmamışım, bunu da ekledi. Sonuç olarak Mona Teyzemin Hafize Hanım'la olan fotoğrafını koyuyorum ki görünüz, aslında kendisi gayet neşeli ve hoş bir hanımefendi. Mona Teyze'ye not: Yahu bende pek neşeli fotoğrafların var da...


2-Metalika konseri:


Hatırlarsanız Metalika konserine fotoğraf makinesi götürememiştim-hatırlarsanız diyorum da emin bile değilim bahsettiğimden. Her neyse, yine de o ortamda bulunulduğuna dair belgelerim var. Evet var. İki tanesi de mevcut burada (yaşasın cep telefonu, yaşasın vga, kahrolsun megapiksel...)

Sağ tarafınızda gördüğünüz Alper insanı, her ne kadar metal işareti yapıyor ve asi bir şekilde birasını içiyor olsa da o dakikada çok populist işler peşindeydi (ha?). Zaten görmek çok zor değil, mavi giymiş, hem de lacivert falan da değil, bildiğiniz açık mavi! Metalika konserine! Neyse, onu öyle bağrımıza bastık derken Pentagram çıktı, herkes "Popçular dışarı" diye bağrınırkene Alper Bey "I see you baby, shakin' your ass, shakin' your ass" şeklinde şarkı söyleyerek dans ediyordu. Zaten baktık, sevgilisi de mavi giymiş, kendi hallerine bıraktık, ahehahaeh.
Not: Tekrar teşekkür ederim kendisine, iki şarkılık da olsa sahneyi görebilmemi sağladığı için...


Yes, here are the mighty lovers; da Alper and da Ayşegül. Evet, ikisi de bir şekilde kendini kapatmış, hatta sanırım "bir tek ben çıkmışım lan bu fotoda" desem yalan olmaz (bir de arkadaki top sakallı adam çıkmış). Yine de seviyorum bu fotoğrafı, pek neşeli, pek doğal olduğu için. İnsanları da seviyorum zaten. Gerçi burada fotoğrafını çekemediğim çok sevdiğim başka insanlar da vardı, bir Arda olsun, bir Hande olsun, ama işte anca sağlık olsun...
Not: Metalika konseri için de Arda'ya tekrar tekrar tekrar teşekkürler....

3-Galip Tekin:

Evet, Galip Hoca'yı da görmeye gittim söz konusu İstanbul tatilinde-tanımayanlar için sağdaki, çizgili bıdı giymiş olan. Çok da key
ifli muhabbet. Ve, karar verdim, hocamın güzel fotoğraflarını çekicem bir ara gaza gelip-sanki kimse çekmemiş de ben çekicem bi daha. Bu arada hocam ve arkadaşı, bu fotoğrafta neyden tiksiniyorlar hiçbir fikrim yok.





4-7pf2p-1m provası:


Ön açıklama: 7 Pink floydlar 2 prenses 1 meendiz-ki prenseslerden bir tanesi namevcut bu provada.

İşte 7pf provası böyle bir şey, insanlar abuk sabuk açılardan sizi çekiyor, siz de hiçbir şey olmuyormuş gibi davranmak zorunda kalıyorsunuz. Gerçi sanırım davulcucem burada hakkaten farkında değil çektiğimin. Zaten bundan sonraki prova fotoğraflarını pek bir yorum yapmadan alt alta dizeceğimdir, zira üşeniyorum sanırsam, evet, nedeni bu olmalı.


Sanırım devriliyoruz....
Eğlenen solist, sıkılan misafir, stres altındaki klavyeci...

5- Evet, biz de lavaboda aynadan cep telefonuyla kendimizi çektik!



Çekinmedik, yaptık bunu.
Ve tatil bitti:)

5 Ağustos 2008 Salı

Ayşegülnazcan İstanbul'da, bölüm 4: Björk'e sesleniş!

Evet, Björk'e bir seslenicem Allah izin verirse ama öncesi ve sonrası var.

