19 Haziran 2012 Salı

18 Haziran 2012 Pazartesi

Den Haag

Dün babalar günüydü bildiğiniz üzere. Babamın doğumgünü ve Anneler Günü gibi bu güzel günü de Hollanda'da, sarılıp öpmek istediğim insanlardan uzak geçirdim. Bunun üzerine duygu sömürüsü yapacak değilim, zira konu o değil. Konu, babamın "Bugün bir yerlere git, gez, gör, sonra neden gezmedim diye pişman olma" demesi, ve benim bu öğüdü yerine getirerek (tamamen babalar günü hatrına a canım) Den Haag'a gitmeye karar vermem.

Lakin şöyle bir sorun vardı; ben uzun zamandır yatırım hesabımdan ana hesabıma para aktarmıyordum, ve hesabımda sadece 30 euro kalmıştı. Evet 30 euro liraya çevrildiğinde az para değildi, ama euro olarak ve Hollanda'da yaşadığınızda gayet cüzi bir miktar oluyordu. Üstelik günlerden pazardı, dolayısıyla yapmaya çalıştığım aktarmalar "beklemede" kalıyor, beni ING Bank internet sitesinin önünde hüzünlere boğuyordu.

Ama çok gaza gelmiştim. Seyahat kartımı bulup, fotoğraf makinamın tozlarını üfleyip yola koyuldum.


 Den Haag'a vardığımda saat bir buçuktu. Şansıma hava güzeldi (Burada bir açıp bir kapanan, ama yağmurlu olmayan havalara güzel diyoruz. Kötünün iyisi bir nevi.), merkezdeki istasyonda inmemiş olsam da her köşede bir harita vardı ve ben mutlu mutlu ilerliyordum. Kafamda iki şey vardı; Escher'in eserlerinin sergilendiği ve açıklandığı Museum Escher in het Paleis ve plaj. Hava burada 11de karardığı için plajı sonraya attım, Escher'e doğru yola koyuldum.

Lakin yolumun üzerinde şöyle bir şeyle karşılaştım.  


Meğer Den Haag Klasik Müzik Festivali'nin son gününe denk gelmişim. Yukarıda bir kısmını gördüğünüz alan çoğunlukla çocuklara yönelik klasik müzik etkinliklerinin olduğu ama yetişkinlerin de çevrede oturup biralarını, kahvelerini içtiği, keyif yaptığı bir organizasyon. Çocuklara yönelik etkinliklerden kastım ise poster yapmak, enstrüman yapmak, (anladığım kadarıyla bir haftalık bir keman workshopu sonunda) sahneye çıkmak ve yukarıda görüldüğü üzere "orkestra şefi olmak". İşin eğitimsel boyutuyla, eurythmicsle falan kafa bulandırmayayım şimdi, ama yapılan şey çocukların çalan klasik müzik parçalarını "hissederek" hareket etmesini sağlamak aslen. Lakin, aynı kütüphanede gördüğüm gibi, bunun bir de klasik müziği sevdirme, klasik müzik dinlerken keyif aldırma boyutu var, ve çocuğun hayatında şu kısacık anın ne kadar etkili olabileceğini bildiğimden kelli yine bir fena oldum ben bu olayı izlerken.

 Keman çalan çocukların da fotoğrafı vardı, ama bence bu çok bana daha fazla şey ifade ediyor.

 Planlarıma ara vermiş olmam, onlardan vazgeçtiğim anlamına gelmezdi, çalan parçalara ıslık çala çala, hatta karşıdan ıslık çalarak gelenlerle selamlaşa selamlaşa, Buitenhof'un içinden geçtim.


 

Buitenhof sonrası bir baktım ki nehre sahne kuruyorlar. Öğrendim ki akşam saat beşte konser var. Ufak bir hesaplamayla konser yedide bile bitse hava kararmadan sahile gidebileceğimi anladıktan sonra Escher Müzesi'ne doğru ilerlemeye devam ettim.

Yürüdüğümüz yollar...

Escher Müzesi ile ilgili hiçbir şey yazabileceğimi sanmıyorum, ama beynim eridi. İşin ilginci, hayranlık Escher'in bilinen eserlerine bakarken değil, yarattığı desenleri, onları nasıl yaptığını, ve ulan hepsinin aslen tahta baskı ya da linoleum olduğunu görünce oluşuyor. 3 kat boyunca sık sık hayranlıkla küfrettiğimi hatırlıyorum, gidin görün. En çok sevdiğim iki eseri de internetten bulup buraya koyuyorum, çekinmiyorum;

1948 tarihli, 4 farklı blokla basılmış bir baskı bu. Bloklardaki işçiliği bir düşünün...

