30 Kasım 2012 Cuma

7PF2P stüdyoda




Neptune, Titan, stars can frighten...

Gerçi ön kayıtlar yapıldı, kontenjan doldu, ama böyle de bir şey yapıyoruz; prova rahatlığıyla konser ciddiyeti arasında gidip geliyoruz...

25 Kasım 2012 Pazar

Kınalı kuzular, bölüm 1

(ne diyorduk?)

Sabahın erken saatlerinde Sayın Yargın ve İrlandalı arkadaşı Ciara ile buluşuldu, çok geçmeden Gültuğ Hanım ve Canberk Bey de bize katıldı; artık Kınalıada'ya doğru yola çıkmaya hazırdık. Emir Bey ve Merve Hanım çok cool insanlar olduklarından Bostancı'dan motora binecek, bizimle Kınalıada'da buluşacaklardı.


Nitekim, Kınalıada'da buluştuk, çayımızı içtik ve video çekmek için uygun bir yer arayışına çıktık. Oldukça uzun süren bu arayış ahanda şu noktada sonuçlandı:


Mutlu ve huzurluyduk ey günlük. Evet, karnımız gurulduyor, rüzgar esiyor, kargalar ötüyordu, biraz üşüyorduk ve içimizdeki geyik ihtiyacı bitmiyordu. Yine de sağ salim hem kaydımızı hem videomuzu tamamlamayı başardık.

"Hüü" efektiyle ahkam kesen Nil İpek ve onu dinlemeyen arkadaşları Emir ile Canberk.

Video geliyor, hemen aşağıda. Ama ondan önce kafama takılan bir şeye değinmek istiyorum. Lütfen aşağıda göreceğiniz iki fotoğrafı bir karşılaştırın allasen...


Hadi diyeceksiniz ki hile var, Emir Yargın'ın fotoğrafına basmışsın efekti, hani Emir Beylere fotoşop? Aha buyrun, aynı efektler, tekrar karşılaştırın:


Yahu biz yıllarca Emir Yargın'ı "çılgınbirmen", Emir Aksoy'u ise "gerçekbircentilmen" olarak tanıdık. Peki bu fotoğraflar ne? Emir Bey napıyorsunuz?

...


Neyse, verdiğimiz kısa aradan sonra videoya dönebiliriz:





"Polatlı"

Söz: Emir Aksoy
Müzik: Nil İpek Hülagü
Gitar: Emir Aksoy
Bas gitar: Canberk Ünsal
Video: Emir Yargın, Gültuğ Yenidoğan


Çıtırdar bastığım yerler
Tutsam ucundan hilali
Kırılacak yer yer
Serpilecek yıldızlar misali

Yer beyaz, gök gri, biri
Çıkarmaya çalışıyor kendini
Arasından grilerin, iri,
Taş çatlasa beyaz rengi

Isıtabilecek gibi beni
Isınabilecek miyim sanki?

21 Kasım 2012 Çarşamba

Roses and Daffodils

Lemur olarak çok görüştüğümüz (şimdi biraz uzak gözüken) o güzel günlerden birinde, Deniz'le konuşmamızı yarım yamalak duyan Ergin "NEÜÜ KİM KİME YAZMIIIŞ" şeklinde bir tepki vermişti. Ulan ne güzel bir tepkiydi o. Öyle güzel bir tepkiymiş ki, üzerinden en az dört sene geçti, benim oraya buraya "NEÜÜÜ KİM KİME YAZMIIŞ" deme ihtiyacım bitmedi. Hayır, dışavuramıyorum da, içimde patlıyor yemin ederim.

Geçtiğimiz hafta diploma almak, kayıt yapmak, oturma iznine başvurmak gibi birleşik amaçlarla Hollanda'daydım, ama bütün bu amaçların yanında bir de eş dost görmek gibi bir gizli amaç vardı ki, sonuçları dadından yenmedi.

Ehm, efenim, öncelikle mezun oldum, imzamı attım, diplomamı, gülümü ve kupamı aldım, fotoğrafımı çekildim. Kekimi yedim, kahvemi içtim, mezuniyetime gelmeleri için isimlerini itinayla seçtiğim sınıf arkadaşım Roos ve eski ev arkadaşlarımdan Rose ile hoşbeş ettim. Bu arada elimizde fotoğrafı yok ama üzerinde danalar gibi "Msc" yazan bir kahve kupam var. Artık benimle kahve içen herkes yüksek lisansım olduğunu bilecek, nasıl mesudum anlatamam.

Şu atmosferin bir transfer ortamından tek eksiği arkada Maastricht bayrağının eksik olmasıydı. Eğer olsaydı bayrağı öpecektim ve atılan ilk topu dizimde sektirecektim. Hayallerim vardı...