Bir pazar günü, bir pazar günü, konuşma ihtiyacımın fazlasıyla arttığı bir gün, elbette odadaki herkesi tek tek kitledim. Hatta Ece'ye koli almamız gerekiyordu, onu bile kitledim, çekinmedim. Yeri geldi çöp karıştırdık, çekinmedik koli b
ulabilmek için, neyse ki yeterli ebatlarda koliler bulduk ve hatta Ece Hanım hemencecik toparlanıverdi, takdir ettim.

Sonra ben giyindim, Ergin'le buluştum, gittik Björk ablaya. Daha doğrusu, önce bi gözleme yiyemedik, ben üzerime ayran dökmüşüm, çok sonra fark ettim, yürüdük de yürüdük. Otobüs biletimi de aldım. Kapıda biraz sorun yaşadık ama önlerden bir yerlerden izlemeyi de başardık konseri, mis. Sonra Dünyajan Bey'e rastladık, bira içeceklermiş, uğrarsınız isterseniz dedi, ancak ben yanımdaki insanı sıkmamak babında-ve sanırım biraz uykum geldiği ve üşendiğim için sonrasında reddettim bu güzel teklifi. Gittim odama, yattım uyudum.

Ertesi gün Uluç Bey uğradı odaya, arkadaşına ders çalıştırıyormuş, sağolsun oda sınırlarından dışarı çıkarıp bir doyurdu beni. Bir de bu fotoğrafta çok bi temiz yüzlü çıkmamış mı lan? AHEHAHeaheahaehaeh.... Ne diyordum, evet, doyduk, ama doymadan önce hiçbir derse girmeyerek 3,76 ortalama yapmış ve bizden bol bol küfür yemiş olan canım arkadaşım Ömer'e rastladım. İğrenç bir cümle kurduğumun farkındayım, ama hemen Björk'e sesleneyim diye kasmıyorum. Kendisi beni İstanbul'da gören herkesin verdiği şu klasik tepkiyi verdi, sağolsun: "Ne arıyosun sen burda ya?!"...

(Evet Björk, az kaldı sesleneceğim sana. Ama dur.)

Bavulumu toplayıp Mona Teyzelere attım kendimi, bir yemek yemek, bir hoş seda eylemek için. Aslı Hanım (kuzen) pek bir güzelleşmiş görmeyeli, Turgut Enişte de sağolsun memleket meseleleri ile ilgili biraz sıkıştırdı beni. Sonra cümleten Gladyatör olduk. Mango suyu güzel bir şeymiş.
Ve otobüse bindim, geldim. İzmir'deyim...

Şimdi Björk'e seslenebilirim.


Sevgili Björk Hatun,

Be
nim için çok şey ifade eden bir varlık olduğundan kelli seni canlı görebilmek inanılmazdı. Bir de oldukça öndeydim, inanılmaz bir şekilde boyum da yetiyordu, rahat rahat görebiliyordum yani seni, ve oradaydın, hemen önümde, şarkı söylüyordun, ki pagan poetrye başladın, ağzım açık dinledim, wonderbrass New World'ün intro versiyonunu çaldı, ben uçtum, Hyperballad çaldın, süper...

Ama ablacım, naptın sen ya? Ben hayatımda sahnede böyle ezbere hareket eden, böyle memnuniyetsiz insan görmedim. Hayatımda derken çok abartmış olabilirim bilmiyorum, ama yok yok, abartmıyorum, hakkaten böyle. Ne güzel sahne şovlarıdır, lazerlerdir, brass ekibindir, ama sen niye bu kadar yapaydın be ablam? Senden beklentim çok çok daha farklıydı benim. Lise yıllarımı biyörk biyörk diye sayıklayarak geçirdim ben, çok farklıydı yerin, çok başkaydın. Eee, şarkını söyledin gittin? Afferim.

