15 Ocak 2012 Pazar

Şeffaf şemsiye

İlk buluşma ile ikinci buluşma arasına kocaman bir İstanbul seyahati girmişse de, Deniz ve Renk ile buluşmaları sanki iki gün arayla gerçekleşmişçesine yazmaktan çekinmeyeceğim. Neden? Çünkü İstanbul'da fotoğraf çekmedim. İstanbul'a dair paylaşacağım zibidilikler de henüz hazır değil. Yani aslında bunlar hep oyalamaca, yoksa ne Deniz'den ne de Renk'ten hoşlanan bir insanım, hımf.


"İzmir'e gelir gelmez görüşeyim de aradan çıksın" düşüncesiyle hemen Bostanlı yollarına vurdum kendimi geldiğimin ikinci günü. Düşünün, o kadar sevmiyorum, ama onlar hiç farkında değil, özledim arkadaşlarımı falan zannediyorlar. Gerçi, gecenin seviyeye doyduğunu, bütün gece çay eşliğinde kimi edebi sohbetlerin yapıldığını, sosyoekonomik tespitlerin gırla gittiğini inkar edecek değilim. Nitekim, ben inkar etsem bile, sevgili dostlarım Renk ve Deniz'in fotoğrafları kültür sanat programı muhabbetşinaslığına tartışılmaz birer kanıt adetağ.

 

















İş bu seviye içinde uzun zamandır bir araya gelip saçma sapan fotoğraflar çekilmediğimizi fark ettik. Vay efendim hep hipi oluyoruz, yok efendim ben seksenlere hayatta dönmem, gotik mi olsak derken, üç adet punk karakterin mutfakta yemek yapmasının ortaya komik fotoğraflar çıkaracağını fark ettik.

Peki sonra ne oldu? Gün geldi, devran döndü ve biz üç yaşını başını almış yetişkin punk olmaktan vazcaydık, şık şıkıdım giyindik, boyandık, Boyner yeni yıl alışveriş katalogu gibi olduk.












 


 Adeta fotoğrafa boğduğumuz bu yazının sonunda, geceyi Bostanlı'da birayla bitirdiğimizi ve programımızda sürpriz konuk olarak da Cem'i ağırladığımızı belirtmek isterim -ki kendisi dünya tatlısı bir insandır.




3 Ocak 2012 Salı

Biri bunu bana açıklasın...

Aslında bu birkaç başka düzenli ülkede geçerli bir durum, ancak Hollanda için çok daha belirgin. Sadece tatile bile gelseniz burada bisikletin ne kadar sık kullanıldığını, burada bir Hollandalı gibi yaşamak için mutlaka bir bisiklet kiralamanız/almanız gerektiğini, bisikletsiz yaşanmayacağını bol bol duyar ve hatta size verilen kılavuzlarda okursunuz. "Evden yürüyerek geliyorum" yahut "Bisikletim yok" gibi cümleler bazı sınıf arkadaşlarınızda şok etkisi yaratır. O kadar önemli bir öğedir yani bisiklet Hollandalı yaşamında.

Tabii ki ben de bir bisiklet edindim, zira fark ettim ki yarım saatte yürüdüğüm yolu, 10-15 dakika arasında bisiklet ile tüketebiliyorum, bu da ek 10-15 dakika ekstra uyku/tembellik olarak bana geri dönüyor, enfes. Ancak önce lütfen bisiklet üzerindeki normal bir Hollandalı hanımkızımızı inceleyelim.


