28 Haziran 2008 Cumartesi

This is the world we live in, ooooo....

Spark Beyler geldiler sağolsunlar bugün ziyarete. Bir süre birbirimizin ve çevremizdekilerin hayatına dair enformasyon alış verişi (dedikodu da denebilir) yaptıktan sonra kendimizi aysti eşliğinde fotoğraf çekimlerine verdik. Zaten genelde ortamda bir spark, bir ayşegülnazcan, bir de fotoğraf makinesi varsa, bir canavar yaratılmış olması "kaçınılmaz", bokunun çıkacağı ise "öngörülebilir"dir.




İşte Deniz Bey, ve işte ilk serinin temsilci fotoğrafı. Deniz Bey'i oturttuk efendim çimlere, stresini atsın diye, cik cik cik cik ötsün diye. Biz de pır pır ederken bir sürü fotoğrafını çektik kendisinin.





İkinci serinin temsilci fotoğrafı olarak da bu "napıyosun evladım?" konulu resmi seçtim. Serinin konusu "madem uzaktan kumandamız var, neden bokunu çıkarmıyoruz?". Normalde Deniz Bey çok terbiyeli bir insandır (hadi len dediğinizi duyar gibiyim) ancak ne oldu anlamadım, sanırım fotoğrafları iyi çıktı diye şımardı.







Üçüncü serimizin adı; "Evet, saçım var!", amacı saçını kestirmiş Deniz Bey'e nispet yapmak. Gerçi saçımı sallayabiliyorum belki, ama 4. serinin temsilci fotoğrafında da göreceksiniz ki, o da çok güzel zıplıyor.






İşte zıplayan adam! Dördüncü serimizde son zamanlarda pek bir revaçta olan zıplarken fotoğraf çekilme furyasına katkıda bulunduk, sosyal sorumluluğumuzu yerine getirdik. Düşünün, ben uçan tekme bile attım, atmadım değil. Ancak sağ taraftaki fotoğrafta netleye netleye ayakkabıyı netlemem bir adidas katalog fotoğrafı havası yaratmamış mı sayın seyirci?







Her ne kadar poz veriyormuş ya da büyü yapıyormuş gibi gözükse de Spark efendi gayet hokkabazlık yapmakta burada. Hokkabazlık dediğim hafıza kartlarını atıp tutmaktan ibaret, çok ciddiye almayın.Son seri bu işte, beyefendi bir şeyleri atıp tutuyor, biz de çekiyoruz. Evet, aslında hiç manalı işler yapmıyoruz:)






İşte bu kadar sayın seyirciler. Hani gönül ister ki tüm fotoğrafları yükleyeyim ancak içinizi daha fazla baymamak için kendimi engelliyorum. Satırlarıma son verirken söz konusu şarkıyı dilime takan Şopark Efendi'ye de selam ediyorum.-hahhayt!

27 Haziran 2008 Cuma

Olmaya devlet cihanda iki kavanoz reçel gibi!

O gün kararlıydı Nilipek, bozulmaya yüz tutmuş kayısıları ayıkladı, bozuk yerlerini çıkardı ve elde kalan bir avuç kayısıdan son derece gurme, son derece karamelize (başka bir deyişle yanık ya da dibi tutmuş) bir reçel yaptı. Yetmedi, dolaptaki yarım avuç eriği de bir şeftaliyle 'kombinleyip', bir reçel daha yaptı. Ancak kendisinde böyle şeyler yapılmasına alışık olmayan zavallı mutfak bu tempoyu kaldıramamış ve darmadağın olmuştu. Yere düşen delikli bıdı (kevgir değil garip bir şey), yerleri yapış yapış yapmış, sehpaya dökülen şekerler ve kirli bulaşıklar mutfağa derin bir hüzün katmıştı. Annesi mutfağa geldi Nilipek'in, ve şu diyalog gelişti:
  • Zeynep Hanım: Zeynep, Nilipek'in o mutfağı toplayacağını umut ediyordu, zira akşama pilav yapacaktı...
  • Nilipek: Umutlarının yerinde olduğunu biliyordu, zaten geleceğe umutla bakardı hep.
  • Zeynep Hanım: Yine de mutfağın halini gördüğünde dehşete kapılmıştı. Peki, pirincimiz var mıydı? Aman Allahım, pirincimiz kalmamıştı...
  • Nilipek: Belki, belki de Nilipek alabilirdi bakkaldan o eşsiz pirinçleri? Belki de bir kuş geçerdi üstümüzden, ama kanadından tüy falan düşmezdi?
  • Zeynep Hanım: Zeynep, kızının bakkala gideceğini ve bir kilo pirinç alacağını biliyordu...
  • Nilipek: Ancak Nilipek yere dökülmüş reçele basmış, yapışıp kalmıştı ve kımıldayamıyordu...
  • Zeynep Hanım: Oha, oraya da mı döktündü?
  • Nilipek: Bir tek viledaya bakardı!
Sonuç, evet, mutfağı temizledim, gittim, pirinci de aldım. Elimizde de biri büyük, biri küçük olmak üzere iki -yarım- kavanoz reçel ve akşam yediğimiz kuzu etli bezelyeyle pilav kaldı. Yemek iyidir:)
İşte söz konusu reçeller bunlar...