Of Allahım, nasıl mutluyum, nasıl gururluyum... Ki daha kahve kupamı almamışım burada, kupayı da alınca bu gurur ikiye katlanacak.


Neyse, mezuniyetten çıktık ve kendimizce Kiwi'de benim mezuniyetimi kutladık diyebilirdim, ama yok, sadece yemek yedik, zira mezuniyette ne kadar tart indirmiş olursak olalım, açlıkta sınır tanımıyorduk. Ki ayrıca Maastricht'te toplam 7-8 ay geçirip de bir kere Kiwi'ye uğramamış olmak benim tuhaflığımdır.




Madem ne kutlamaya, ne de arkadaşa doyduk diyerek ertesi gün de canım sınıf arkadaşlarım Roos ve Raquel ile buluştuk, güzel güzel yemekler yedik. Bu sefer Raquel'le Akdenizlilik yapmadık, uzun uzun yemeklerden ve kültürlerden bahsetmedik, Roos'un canını sıkmadık.

Burada Roos'un sıkılgan gözükmesinin tek sebebi kendisinin kamerafobik olması.

Akabinde her şeyi toplayıp Amsterdam'a, özlediğimiz arkadaşımız Şakarer'in yanına gittik. Hollanda'ya ilk geldiğimden beri eklemlendiğim Hollanda'daki Kadıköy Anadolulular (zira Kadıköy Anadolu adeta Bornova Anadolu'nun kardeşi ya da kuzeni gibi bir şey) ile bir araya geldik. Gece Ece'nin "dinliyorum" deyip uyuyakalması, son trenin kaçması ve Yasin ile Onur Can'ın kutusunda bir bisiklet taşıyarak bar bar dolaşmayı planlamasıyla sona erdi. Bütün apartmanı uyandırdıktan sonra kalabalık dağıldı.


Bu arada şu üst paragrafta çok belli olmuyor, hatta çok mesafeli bir ilişkimiz varmış gibi duruyor, ama Şakarer en çok sevdiğimiz, çok komikli insanlardandır. Hele ki benzer dertlerden muzdarip olunca hiç kendisini bırakıp gelmek istemedim ben. 

Bütün bunlardan bağımsız, Amsterdam'a gelmişken Hypnotic School için bir kayıt daha yapmadan dönsem sınırdan geçemezdim. Kayıt önemli değil, Rutger baya keple cüppeyle mezun olmuş. Kepi görünce bir heyecanla taktım tabii, zira kendi mezuniyetimden içimde kalmıştı...

Madem kepi taktım, alakasız poz vereyim.

Olay Rutger için o kadar sıradan ki keple ilgili zerre heyecan yok gördüğünüz gibi...

Sonuçta dolu dolu geçirdiğim bir Hollanda ziyaretinden döndüm. İnsanın gerçekten yaşadığını ancak gerçek hayatının dışına çıktığında hissetmesi ne acaip. Yine de mezuniyet gülümüzü de aldık ya, şu ara içimiz biraz rahat.

"Starting here, starting now, honey, everything's coming up roses.."

30 Ekim 2012 Salı

Paylaşıma boğmak/paylaşıma doymak

Uzun uzun yazacaktım, ama konuyu çok dağıtacağımı fark ettim.

Alper yeni tanışmadığım, lakin gerçek anlamda yeni tanıdığım ve "ulan niye daha önce tanımamışım, manyak mıymışım" dediğim bir güzel insan. Üstelik Bülent Ortaçgil'in en sevdiğim şarkılarından birini düzenlemiş, söyler misin dedi, gözlerimi kocaman açıp şuradaki tepkiyi verdim:

Tabii iletişim yolu olarak facebook kullandığımızdan kendisi bu tepkimi göremedi.

Sonuç olarak cips bağımlılıklarının, zeka düşüklüklerinin ve gülme krizlerinin arasında bir yerde şöyle bir şey kaydettik; Bülent Ortaçgil'den geliyor, "Sana Geldim".



Bunun yanında, hatırlar mısınız bilmem, sevgili arkadaşımız Can ve onun Hollandalı arkadaşlarıyla bir takım zibidilikler peşinde koşmuştuk, lakin ben o zibidilikleri burada paylaşamamıştım (ve evet, her yazıyı dikkatle okuyan ve hatırlayan bir kitle olduğunu varsayıyorum, yoksa blog işinden boş veriverir insan). Haber salın ağalar, gün paylaşım günüdür, gün EPnin yayınlandığı gündür, gün remikslere doyduğumuz gündür. İşte o mutlulukla Hollandalı kızı saldık çayıra çimene, ama nereden bilecektik ki o ormanda dalları kıracak, toprağı eşeleyecek? Safi zarar...