Gördüğünüz gibi Hollandalı kızımız son derece rahat, ancak aynı zamanda kırmızı montuyla oldukça da şık ve zarif. Adeta her tür romantik komedide bisikletle işe gidip gelen, sevimli, eve gelirken markete uğrayıp baget ve çeşitli yeşillik alan, ve bu malzemeleri kese kağıdında taşıyan ideal bir dişi karakter. Uzaktan bakıp ne kadar zarif olduğunu düşüneceğiniz cinsten. Şimdi bir de benim aynı kıyafet ve aynı saç kesimiyle bisiklet sürme görüntüme bakalım:


Hollandalı baş karakterimizin aksine, dik duruş bozulmuş, rahat ve güzel gitmek varken işin içine "dur bir Aldi'ye uğrayıp ekmekle süt alayım, oradan da eve geçim makale okuyayım, ama çok da oyalanmayayım, of, akşama ne yesem ki" kaygısı girmiş, acele ve kondisyonsuzluk gencimizi kambur bir duruşa ve nefes için açılan bir ağıza mahkum etmiş. Kendisinin olabileceği en etkin karakter, belki yukarıdaki ana karakterin yakın arkadaşı. O da belki. Buraya kadar normal, ancak, açıklanmasını istediğim şey, o saçlar nasıl havaya kalkıyor o kadar. Daha net açıklamak için daha detaylı bir karşılaştırmayla geleceğim şimdi...


Şekilde görüldüğü üzere, Hollandalı kızımızın (adını Ineke koyalım şimdilik), bisiklete binmeden önceki ve sonraki görüntüsü arasında bir fark yok. Makyaj ve saçlar aynı şekilde korunmuş. Bir de Ayşegülnazcan'ın bisikletten ininceki haline bir bakalım:


Resimde zaten detaylı bir şekilde maddelenmiş olsa da, vurgulamak isterim ki, Ineke ile Nil İpek aynı rüzgara maruz kalıyorlar. Peki sevgili Hollandalı dostumuz bu rüzgardan hiç etkilenmezken, Nil neden bisikletten tecavüze uğramış gibi iniyor? O makyaj nasıl akıyor, ya da başkalarında nasıl akmıyor? Tamam, hiçbir zaman çok bakımlı, uzaktan "ay ne zarif" denen bir insan olmadık, ama bu ne bu? Bu insanlar nasıl başarıyor bunu? 

Yetkili mercilerden, Hollanda'ya dönene kadar bir açıklama bekliyorum.



Dipnot: Evet, İzmir'e dönmüş, çayını içmiş, lahmacununu, kebabını yemiş, mutlu ve huzurlu bir insanım. Perşembe gününden itibaren ise İstanbul sınırlarında ve yakınlarındayım. Hani, özlememişsinizdir de, belki saçlarımın rüzgarla nasıl kalktığını ve makyajımın nasıl aktığını canlı olarak test etmek istersiniz, falan...

30 Aralık 2011 Cuma

Mutlu yıllar, cümlemize...



Bütün dostlarımın ve bir şekilde buraya yolu düşen herkesin, umarım 2011'i güzel geçmiştir, 2012'si daha da güzel geçer. En güzel yemekler yensin, en güzel şarkılar çalsın, en keyifli anlar yaşansın, inşallah hocam.

Cansınız, ciğersiniz.

11 Aralık 2011 Pazar

Pepermunt


 Buralarda Kasım-Aralık aylarının özeti...

  • Aslında hiç ilginç değildir ki, biri İstanbul'da, diğeri İzmir'de olmak üzere iki çok yakın arkadaşım askere gidiyor; Emir Bey ve Ayhan Bey. Yahu havaya atamadım, otobüsleri giderken el sallayamadım, ne biçim iş... Neyse ki ben Türkiye'ye temelli dönmeden onlar askerlikten dönecek muhtemelen.
  • Bir sürü şey oluyor, yazmıyorum. Üniversite hayatımı geçirdiğim döngünün içinde bir kez daha yer almaktan gurur duyarım: çalışmak için başka şeylerle uğraşmama kararı-çalışmamak-alınan karar nedenli başka bir şey de yapmamak. Bu zinciri kırdığım an şu andır sayın seyirci. Onun dışında aslen aşağıdaki pozda sabitlenmem lazım.