Bir de seyirci uyuyodu demişsin. Hatta bunu sadece sen dememişsin bir sürü kişi demiş. Yahu coşmak istemiyorum ki ben senin konserinde. Ben seni izlemek istiyorum, dinlemek istiyorum, ben eğlenmeye gelmedim ulan o konsere! Hatta yalnız durdum zir
a senin konserini yalnız izlemem lazımdı benim, "ay laaav hiim" diye yalnız bağırmam lazımdı. Ama zıplamam oynamam lazım değildi yahu. Bütün şarkılara cıstak ekledin diye oynamamız mı lazım abla?

Ha bir de o var. Düşün ki Hyperballad'a bağıra bağıra ezbere eşlik eden azınlıktan biriydim konserde. Sen ne yaptın? Sonunda içine ettin şarkının - düzenleme olarak. Aferim.

Ha, bütün bunlara ek olarak, etkilendim mi, evet. Etkilenmem sadece senin Björk olmandan mı kaynaklanıyor-tam değil, üflemelileri de sevdim. Declare Independence da -kim ne derse desin- senin hiç sesini kullanmadığın, tamamen popülere oynayan dandik bir şarkıdır. Sevmiyorum.
Ama seni seviyorum hala, gerçekten.

3 Ağustos 2008 Pazar

Ayşegülnazcan İstanbul'da, bölüm 3: Daha az uyumalıyım.

İki gündür hayatımı kurtaran insan...

Eveet, 7pf2p konseri ilginçti, ama konser yorumlamayı sevmeyen bir insan olarak elbette içinde bulunduğum konseri de yorumlamaktan pek hoşlanmayacağım. Sadece, evet, gerek konserde, gerekse konser sonrası yorumlarda çok ciddi bir ego patlaması yaşadım, inkar edemem. Ne yaptım, nasıl yaptım bilmiyorum, daha önce olmadı çünkü bu kadar. Comfortably Numb, inanılmazdı, Barış bir solo attı, ben ağlamak üzereyim, baktım seyirciler de aynı, hatta ağlayanlar var. Biz neymişiz moduna girdim, egom tavan yaptı (Evet, Barış'ın attığı soloyla hava atacak kadar grupla bir tutuyorum kendimi) hala da inemedim havalardan, zira hala yorumlar geliyor.

Ve konserle ilgili öncelikle Erdal'a çektiği tüm fotoğraflar için, Alper'le Arda'ya o kadar işlerinin arasında beni izledikleri için, Uluç, Dünyacan ve Yargı'ya konser sonrası ilgi ve bira için ve tüm gruba ellerinden gelenin en iyisini yaptıkları için teşekkür ederim.

Neyse bu ego patlamasını rafa kaldırdığımızda hayatımızda neler dönüyor bir bakalım. Sinirli bir insan oldum son iki günde, hatta bu sinirimin nedenlerinden ötürü kendime edecek güzel küfürler arıyorum (fikir varsa beklerim), ama güzel vakit geçiriyor olduğumu da inkar edemem. Zaten ekstrem olay sahibi bir hayatım yok, ama dün sabahtan başlarsak: Teşekkürler Selin!

Sabah kapıda kaldım, uyuyor herkes. Anahtar yok tabii bende kaçak kaldığım için, üstümü değiştirmem lazım, duş almam lazım, her şeyim içeride. Kapıyı çaldım, ama ses yok. Bir daha çaldım. Bir kez daha ve Selin o güzel uykusundan uyanıp beni içeri aldı. O anda sanırım, parlıyordu ve yerden yaklaşık 6-7 cm yukarıda gezdiğini de söyleyebilirim, insanüstüydü.

O değil de, yurt arkadaşlarımdan hiç bahsetmediğimi fark ettim, tabii bu bireysel bir fark ediş olmadı, ama hak verdim ve hemen bahsediyorum: benim oda arkadaşlarım var! Hem de çok tatlı insanlar, gerçekten. Poz verin lan dedim, hemen veriyorlar hiç naz yapmıyorlar:) Şaka bir yana, gerçekten ayıp etmişim bahsetmeyerek, ve gerçekten çok seviyorum onları. Belirtmek istedim.