Bakmayın dalga geçtiğime, mümkün olsa her ortamda "BAGIN BAGIN BİZ NABDIK" diye göstereceğim klibi. Ekibin adı Hypnotic School; Rutger Muller, Michael Vultoo, Can Aydınoğlu ve benden oluşuyor. Şöyle de bir sitesi var hatta, oraya da bir ara uğrayın bence. 

Sonra da bana uğrayın, ben biraz sıkıldım. Evde yiyecek bir şey yok ama çay içeriz, kahve içeriz.

28 Ekim 2012 Pazar

Sebzeli döner


Babam'ın İsveç'ten abisi geldi, hem de ailecek. Lakin şarkı "evde bir bayram havası" şeklinde devam edemiyordu, zira söz konusu ağabey bize, eve değil, Bodrum'a gelmişti, babaannem de torunlarını ve torunlarının çocuklarını görmek için oradaydı. Yani, planımız bayram havasını bayramın kendisiyle tecrübe etmekti, eğer Behçet Amcam babaanneme de sürpriz yapmak için hepimizi Bodrum'a çağırmasaydı...

Babaanneye sürpriz anı...

Ben bayramları ve bayramların insanların bir arada olması için sunduğu bahaneleri seviyorum. Anneanneye babaanneye sarılmayı, onları alınlarından öpmeyi seviyorum. Kalabalık aile toplantılarını, minik dedikoduları, büyük şakaları seviyorum. Birbirinden bu kadar farklı insanların aynı masada oturmasını ve bundan büyük mutluluk duymasını seviyorum.



Tabii bu arada madem tatil mekanındayız o zaman güneş toplayalım sizin için dedik, ve tatil köyü fotoğraflarının klişe görüntüsünü anlatmak için şu güzelim şarkıyı mundar ettik.

 
"Günü güneşi tutmadan kapatırsam içim rahat uyuyamam..".

Bir de tabii ufaklıklar var, İsveç'teki kuzenlerimizin çocukları. İki kuzenimiz Ülkü ve Ceylan aniden seri üretime girdiler ve yıllardır içimizde biriken yeğen ihtiyacını giderdiler sağolsunlar.

 
 

Bizim Gangnam Style yapan bir babaannemiz ve bir çocuğu eğlendirmek için saniyede şebekleşen bir sülalemiz var. Bir de havaların güzel olmasını sağlayan şansımız. Bir de Renk (kıyamam) zehirlenmeyeydi mükemmel olacaktı, ama onu da nazar boncuğu olarak alalım. Hep böyle buluşmalara doyalım, hep kafiyeli konuşalım.

Bir "Kurban olurum" programının daha sonuna geldik, seneye yine kurban bayramında, en büyük miktarda huşu ve en ulvi muhabbetlerle tekrar birlikte olmak üzere.

Dipnot: Sebzeli döner iyidir, Penguen'in fıstıklı dondurması candır, bu da böyle biline.

23 Ekim 2012 Salı

Kınalı kuzular, bölüm 2

(Bu macerayı anlatırken pek kronolojik gidemiyorum. Bölüm 1 daha sonra gelecek...)

(....)

Emir, Emir, Merve, Gültuğ, Canberk ve Chiara ile Kınalıada'ya ulaşalı üç buçuk saat olmuştu; biz bu üç buçuk saatte çayımızı içmiş, adada dolaşmış, videomuzu çekmiştik. Üç buçuk vapuruyla dönmeye kararlıydım başta, ama işte o dakikalarda sevgili dostlarımın ikna çalışmaları olumlu sonuç almaya başlamıştı. Böylece içimizde yükselen pide ihtiyacını doyurmak için bir yerlere oturduk. Bu aşamada ben Merve'yi modelim olarak belirlemiştim, çekinmeden kendisini çeşitli yerlerde poz vermeye zorlamaktaydım...




Bu güzel keyifli günün sonlarına doğru yaklaşır, ve hangi şarkıya video çeksek diye kararsızlıklar içinde boğulurken, (kesinlikle kendimden beklemeyeceğim bir cengaverlikle) "O ZEMAN BEN BU GİTARI ALIR SÖYLERİM" dedim. Böylece, canım arkadaşlarım sayesinde, Kınalıada'daki en ilginç evlerden birinin önünde, şöyle bir kayıt vuku buldu:



Söz-müzik: Nil İpek Hülagü
Video: Emir Yargın
Arkadaki bilimum ritm: Emir Aksoy, Merve Tosun, Canberk Ünsal

Sözlerini de yazalım tam olsun:

"Kimler bugün susar, diğerleri sorar,
Hep sorar sorar, ve hep aynı sorular...