Başlık yoksunu yazı

Dayıyla babanın maç heyecanı bambaşka...


Neşeli bir fotoğrafla başlamış olsam da aslında ailenin toplanmış olmasının nedeni o kadar neşeli değildi. Tabii burada ailenin toplanmasından kasıt dayımla babamın bir araya gelmesi değil, İstanbul'dan, Bodrum'dan akrabaların gelmesi (onlar da aslında fotoğrafa göre sağ tarafta bir yerlerde yemek yemekteler o esnada).

Dedemin haftanın ilk günü sabah saatlerindeki ani vefatıyla bütün akrabalar ve dedemin bütün arkadaşları İzmir'e geldi. Cenaze, dua, misafirlerin karşılanması, helva derken 3 gün geçti. Anneannemi evinden ve dedemin düşüncesinden uzak tutmak için herkesi bizim eve davet ettiğimiz gün de maça denk geldi.

Ama bu blogun bir lunapark olduğu düşünülürse, benim burada cenazeyi ve ölümü anlatmayacağım tahmin edilebilir. Onun yerine bütün bu haftaya dair az çok eğlenceli/tuhaf detayları belirteceğim burada.

  • Bu haftaya dair en komik şey bence telefonların zilleriydi. Benim telefonumun zili günün anlam ve önemine biraz daha uygunken (Ain't no sunshine when she's gone -> she??), bütün o tekno-disko melodilerin yanında saçmalık konusunda annemin zil sesi zirveye oturdu; Frank Sinatra'dan Cheek to cheek. Bilmeyenler ya da hatırlamayanlar için sözleri: "Heaven, I'm in heaven, and my heart beat so that i can hardly speaaak..." Özellikle annemin telefonunun ölüm haberinin akabinde çaldığını düşünürseniz olaydaki tuhaflığı görebilirsiniz.
  • Anneannem çok sevmediğimiz bir akrabamızla konuşuyor-söz konusu akraba dişi. Aklı başka yerde olduğu için şöyle bir cümle kuruyor; "Necil de seni çok severdi, siz ikiniz beraber çok sevişirdiniz..." Ortamda olan annem ve benim sinirlerimiz bozuluyor, kopuyoruz... Anneannem ağız oynatarak "beni rezil ettiniz" diyor ve elinde telefonla diğer odaya kaçıyor.
  • İlk gece kimse uyuyamamış evde-ki bu normal sonuçta, özellikle anneannem için. Ama keşke evde kalan herkes uyuyamadığı için birbirini suçlamasa. Anneannem, "halan horlamaya başladı, teyzen de uyuyamayınca beni muhabbete tuttu, kanlı soykırımdan bahsetti, uyutmadı" derken bu durum teyzeme göre şöyle gelişiyor: "ya halanız nasıl horluyor, uyuyamadık tabii ikimiz de, anneannen de uyuyamadı, muhabbet ettik sabaha kadar...". Bu arada kanlı soykırım adı verilen olay iki teyze arasındaki -aslında çok komik- bir kavga. Ancak uzun ve alakasız bir muhabbet olduğu için buraya yazmıyorum.
  • Peki ya anneannemin dua esnasında annemin ayaklarının çıplak olduğunu görüp kızması, ve bakışları ve mimikleriyle "çabukkk ayağına bi şey giy" diye azarlaması, annemin de çocuk gibi kuyruğunu kıstırıp ayakkabılarını giymesine ve bunu gören teyzemin gülmeye başlamasına ne demeli sayın seyirci?
  • Oturup da kalkmayan misafirleri saymıyorum zaten. Ancak gelen öğretmenin (muhtemelen edebiyat öğretmeniydi) son derece yumuşak ve ninni gibi bir ses ve fazla düzgün bir diksiyonla yaklaşık bir saat boyunca yan apartmandaki intihardan bahsetmesi... Herkesin uykusunun gelmesi, ama kimsenin yerinden kıpırdayamaması... Sırayla (önce ben olmak üzere) herkesin içerdeki odalara gidip geri gelmemesi-başka bir deyişle orada sızıp kalması...
  • Daha nice akrabaya dair nice muhabbet. Çoğunu hatırlayamıyorum artık:)...
  • Yazıya canım dedemin bir resmiyle son veriyorum. Umarım her neredeyse rahat ve mutludur...