Kendimi fotoğraflara verdim, sonra uyudum bir 15 dakika, Ece Hanım sınavdan geldi, hadi dedik Taskim'e gidelim, kitap alalım, hatta çekinmeyelim, yemek de yiyelim... İşbu fotoğraf Tünel'deki La cantina mıdır öyle bir yerde çekildi. Doyurduk çılgınca karnımızı, sonra kendimizi ikinci el dükkanlarına ve kitapçılara attık. Özellikle kitapçılarda ve sahaflarda ilk anda yaşadığımız "Lan bunu da alalım.. Bunu da alalım... Bu ne? Bu çok güzel... Bu da bu da..." krizi bir süre sonra yerini "ya evde okumam gereken çok kitap var...üü..." gibi mantıklı düşüncelere bıraktı. İki buçukar saat uyuyup kendini Taksim'e atan sefiller olarak tabii bir yerden sonra zeka seviyemiz düşmeye, bünye de uyuklamaya başladı; işte o an imdadımıza Görkem Bey yetişti...

Görkem Bey'le bir süre feminist kitapevi önüne kadirist sopa evi açma planlarından bahsettik, akabinde Jarden adlı yere konuşlandık. Ece Hanım-Görkem Bey ve ben bir süre "kabulet" sıfatını ve temsil ettiği insanları tartıştıktan sonra, madem kahvelerimiz de bitti, madem uykumuz var, lan uykumuz var ühü, diyerek Jarden'den çıktık. Görkem adlı yalnız kovboy (ha?) evine doğru yürürken biz de el salladık arkasından yaşlı gözlerle (evet).



Kendimizi yine oradan oraya vurduktan sonra sonunda Milano kremcisine oturduk, soğuklu sıcaklı bir şeyler içtik, olayları yorumladık. Az çok kendimize gelmiş gibiydik, Zafer ve Cansu'nun gelmesi ve yemek yememizle beraber daha da enerjik, daha da dinamik, manyak insanlar olduk.
Ancak Küçük Beyoğlu'na gitmemizle beraber Ece Hanım ve ben yine çökmeye başladık, neyse ki masaya yapışmak üzereyken Zafer Beylerin kardeşi geldi de kalktık onu almaya gittik. Gittik diyemiyorum gerçi sadece onlar gitti, ben de sonrasında Popcore izlemek adına Uluç Bey'e yamandım. Yoksa hiç hazzetmem kendisinden:)


Ve Ekşi Limon, ve popcore. Gerçi öncesiinde Kabak Tadı adlı yine çok eğlenceli bir grup vardı, ama benim geliş amacım belliydi. Tek başına gelmiş olmam başta biraz sorun yaratmış olsa da -sıkıntı babında, özellikle konser başlamadan önce- sonrasında Yargı'nın da gelmesiyle eğlenceli dakikalar başladı. Popcore, gerçekten güzel çaldı, Elçin gerçekten çook güzel söyledi, ben de pek bir oynadım, özellikle ilk iki yarıda. Arada Elçin Hanım'ın davetiyle sahneye çıktığım oldu, karşılıklı söyleyip oynadık. Üçüncü yarıda artık ben bir şekilde var olan enerjimin %90ını kaybetmiştim, ve kalan %10unu dorma girerken karşılaşabileceğim zorluklarla ilgili saklıyordum. Ek olarak, bir şekilde benimle dans eden tek insan olan Nedim Caner Üstün'e ve ben yalnız otururken "manyak mısın" efektiyle beni yanına çağırarak hayatımı kurtaran Sami'ye teşekkürlerimi sunuyorum. Elçin'e ek olarak sunuyorum söz konusu teşekkürleri, cici insan.

Evet, gecenin ilerleyen saatleri abuk sabut detaylara sahne olmuştu, olmamış değildi. Ama bu detaylara değinmiyor onun yerine şu fotoyu koyuyor ve altına da Görkem adlı arkadaşımızın fotoyla ilgili söylediklerini yazıyorum:
"Böyle, sanki 30 yaşını geçmiş.... Dul... Yolda görsen selam vermemek için görmemiş gibi yapacağın... Korkunç...."