Şimdilik güneş yok, cevapta hep bulutlar var,
Arada yağmur yağar.

Saçlar ıslak, gözler ıslak, zaman alır ama kururuz biz yine,
Başka şansı yok, bir şekilde, güneş açacak bir gün, bir yerde."


13 Ekim 2012 Cumartesi

7PF2P Hayal Kahvesi Bistro'da!



Run rabbit run, dig that hole, forget the sun,
When at last the work is done, don't sit down it's time to dig another one.




İki günlük reklama doyma sürecinin son gününde bu minik resimle yetinmek zorundayız. Bu gelmeyeceğiniz, kaytaracağınız anlamına gelmiyor elbet. Bilakis, gelin, posterdeki herkesi yüksek çözünürlükle görün bence.

12 Ekim 2012 Cuma

Emir Bey, altmışmetrekarelik alanlarda

(Gelin lan!)

Hemen ertesi gün (yarın) da 7 Pink Floydlar konseri var, ama onun reklamı yarına...



10 Ekim 2012 Çarşamba

Ayşegülnazcan nerelerde?*

*Son dakikada caymasaydım, Hollanda'ya gelince bu blogu kapatacak ve "Ayşegülnazcan Nerelerde?" diye yeni bir blog açacaktım. O zamandan kaytarmaya başlamıştım, belki bir faydası olur, ne bileyim bir konusu olur, sık sık seve seve yazarım diyordum. Sonra da, tam benden beklenileceği üzere, ona da üşendim. Mesela kafamda bir Hollanda rehberi yazmak var, ona da üşeniyorum.

-Bahsetmiş miydim bilmiyorum, Ali Bey arkadaşlarını yanına alıp çok güzel radyo programları yapıyor. Aachen'deyken bizi de konuk olarak aldı, ağırladı (yalan), Lindt çikolatalarla besledi (doğru). Ne kadar mantıklı konuşuyoruz tartışılır, ama bence okurken dinleyin:


-Üşenmek garip bir eylem. Tam üşenmek de değil aslında, ama kafada toplamak, toplamak, ölümüne toplamak, çevrenin bütün enerjisini emmek, ve sonra öyle kalmak. O enerjinin -çoğunlukla- birden bire, bir yere kanalize olmadan yok olması. Yok olmadan önceki sürekli rahatsızlık, huzursuzluk hissi. Hayatım bununla geçiyor benim.

-Ayşegülnazcan şimdi İstanbul'da. Doktoraya başladı, bilmediği şeyleri öğrenmeye çalışıyor. Daha yaşamaya başlayamadı tam. Çok dert etmiyor, ama bazen küfrediyor. İyi küfreder, genelde içinden. Sanırım biraz zorlanıyor.

-Bu arada laylayloyloy tabii. Bol bol insan görmece oynuyoruz. Hatta geçtiğimiz haftalarda etkinliklerden etkinliklere koştuk. Misal Ozan Bey ve İdil Hanım ile 9 katlı lazanya yaparak kişisel rekorları kırdık, bu rekorlar "tek dilimde lazanyaya doymak" gibi yeni rekorlar getirdi, aramıza Emir Bey de katıldı sonra, ama onunla pek rekor kıramadık henüz.

-Ali Bey ile tamamen Mark Ronson'u kanlı canlı görmek amacıyla Adidas All Originals Party'deydik, Mark Ronson'un sadece DJ setiyle gelmesi umrumuzda bile değildi (gerçi neblem, Record Collection'dan da bir iki bir şey çalaydı iyiydi). En güzeli ise evde üzerlerine yapıştırıcı döküp adidaslar içinde yuvarlandıktan sonra partiye teşrif eden sevgili hipsterlarımızın, Mark Ronson'un çaldığı cıptı cıptılar eşliğinde nasıl coştuğunu görmek oldu. Sam Sparro'yu da keyifle dinledikten sonra, eve içerde bulduğumuz bir torba dolusu plastik topla döndük, neden bilmiyorum. Sanırım işimiz gücümüz yoktu.

-Hollanda'ya gidene kadar, süpermarketlerdeki ürünlerin mahallelere göre çeşitlilik gösterdiğini fark edememiştim. Burada o kadar işe yaramıyor bunu fark edebilmiş olmak, ama orada iyi oluyordu, Türk yoğurdu falan buluyorduk. Hey gidi günler hey...

4 Ekim 2012 Perşembe

Record collection



Kaydetmek adına: 29.09.2012 - Mevzu var.