21 Haziran 2008 Cumartesi

Ne garip solistimizdin sen Roisin Abla...

Abla dur allasen, kaç yaşına geldin hala zibidilik peşindesin...

Güzel mi, yoksa kendine has bir havası mı var, yoksa "hiç de değil" mi dediğimiz kadınlar vardır, bu kadınlar bir de ünlü olduğunda durum daha da garip olur. Müzikle uğraşan kadınlar illa güzel olsun demiyorum kesinlikle, hatta kendine has bir havası olması güzel olmasından pek daha tercih edilir bir durum, ancak aynı durum söz konusu hanımkızın sesinde de var olunca insan tek kaşını kaldırarak bakıyor olaya.

Durum bu değil aslında tam olarak. Daha doğrusu, durum bu, ama benim Roisin ablamızla ilgili hissiyatım biiiirazcık daha farklı. Moloko'ya sevgi dolu yaklaştığım günlerde -sadece bi değişik bir müzik yaptıkları için, yani pek sevmezdim başta- ablamızın tuhaflığının farkındaydım. Sonra ablam sevgilisinden ayrılınca (sözkonusu sevgili ile beraber kurdulardı Moloko'yu, güzel insanlar) Moloko dağılmak istemişti, ancak sözleşmeleri nedeniyle bir albüm daha yapmaları gerekmekteydi-tabii o zamanlar yakından takip etmediğim için bilmiyordum bunların hiçbirini, bakmayın "ne yıllardı" havasında anlattığıma.

Aha işte tam o noktada dünya tatlısı bir albüm çıkıyor, Statues adlı, acaip acaip şarkılar var içinde, sözlerdir, ritmlerdir, introlardır, Nilipekağnım uçuyor efendim. Albümün çıktığı dönemde D&R'da çalışmakta hatta kendisi, mağazada Moloko çalıyor, Nilipek eğleniyor. "Lan bi gün bir grubum olursa Moloko gibi olsun" a kadar gidiyor bu iş.


Moloko dağılıyor, zaten pek bir "haute couture" olan Roisin Abla tarzını iyice
azıtıyor, kendi albümlerini çıkarıyor (şarkılar Statues tarzı olsa da daha düzensiz ve daha elektronik altyapılı), hala dinleniyor kimi zaman, kliplerine bakıp bazen cık cık cık deniyor. Karizması inkar edilmiyor aslında hiç, ama "If we're in love" yerine "Forevermore" klibi tercih ediliyor-gerçi evet, bunda Hande Yener'in direkt bu klipten "esinlenilmiş" bir klip çekmesi ve bu kliple "entel" dinleyicilere ulaşma çabasının da etkisi yok değil. Yine de Forevermore ya da Familiar Feeling (hatta daha eskiye gidelim, Time is Now, Sing it Back) gibi şarkılarında dans ederken, birden kendini oradan oraya atmaya, yerlerde sürünmeye başlaması insanı üzüyor. "Yapma ablacım, toz hep oralar, bak yeni almışsın elbiseni de, kirlenmesin" diyesi geliyor insanın. O andan itibaren tek kaş (sağdaki) hafiften kalkmaya başlıyor Roisin Hanımkızımızla ilgili, yavrum sen şimdi tepiniyosun ama, niye yapıyosun bunu, derdin ne senin diye içten geçiriliyor, suratına söylenmiyor ki kırılmasın. Güzel mi, değil mi, sesi çok mu güzel, yoksa bir özelliği yok mu, nedir yani bu kadının olay, bir türlü anlaşılamıyor. Yine de seviliyor çok.
Heerrrrrrneyse. Konu bunların hiçbiri değil (evet, 4 paragraf boyunca sırf şu noktaya ulaşmak için boş konuştum). Statues albümünü dinlediğim senenin yazında Çeşme'de ayağıma kadar gelen Moloko konserini yaşım küçük olduğu ve sözkonusu konser alanına arabasız gidilemeyeceği için kaçırdım. Bugün ise İstanbul'daki Roisin Murphy konserine el sallıyorum, yavru köpek gibi bakarak bir yandan.

İsyanım var, ama nereye yönlendirmeli bilemiyorum.