  • Önümüzdeki iki haftadan sonra dersim ya da sınavım yok, sadece tezim var. Daha doğrusu, önümüzdeki iki hafta, sonraki ayları belirleyecek gibi. Hayırlısı diyerek sıyrılmak lazım şu an işin içinden.
  • Psikolojik test yapma bahanesiyle Raquel ile birlikte bu sefer de Antwerp'teydik, Surali'nin kardeşini ve kuzenini test etmek üzere Ribadiya ailesine misafir olduk. İnanılmaz Hint çayları içtik, çok güzel insanlar tanıdık. Sonra evden ayrılıp kendimizi Antwerp sokaklarına vurduk. Kendimizi vurduğumuz sokakların sonunda TABİİ Kİ BİR "CHRISTMAS MARKET" VARDI. Maastricht'in pazarının dandikliği ve Liege'in yarattığı ufak çaplı hayal kırıklığından sonra Antwerp pek güzel geldi...

  • Ve evet, Antwerp çok güzel şehir. Belçika'yı neden bu kadar çok sevdiğimi bilmiyorum, ama her şehrine ayrı hastayım.
  • Kötü şarap kötüdür. Dudaklarınızı boyayan şarap rezalettir. Hem kötü, hem de dudakları boyayan şarabı ne siz sorun, ne ben söyleyeyim.
  • Peki, demezler mi adama, 3-4 ay boyunca doğru dürüst diyalog kurmadığın ev arkadaşlarınla, onlarla geçirdiğin son iki haftada niye iyi arkadaş olmaya başlarsın? Tadı damağında kalsın diye mi? Hayır, bu hep böyle oluyor. 4 sene burada kalayım, yine son bir ayda arkadaş olurum kesin.
  • Günün birinde obez olursam hep tuzlu fıstıktan...

6 Aralık 2011 Salı

Geçen amcaoğluyla LP işine girdik...

Efenim, çok sevdiğimiz dostumuz Emir Bey'i bu aralarda bir yerlerde askere uğurluyoruz. Daha doğrusu ben buradan uğurlayamıyorum, ama İstanbul'dakiler kendisini muhtemelen havalara atacak, en büyük asker bizim asker bile diyeceklerdir. Ama konumuz bu değil, bununla alakalı olsa da, bu değil.

Bir süredir aslında Emir Bey'in bir takım konser kayıtları orada burada duruyordu, ancak biz onları paylaşmıyor, sinsi sinsi kendi başımıza dinliyor, arada birbirimizle dalga geçiyorduk (örnek: "Umut senin baslar da çok rererörö"). Benim Hollanda'ya kaçmam, Emir Bey'in askerlik planları derken, yahu dedik, baya uzun bir süre topyekün bir araya gelemeyeceğiz, ne bir konser vuku bulacak, ne yeni bir kayıt çıkacak. İşte o noktada sinsi sinsi dinlediğimiz, pıh pıh pıh diye güldüğümüz kayıtları bir EP haline getirip yayınlayalım dedik.

Tabii şarkı sayısı arttıkça o EP bize LP oldu, kapağını tasarladık, fotoğrafları ekledik, derken elimizde baya bildiğiniz, internetten yayınlamalık bir albüm oldu. Ses dengesi çok mu iyi, her şey pek mi mükemmel, üsper mi çalmışız, tabii ki hayır. Ama şarkılar güzel:)


Albümde yer alan birbirinden güzel insanlar şöyle:
Emir Aksoy
Nağme Yarkın
Emir Yargın
Nil İpek Hülagü
Umut Şimşekli
Uluç Büyükbeşe

Albümdeki şarkı listesi de ahanda böyle:

Kuğunun Şarkısı
Dokun (Onor Bumbum)
Yara (Sertab Erener)
Cennet Bahçesi
Kuğu (Onor Bumbum)
Bekledim
Nilüfer (Müslüm Gürses)
Basit
Değirmenler (Bülent Ortaçgil)
Yani (Fırat Tanış)

26 Kasım 2011 Cumartesi

Evimde bir quartet yaşıyor

Bu kadar kısa zamanda iki yazı yayınlayan bir insan değilim genelde, ama sadece bilin diye söylüyorum, insanın konservatuvarda okuyan ev arkadaşı olması bir cumartesi akşamı şöyle bir sürpriz yaratabiliyor:


İşte, bazı insanların da dersi bu mirim. Bazı insanlar böyle ders çalışıyorlar. Grup çalışmaları bizzat quartet olmak. Ben ders çalışsam kimse oturup beni izler mi, sanmıyorum. Ben oturdum izledim. Hatta iyice terbiyesizlik yapıp fotoğraflarını bile çektim.