Yine dört blok, bunun renki baskısı vardı müzede. İyice kafa açmak için bunun bulunduğu sitede biraz daha gezinin, Den Haag'a gitmiş kadar olun.


Ehm, neyse, eriyen beynimi tekrar kafatasımıza soktuktan sonra fark ettim ki konsere hala bir saatim vardı. Müzenin önündeki antika pazarını, ve "Rainbow Nation" adını verdikleri dışmekan sergisini gezdim. Heykeller Güney Afrikalı sanatçılar tarafından yapılmıştı, ve sergi Den Haag Heykel Festivali'nin bir parçasıydı.

Rainbow Nation.

Antika Pazarı.

Antika pazarında yere ne düşürdükleri belli olmayan güvenlik görevlileri (bu da güvenlik karavanı bu arada).

Dolanacak bir yer kalmayınca, çok da uzaklaşmak istemediğimden konser alanına geri döndüm. Konser aslen paralıydı (23€ imiş), bir Carmen Bizet yorumu sergilenecekti ama konserin hafif saçma bir açıyla da olsa izlenebildiği bir "beleştepe" mevcuttu, ve konsere daha 40 dakika olmasına rağmen oldukça kalabalıktı. Büyük bir şans eseri beleştepenin protokolünde yer buldum, bu modern yorumu en önden (ehm, yani, işte) seyretmiş oldum.

Konser sonrası plaja yürüyerek gitmek gibi iyimser planlarım olsa da bu planlar yanımda oturan Hollandalı'nın "tramvayla yarım saat" demesiyle toz oldu. Yani, gündüz olsa yine yürürdüm gerçi, ama akşamdı, hava soğuyordu, ve ben çok kararmadan plaja gitmek istiyordum. EVET HAYATIMDA HİÇ PLAJ GÖRMEMİŞTİM.


Plaj baya büyük. Yani, uzunluk olarak da, genişlik olarak da. Plaj kenarındaki mekanlar ise klasik klüpler. Bu arada bütün plaj inanılmaz güzel deniz kabuklarıyla kaplı. Ve ben ceketle üşürken suya girenler mevcuttu.


Bu arada bütün sahil, yukarıda gördüğünüz şekilli direklerle kaplı, her direkte farklı bir hayvan ya da şekil var. Amaç ise, özellikle çocuklara, yol göstermek. Plaj büyük, geniş ve çocukların çılgınca kaybolması için ideal olduğundan kelli bu işaretler yer belirleme ve nerede olduğunu hatırlama amaçlı kullanılıyor. Cümle içinde kullanırsak; "Ineke, bak unutma, kaybolursan mavi baykuşun oradayız".


Çok geç kalmadan evime döndüm, çok uzatmadan gitmek isteyenlere iki gıdım laf edeyim:

  • Den Haag'da iki tane ana istasyon var; merkez istasyon ve Hollands Spoor. İkisine de Amsterdam'dan tren var diye biliyorum, ben Hollands Spoor'da indim, sonra da yine oradan bindim. Yirmi dakikalık bir yürümeyle merkeze ulaşıyorsunuz, ama çok üşeniyorsanız trenden inip başka bir trenle merkeze gidebilirsiniz tabii.
  • Eğer grafik sanatlara ilgiliyseniz, Escher'e mutlaka gidin. İlgili değilseniz de gidin, ama o kadar etkilenmeyebilirsiniz. Onun yerine modern sanat eserlerinin sergilendiği birkaç önemli müze daha var, onlara da gidebilirsiniz. Yani diyeceğim şu ki, gitmeden önce müzelere bir bakın, ilginize göre seçin.
  • Den Haag'ın resmi olarak aslen köy olduğunu biliyor muydunuz? Kasaba bile değil ulan, köymüş. Kraliçe oturuyor, bütün büyükelçilikler orada, resmi her şey orada, zaten oldukça büyük, ama köy. Şehir değil. Köy. Şaka gibi.
  • Plaja gidin, çok güzel. Ama bence giderken yanınıza biranızı, yiyeceğinizi, atıştırmanızı da alın, kumlara oturup tüketin. Zira ben Çeşme gibi düşündüğüm için (bkz. birayı mekandan alıp denize en yakın şezlonga oturmak) hazırlıklı gitmedim. Plaj geniş olduğu ve şemsiye-şezlong olmadığı için mekanlar denize uzak kalıyor. 
  • Buitenhof'a denk gelirsiniz zaten, ben pek planlayamadığım için tesadüfen içinden geçtim. Geçiniz içinden.
  • Plajdaki Pier'de üst katında yürümek dışında matah bir şey yok. Bir yürüyün gelin. Çok istiyorsanız denize doğru bungee jumbing yapın-güzel diyorlar.
  • Diğer şehirlerle karşılaştırdığımda insanlar çok daha güleryüzlü, çok daha muhabbetşinas. Neden bilmem, deniz kıyısı olmasından olabiler.
  • Tramvaya binmek, eğer ovchipkaartınız yoksa, iki buçuk euro ve yarım saat ücretsiz binebiliyorsunuz. Ama Amsterdam'daki gibi arkada da muavin olmadığı için, ve her kapıdan girebildiğiniz için, kimse ödeyip ödemediğinizi kontrol etmiyor. Hani, zor durumda kalırsanız diye diyorum, kurnazlık yapın diye değil.
  • Amsterdam'dan sadece 45 dk-1 saat arası sürüyor yol, ama Maastricht'ten ne kadar sürüyor bilemiyorum. Eğer gitme şansınız varsa, bence gidin.