Milli Sinir

Aferim sana

Bu yazıyı okumadan önce dikkate almanız gereken bir şey var; benim futbolla alakam yolda bulunan su kapağına tekme atmakla sınırlıdır, biraz zorlasak bu tekmelemeye bir
arkadaş daha katıp, o su kapağıyla çılgınca eğlendiğimizi söyleyebilirim. Ama ilerisi yok. Maçın keyifli olacağından emin olmadıkça maç seyretmem, takım tutmam, en son lisede milli maça gitmişliğim vardır ama genel olarak gerginlikten ve gerilmekten hoşlanmadığım ve Türk futbolu da yapısı itibariyle verem ettiği için uzun zamandır uzak tutuyordum kendimi.


Şimdi bütün bu uzun ve bitmek bilmeyen cümlelerin akabinde belirtmek istiyorum ki, Euro 2008'den de uzak duracaktım, ta ki kuzenim beni maç seyretmeye ve mangal yapmaya çağırana kadar... Çek-Türk maçı (Türk bir fiil kökü olsaymış çek-türk diye çok güzel bir ikileme olabilirmiş), son on dakikaya kadar maçı seyredemiyoruz, zira bizi maça bağlayan bir güzellik yok. Sıkıldık yahu maçtan, muhabbet eylemeye başladık, gol yedik sonra gol atmaya başlayınca birden renklendi dünya. Ve evet, son on dakikayı gözlerimizi dikip seyrettik.




Kapak olmak? Çılgın futbol?





Şimdi bu durum söz konusu olunca elbete Nili pek bir kişi "yahu neden 90 dakika zaman harcayayım ki, son on dakikasını seyredeyim hihoh ne kadar zekiyim" gibi saçma sapan çıkarımlarda bulundu mu? Bulundu. Haklı çıktı mı? Çıktı. Hatta bırakınız doksan dakikayı, 120. dakikada bir hareket geldi maça. En doğru yorumu İngiliz basını yapmış gibi.

Şimdi, üçüncü paragrafa da şimdi ile başlarken, ben Türk futbol yapısına dair bu durumu kabullenmiş durumdayım. Eleştirmiyorum bile -ki sadece televizyon karşısında oturup birasını içen, futbolla alakasız bir insan olarak, 120 dakika boyunca koşuşturan insanları eleştirmek -bence- bana düşmez.
Ancak beni sinirlendiren başka bir durum var ortada. Bütün televizyon kanallarında, bütün açıklamalarda hep bir "Ya zaten biz bu yarı finale çıkacaktık" havası seziliyor, bu noktada içimden küfrediyorum, ve lanlı konuşmak istemiyorum, ama, ulan nereye zaten çıkacaktık? Resmen inananlar için Allah, inanmayanlar için bir güç, Earl için belki Karma zorladı bir gol daha atabilmemiz için. Sanki bizim takım maçı kazanmamak için direnirken, söz konusu baba figürü (nedense aklıma oğullarına rahat hayat koşulları sağlama amacıyla onların yolunu açan, iyi yerlerde iş bulan babalar geldi) takımı dürtükleyip, yolunu açıp, hadi canım, hadi evladım diye diye belli bir yere itekledi. Yani takımı düşünüyorum, maçı düşünüyorum, penaltıları düşünüyorum, Fatih Terim'i ve karşı takımın teknik direktörünü düşünüyorum, ama maçı kazanmayı gerçekten hak ettiğimize bir türlü kanaat getiremiyorum?! Bir türlü sevinemiyorum şu sonuç için.

Ha, sözkonusu skora ülkenin moralman ihtiyacı var mıydı, vardı. Ancak, yorumcu amcamızın yaptığı "Türk milli takımı da Euro2008'e renk getirdi değil mi?" yorumu biraz yalan, zira ne bir pozisyon zenginliği getirdik, ne bir eğlence var, ne izlemek keyifli. Haksızlık mı ediyorum? Takıma belki, ama benim asıl çattığım nokta yorum yapanlar zaten. Almanya gibi teknik açıdan oldukça iyi bir takımı kesin yenecekmişiz gibi hareket etmek (1-bizim teknik açıdan neyimiz var? 2-bu yorumu benim yapmam da ne hoşmuş), "Finale gideriz!" gibi kesin konuşmak ne derece mantıklıdır, ne derece gerçekçidir? Demiyorum ki moralimizi bozalım, bu zafere sevinmeyelim, geleceğe umut dolu gözlerle bakmayalım, ama biraz makul olalım yahu?



(...)