 

Village de Noel

Şu aralar pek çaktırmasak, genelde vaktimizi kütüphanede makalelere gömülmüş bir şekilde geçirsek de, aslen atraksiyon sever insanlarız. Anladığımız kadarıyla Avrupa insanı da atraksiyon seviyor k, bir ay önceden Christmas'a özel pazarlar, etkinlikler meydanları işgal etmeye başlıyor. 


Çevremizdeki şehirlerde 3 farklı Noel marketi olunca, bizim şehrin Noel marketi de henüz açılmayınca, uzun düşünme süreçleri sonucu atraksiyon ihtiyacımızı Liege'de gidermeye karar verdik. Evet, Aachen'e hiç gitmemiştik, ama Aachen yoluna dökeceğimiz paranın biraz fazlasıyla Brüksel'e gidebilirdik. Evet, Valkenburg'a da gitmemiştik, ama neyle karşılaşacağımızı, değip değmeyeceğini bilemiyorduk. Üstelik Liege'i sevmiştik, kimsenin sevmediği Liege'in biz hastasıydık. Muhtemelen temizlenmemiş, iyi bakılmamış eski binalar Raquel'e de bana da yaşadığımız yerleri hatırlatıyordu. Roos ise daha önce Liege'i görmemişti, o yüzden bizim LİYEEEJ LİYEEEJ çığlıklarımıza pek anlam veremiyor olması mümkündü.

Nitekim, varır varmaz "Noel Köyü"nü gezmesine gezdik, ama henüz gündüzdü, içimizdeki sıcak şarap aşkı henüz alevlenmemişti. Bunun üzerine merkeze gitmeye karar verdik, lakin bu sefer merkeze alakasız yerlerden dolanarak gidecek, Bollywood film dükkanları, çeşitli Türk şehirlerini isim seçmiş pitacılar, bilimum siyahi kuaförler ve Uzak Doğu marketleri görecektik. Hatta bu marketlerden birine girecek, orada Roos'un merakına ve "grassjellyjuice" gibi bir şeyi denemekteki muhteşem cesaretine hayran kalacaktık...


Noel köyüne gelince, hani eğer gitmeyi düşünürseniz diye diyorum, çok bir şey yok. Daha doğrusu alkol almak konusunda çok istekli değilseniz ve paranız sınırlıysa çok bir şey yok. İlginç dükkanlar, hoş atraksiyonlar, yöresel ve noele özgü şeyler bekliyorsunuz, ama bilmeniz gerekir ki sınırlı. Standların çoğu sıcak şarap ve çeşitli kokteyllere ayrılmış durumda, onun dışında tabii ki çikolatacılar, salam sosisçiler, hediyelikçiler var, ama sınırlı. Bizim pek hareket görmememizin nedeni pazarın ilk günü olması da olabilir tabii ki, ama standların ilerleyen günlerde değişeceğini zannetmiyorum. Liege canımız ciğerimiz, ve çok eğlendik, ama konu "Christmas Market" olunca Aachen yahut Valkenburg'a gitmek daha mantıklı olabilir.



Yine de, soğuk havada sıcak şarap iyidir. Şapkalar nedenli Kanadalı zannedilmek komiktir. Maastricht'teki açılsın, hemen orayı da işgal edeceğiz Kanadalı şapkalarımızla.




23 Kasım 2011 Çarşamba

Taze tuzlu yer fıstığı

Uludağ Gazozlarında gizli hüznü görebiliyor musunuz? Arkada da güneş batıyor falan...


