21 Kasım 2012 Çarşamba

Roses and Daffodils

Lemur olarak çok görüştüğümüz (şimdi biraz uzak gözüken) o güzel günlerden birinde, Deniz'le konuşmamızı yarım yamalak duyan Ergin "NEÜÜ KİM KİME YAZMIIIŞ" şeklinde bir tepki vermişti. Ulan ne güzel bir tepkiydi o. Öyle güzel bir tepkiymiş ki, üzerinden en az dört sene geçti, benim oraya buraya "NEÜÜÜ KİM KİME YAZMIIŞ" deme ihtiyacım bitmedi. Hayır, dışavuramıyorum da, içimde patlıyor yemin ederim.

Geçtiğimiz hafta diploma almak, kayıt yapmak, oturma iznine başvurmak gibi birleşik amaçlarla Hollanda'daydım, ama bütün bu amaçların yanında bir de eş dost görmek gibi bir gizli amaç vardı ki, sonuçları dadından yenmedi.

Ehm, efenim, öncelikle mezun oldum, imzamı attım, diplomamı, gülümü ve kupamı aldım, fotoğrafımı çekildim. Kekimi yedim, kahvemi içtim, mezuniyetime gelmeleri için isimlerini itinayla seçtiğim sınıf arkadaşım Roos ve eski ev arkadaşlarımdan Rose ile hoşbeş ettim. Bu arada elimizde fotoğrafı yok ama üzerinde danalar gibi "Msc" yazan bir kahve kupam var. Artık benimle kahve içen herkes yüksek lisansım olduğunu bilecek, nasıl mesudum anlatamam.

Şu atmosferin bir transfer ortamından tek eksiği arkada Maastricht bayrağının eksik olmasıydı. Eğer olsaydı bayrağı öpecektim ve atılan ilk topu dizimde sektirecektim. Hayallerim vardı...

Of Allahım, nasıl mutluyum, nasıl gururluyum... Ki daha kahve kupamı almamışım burada, kupayı da alınca bu gurur ikiye katlanacak.


Neyse, mezuniyetten çıktık ve kendimizce Kiwi'de benim mezuniyetimi kutladık diyebilirdim, ama yok, sadece yemek yedik, zira mezuniyette ne kadar tart indirmiş olursak olalım, açlıkta sınır tanımıyorduk. Ki ayrıca Maastricht'te toplam 7-8 ay geçirip de bir kere Kiwi'ye uğramamış olmak benim tuhaflığımdır.




Madem ne kutlamaya, ne de arkadaşa doyduk diyerek ertesi gün de canım sınıf arkadaşlarım Roos ve Raquel ile buluştuk, güzel güzel yemekler yedik. Bu sefer Raquel'le Akdenizlilik yapmadık, uzun uzun yemeklerden ve kültürlerden bahsetmedik, Roos'un canını sıkmadık.

Burada Roos'un sıkılgan gözükmesinin tek sebebi kendisinin kamerafobik olması.

Akabinde her şeyi toplayıp Amsterdam'a, özlediğimiz arkadaşımız Şakarer'in yanına gittik. Hollanda'ya ilk geldiğimden beri eklemlendiğim Hollanda'daki Kadıköy Anadolulular (zira Kadıköy Anadolu adeta Bornova Anadolu'nun kardeşi ya da kuzeni gibi bir şey) ile bir araya geldik. Gece Ece'nin "dinliyorum" deyip uyuyakalması, son trenin kaçması ve Yasin ile Onur Can'ın kutusunda bir bisiklet taşıyarak bar bar dolaşmayı planlamasıyla sona erdi. Bütün apartmanı uyandırdıktan sonra kalabalık dağıldı.


Bu arada şu üst paragrafta çok belli olmuyor, hatta çok mesafeli bir ilişkimiz varmış gibi duruyor, ama Şakarer en çok sevdiğimiz, çok komikli insanlardandır. Hele ki benzer dertlerden muzdarip olunca hiç kendisini bırakıp gelmek istemedim ben. 

Bütün bunlardan bağımsız, Amsterdam'a gelmişken Hypnotic School için bir kayıt daha yapmadan dönsem sınırdan geçemezdim. Kayıt önemli değil, Rutger baya keple cüppeyle mezun olmuş. Kepi görünce bir heyecanla taktım tabii, zira kendi mezuniyetimden içimde kalmıştı...

Madem kepi taktım, alakasız poz vereyim.

Olay Rutger için o kadar sıradan ki keple ilgili zerre heyecan yok gördüğünüz gibi...

Sonuçta dolu dolu geçirdiğim bir Hollanda ziyaretinden döndüm. İnsanın gerçekten yaşadığını ancak gerçek hayatının dışına çıktığında hissetmesi ne acaip. Yine de mezuniyet gülümüzü de aldık ya, şu ara içimiz biraz rahat.

"Starting here, starting now, honey, everything's coming up roses.."

1 yorum:

Ece Sakarer dedi ki...

Çok sevdiğim birinden alıntı yapıyorum sana: "Oha sen beni seviyorsun!"