Maç bittikten sonra biraz çeşitli kanallardaki "milli sevinç"i seyrettim, inceledim, Avusturya'da muhabirin arkasında Karşıyaka bayrağı açanlara güldüm, yorum yapanları dinledim, biraz milli sinir yaşadım, sonra kendimi Digiturk'un 91-100 arasındaki kanallarına verdim. VH1'da Eric Clapton yakaladım bir adet, davulda Phil Collins vardı, bir yandan da back vokal yapıyordu, bas çalarken bile şarkı söyleyemeyen bir insan olarak özendim, kıskandım. "Kelsin sen, ben senden daha güzelim en azından" desem de avunamadım. Bu arada şarkı seksenlerin stadyum havası katılmış rock şarkıları tadındaydı, tarzı hiç sevmediğim halde gece gece ne de güzel geldi. Sonra şarkı bitti, ben de Madonna'nın bacakları ve Pharell ile Kanye West'in gözlükleri (ve -bence- kötü şarkıları) ile geceme devam ettim.

19 Haziran 2008 Perşembe

Ay hanores ve kimi çimler

-Ne kadar sevimli değil mi? -Değil!

Evet, blog yazan binlerce kişiye özenmem sonucu -ki bu özenmeler arasında Emir Bey'i kesinlikle yok sayamam- bir blog maceram daha böyle başlıyor. İğrenç, devrik, düşük bir cümleyle başlayan bu macera, muhtemelen aynı şekilde devam edecek, hiç çekinmeyecek, ve muhtemelen 3-4 yazıdan sonra unutulmaya yüz tutacak, Nilağnım'ın bütün diğer blogları gibi... Belki de sıcak hava, belki de bir çocuğun gözlerindeki ışıltı ve hatta belki de otobüs?...




Ne diyordum? Kimi fallarda çıkan 18 Haziran: Alaaddin'in sihirli lambası gerçekleşmemiş olsa da, evet, bu hafta da kimi eğlenceli dakikalar geçirmedik değil. Pistte yavaş yavaş erirken ben, sinirbozucu üslubumdan ve sıcaktan bozulan sevgili beynimden kurtulmanız için fotoğrafları yüklüyorum artık. Hanoresim çok yaşa! Not: ilk fotodaki sevgili makine son derece Hanores'in makinesidir!




İşte, söz konusu Hanores bu. İzmir'e geldiğimde ilk görüşülen şanslı kişi oldu kendisi, ama o ilk görüşme bu değil, zira kendisi bu görüşmeden birkaç gün önce kapımızın önüne gelip "Zeynep Teyzeeea?!! Zeynep Teyzeeaa???" diye bağırdı. Ha, neden "Nil!?", "İpek?", "Hülagüler?", "Kimse var mı?" gibi mantıklı cümleler kurmayıp direkt anneme seslendi hiçbir fikrim yok. Ama onu böyle de seviyoruz biz:)






Na bu fotoğrafta ben fotoğraf makinesinin alacaklısı rolündeyim, makine de borcunu ödemeyen zavallı adam rolünde. Makine çok güzel oynamış da ben sanırım tam verememişim ifadeyi gibi, evet.








Kimi zaman benim ayar özürlülüğüm, kimi zamansa Ayhan'ın çok muhterem bir insan olmasından kelli ara ara nur indi kendisine. Ha, bir hayrını gördük mü o nurun, hayır, indiğiyle kaldı. Ki zaten hayırlara vesile olmadığını üçlemenin 3.sünde de görüyoruz rahatça.











Sol taraftaki surat ifademin hiçbir açıklaması yok. Çok daha mal çıktığım iki foto daha var, ancak, hayır, bunu kendime yapamam. Onun yerine daha datlı, sevgi, kardeşlik, dostluk kokan bir foto olacak sırada.
Aha şu hatta:




Çim kültüründen uzak kalamadım, ve kendimi İzmir'de yine çimlere attım, evet. Hatta dedim ki, benim de çimlerde gülerken falan pozlarım olsun, herkesin var benim niye yok. Sonra hatırladım ki çimlerde gazete okurken, tıkınırken falan bir sürü resmim var zaten. Yine de şu fotoyu çeken gotik kızımıza çok teşekkür ediyorum buradan.



Evet, o gün Kıbrıs Şehitleri'nde içmiş (kahve/bira), sonrasında çimlere yaymıştık, yapmıştık bunu! O günden beri beynimde dönüp duran "hibilibilöö labalabalöö ay vana bi a tisko bööy" konulu şarkının ise bahsi geçen gün ve isimlerle hiçbir alakası yoktu, olayın tek sorumlusu pistte ve arabada sürekli çalan sevgili Power Fm idi.


Son olarak:

-Değil demiştim!