Bir şeyleri anlatmak, ya da en azından anlatabilmiş hissetmek konusunda sıkıntılıyım. Az çok hepimiz aynı durumlardan, aynı duygulardan bir şekilde geçtiğimiz için zaten yeni bir şey söyleyemiyorum. Bu "yeni bir şey söyleme" takıntısı ne zaman oluştu onu da bilmiyorum. Çünkü bir şeyleri anlatmanın 3 yolunu görüyorum ve fark etmeden ikinci yola baş koymak beni ölesiye korkutuyor.

Yani diyeceğim o ki, bir şeyi en basit ve düz şekliyle anlatabilirim (1), klişelere sığınabilirim (2), farklı bir şekilde anlatmaya çalışabilirim (3). 1 ve 3 dikkatsizlik eseri anında 2ye dönüşebiliyor, ve 2ye dönüştüğü anda enfes bir yanılgı başlıyor, zira insanlar aslında klişeleri çok seviyor, insanlar sevdikçe siz de "vay anasını iyi yazmışım" deyiveriyorsunuz. BEN BU KORKU YÜZÜNDEN YILLARDIR GÖNÜL RAHATLIĞIYLA BUNALIMIMI YAŞAYAMIYORUM DOSTLAR...

Bu takıntının içine düşüldüğü anda şarkı sözlerini daha dikkatli dinlemeye başlıyorsunuz, sonra komik şarkı sözlerine, sırf durumu farklı bir şekilde ya da tamamen olduğu gibi anlattığı için aşık oluyorsunuz. Diyorum ya, bunalımlar klişeye, ve bu klişe içinde kendini orjinal hissetmeye çekiyor insanı, o yüzden her türlü bunalımdan kaçmaya çalışıyorsunuz.

Ama işte, insanın bunalmaya da ihtiyacı var. Hayır, mutlu anlarının değerini anlamak için değil, bizzat bunalımın kendisine, bunalım olduğu için ihtiyacı var -ki kesinlikle burada bahsettiğim klinik depresyon değil, bildiğimiz, günlük, ufak bunalımlar. Bilmem bunda bize aktarılmış olan "bunalım olmanın çekiciliği", "allahım ne kadar sıkıntılıyım", "vay efendim hayat çok boş karizması" fikirlerinin etkisi var mı, mutlaka vardır, belki de sadece kendimizi daha "özel" ve daha karizmatik, ya da daha "izlenebilir" hissetmek için ihtiyaç duyuyoruzdur.

Bu arada aslında benim anlatacağım bu değildi, ve konu nasıl buraya geldi hiç bilemedim şimdi. Ne güzel lay lay loy loy gidiyorduk aslında. Sanırım her şey üç büyük bardak yeşil çayı iki saatte içmenin çarpıntı yaptığını anlamamla başladı, ipodun hayatımıza kattığı "soundtrack" özelliğiyle devam etti. Aniden kendimi parkın ortasında durmuş, kuru yapraklara bakarken buldum.

Yanlış giden bir şey var mı, hayır yok. Sadece iki gram zorlukla karşılaşınca en sevdiğim şey yaptığım (ya da duruma göre yapamadığım) şeyi sorgulamak. Aniden aslında hiçbir şey öğrenemediğim, çalıştığım halde başaramadığım, anlamsız bir şeyin peşinde koştuğum gibi fikirlere boğuldum. Sırf girebildiğim için bir üniversiteye girmek, sırf akademik anlamda yapabileceğim için, yazık olmasın diye bir şeyleri yarım yamalak götüreceğim bir bölümde devam etmek içime oturdu. Bari dedim keyif aldığım başka bir şey yapsaydım, onları da yapabiliyordum?

Sonra başka biri çıkıverdi içimden (şimdilik adı Salih olsun), dedi ki, "Salak?". Dedim "Efendim Samet?". "Adım Salih benim." "Pardon abi..."

Dedi ki, "Benim salak kardeşim, sen psikolojiyi de okumaktan keyif alıyorsun. Eğer aklından geçirdiğin, ama dile getirme hakkını kendinde görmediğin, o sanat, o müzik, onları okusaydın, onlarda da zorlanacaktın, hep aklında bir diğeri olacaktı, ve onları da yarım yamalak, idare ettiği kadar yapacaktın. Yaptığın şeyden sıkılacaktın."

Sonra dedi ki, "Hadi şimdi adım Nesligül olsun, ve başka şeyler söyleyeyim sana. Senin sorunun şu an fazla odaklanmış olman. Çaresiz ve boş hissetmenin, bedenen bulunduğun yeri uzaktan izlemenin nedeni de bu. Ama şu an yapabileceğin bir şey yok bir yandan. Yapabileceklerini de sen istemiyorsun. Şu ana kadar hiçbir şeyi zorlamadın, hiçbir şeyin peşinden çok koşmadın. Şimdi de yapmaktan kaçıyorsun. Hep kaçacaksın, bilmiyor musun, biliyorsun."

"O yüzden" dedi, artık adı Hami'ydi, "sadece rahatlamaya çalış. Değiştiremediğin noktalarda havaya bak, ya da yere, insanlar hep bir şeyler düşürür, sen de onları bulursun, bundan mutlu ol."

Yok, hayır, iyi hissetmedim. Biraz daha kuru yapraklara bakıp kütüphaneye geçtim. Dönüşte Tenacious D'nin binlerce kez dinlediğim Government Totally Sucks adlı şarkısı getirdi beni kendime. Biraz fazla gülmüş olabilirim gerçi...


Dipnot: Buradan, benimle aynı anda, benzer sıkıntılar yaşayan herkese selam eder, birebir paralel bunalımlar yaşadığımız sevgili Ali Bey'e şarkılar türküler gönderirim...

20 Kasım 2011 Pazar

Vernisaaj

"20 Kasım'da hatırlatın, bir şey anlatıcam" dediydim ama gördüğüm kadarıyla herkes hayırsız, herkes umarsız. Böyle olunca mecburen başkasının görevini üzerime alıyor ve soruyorum "aa sen bir şey anlatacaktın noldu ona.."

Kısaca olay şu; bugün "Senin gözünden Maastricht" konusu çerçevesinde Bonnafanten Museum'da Şehrin Etekleri sergilendi. Bunun ne kadar hoş bir şey olduğunu anlamak için projenizin bir sergi kapsamında İstanbul Modern'de sergileneceğini düşünün. O gün ayrıca "Open Day" olduğu için müzenin normalden daha kalabalık olacağını ve bir sürü kişinin sizin sanat eserinizi göreceğini hayal edin. Üstelik bu eserler arasından en çok oy alan eser iPad kazanacak falan, ama o bölüm çok önemli değil, siz zaten çok heyecanlı olduğunuz projenin sergilenmesinden fazlasıyla mutlusunuz.

Sonra, aslında o kadar da önemli olmadığını anlamak için 4 ayrı resmin şu şekilde sergilendiğini görmeniz yetiyor:


Nitekim sorun değil, sadece sergilenmiş sayamıyorum. Tek eserle katılmış olsam daha mutlu olabilirdim sanırım.

Bu arada, benim sergideki favorim şu idi:


Yarışmayı kazanan da yine bir Türk hanımkızımız, eseri de şu olmakta:


Sergideki eserlerin (kolaj, çizim ve fotoğrafların) çoğu oldukça başarılıydı, her eserin açıklaması da görevliler tarafından dağıtılan bir broşürde yazılıydı. İlginç olan, daha doğrusu benim kendi bol yazılı eserim için şaşırdığım, herkesin bütün yazıları okuyarak, tüm eserleri anlamaya çalışarak, gerçekten ilgiyle gezmesiydi. Güzel hazırlanmışlardı, sabahtan akşama kadar orada durduğumdan kelli, hiçbir aksiliğin çıkmadığını, çıktıysa da çaktırılmadığını gördüm. Bu esnada devletin kültür harcamalarından kıstığının (50%), bunun özellikle Maastricht için çok zor olacağının ve muhtemelen seneye Open Day düzenlenmeyeceğinin dedikodusunu aldım, üzücü oldu.

Bütün günü müzede geçirmek eğlenceli tabii aslında. Özellikle 14 ev/yurt arkadaşımdan üçü Will, Frieder ve Justus da gelince, yeri geldi çağdaş sanattan tiksindik, yeri geldi deneysel müziğe doyduk, yeri geldi çağdaş dramayı anlamaya çalıştık. Onlar gittikten, ve sınıf arkadaşım Roos geldikten sonra Nine Inch Nails, Apocalyptica, Björk, Damien Rice arasında güzel bir yerlerde gezinen olan Lili Grace adlı grubun oldukça etkileyici performansını izledik.



Son olarak sizi Justus ve Will ile tanıştırmak istiyorum, bir de kameranın arkasındaki gizli kahraman Frieder...


13 Kasım 2011 Pazar

Dragon, go on.

  • Neler oldu neler bitti, sanırım biraz fazla zaman geçti.
  • Burada üniversite bünyesinde Tafelstraat 13 adında bir "öğrenci şapeli" var. Bu söz konusu öğrenci şapeline saygı duyuyorum, zira din, kültür ayırmıyor, "Sen ailenden uzaktasın ve işin zor, hangi dinden olduğun da umrumda değil, ben de sana maddi manevi yardımcı olmak için elimden geleni yaparım" diyor. Felsefi konuşmaları, manastıra kapanma tatilleri, uzun yürüyüşleri ve her perşembe isteyenin katılabildiği ekonomik akşam yemekleri var. Diyeceğim şu ki, içinde Katolik, Protestan ve Lutheran temsilcilerin birlikte çalıştığı bu şapele, Sünni-Alevi-Şii'nin bir araya gelemediği bir kültürden gelen ben baya saygı duyuyorum.
  • İşbu şapelde cadılar bayramı yemeği verildi, ama beni asıl cezbeden İrlandalı profesyonel bir hikaye anlatıcısının da geceye dahil olmasıydı. Gecenin geri kalanında Nightmare Before Christmas izleyecek, ve hatta kendi balkabaklarımızı oyu oyuverecektik. Nightmare Before Christmas'ı izleyemedik belki, ama güzel çorbalar içip, güzel hikayeler dinledik. Oyduğumuz kabaklar da güzeldi, ama oyulduktan sonraki güzellikleri tartışmaya açıktı (kendi adıma konuşuyorum, yoksa pek başarılı kabaklar da mevcuttu).
Gördüğünüz gibi, Raquel kabağın kulağını oymakta...

Isuey ise beynini deşmekte. Bu iş beyin deşmeden olmuyor....

 Mütevazı ama çok sinirli balkabağı...

  • Hayat çok acaip. Bunun açıklamasını bana hatırlatın, 20 Kasım'da yapacağım.
  • Bu arada, Şehrin Etekleri'nde 4. illüstrasyonu da yapmış bulunduk. Gaza gelip başladığım herhangi bir proje için 4 bence baya iyi bir sayı. Hala pes etmediğime şaşırıyorum.
  • Son bir haftada, hazır sınavlar da bitmiş, Amsterdam senin, Utrecht benim, peki ya Eindhoven kimin gezmiş bulunduk. Amsterdam'da kanalda çekildiğim çok turist fotoğraflarım var ama size bunu yapmayacağım. Onun yerine Amsterdam'daki parklardan, Utrecht'teki kafeden, Eindhoven'daki ışık festivali Glow Eindhoven'dan bahsedeceğim.
Ahanda Vondelpark ve pazar günü kendisini parka atmış bir takım aileler...

Bu salıncaktan istiyorum ben.
 Bakın bu bir Tesla Coil. Bu esnada da Karayip Korsanları'nın müziğini çalıyor kendisi.

  •  Bir de şuraya bir şarkı koyduk mu değmeyiniz keyfimize efenim...
Dragon by Breathe Owl Breathe on Grooveshark