Son olarak; çok teşekkürler canım babam...





16 Haziran 2012 Cumartesi

Sağanak yağmurlu şarkı

Şimdi, şöyle hiç tahmin etmediğim bir durum oluştu; ben buradaki havadan çok sıkıldım. Daha doğrusu, sıkılmak yanlış bir kelime, zira yağmurlu havalar candır. Ama İzmirli bir insan olarak Haziran ortasında hala montla geziyor olmayı kabullenemiyorum. Hırkaya razıyım, kapalı havayla ve hatta yağmurla da sorunum yok, ama mont ne yahu? Millet Umut Sarıkaya'dan "Mont Beni" şiirini okumaya başlayalı 2 ay oluyor, biz hala üşüyoruz ulan.


Ama konumuz bu değil. Yani, bu durumla uzaktan alakalı, bu durumdan sıkılmak yerine ölümüne keyif aldığım anlarla ilgisi var biraz. Biraz da arkadaşlıklar, dostluklar, muhabbetler ve gülme krizleri...

Ani bir kararla Türkiye'ye gittiğimde, aylardır göremediğim, askere bile uğurlayamadığım canım arkadaşım Emir Bey ile bir kayıt yapmamız tabii ki kaçınılmaz oldu. Ne kaydedelim, ne yapalım derken, nasıl oldu bilmiyorum, ama işte o keyif anlarına dair şu şarkıyı kaydediverdik.



Sözler ve müzik bana, gitarlar ve düzenleme Emir Bey'e ait. Sözler ise şu şekil, bu şekil:

Gökyüzü dökülür sanki bahçeye
Saklanmam, seyrederim uzaktan
Yağmur damlaları değerken ayağıma
Bundan büyük huzur yok

Erken kalktım, neden bilmem
Kahve yaptım kendime
Ve fark ettim verandada otururken
Bugün hiç işim yok

Yağmurun hatırlattığı her gün
Canlanıyor bahçede
Yağmurda yürüdüğüm her yol
Uzuyor önümde

Ve ben günleri izlerken
Yağmur damlaları ayağıma değerken
Kahvem bitmek üzereyken
Bundan büyük huzur yok

11 Haziran 2012 Pazartesi

Gün gelir.

Gün gelir, belki ilk seferde içime sinecek renklendirmeler yaparım. Tekrar tekrar oynamam..



Ama iyi bir teknik geliştireceğim, düzgün gözüken, amatör kokmayan bir şeyler ortaya çıkabileceğim (tamamen kendi zevkim için, buraya koyduğum her şey gibi) bir gün var mı önümde, onu bilmiyorum. Tembellikle birleştiğinde çok pis bir durum mükemmeliyetçilik, ve beyin mecburen kendini bununla yetindiğine inandırmaya gidiyor.

24 Mayıs 2012 Perşembe

Hollandalıcılık

  • Nihayet, Mayıs sonuna doğru montsuz dışarı çıkmayı başarabildik. Zaten arada bir geçiş süreci olmadı; bir gün montluyduk, ertesi gün aniden herkes soyunmuştu. Ve evet dostlar, doğruymuş, gavur milleti güneşi kırk yılda bir gördüğünden, o dakika soyunuveriyor, o dakika ortalık omuza, bacağa doyuyor.
  • Biz de tabii ki eksik kalmadık ve Pelin Hanım ile bu durumları bizzat yerinde, yani Museumplein ve Vondelpark içinde incelemeye karar verdik. Böylece iki gün ekmeğimize peynir ve jambon koyarak, çimlere yayarak, yayılma halinde işlerimizi hallederek, mayışarak ve mayışarak Hollandalılığımızı doyasıya yaşadık.
  • Lise arkadaşlığı tuhaf bir müessese. Tuhaftan kasıt iyi anlamda tuhaf. Sanırım birbirinizin ergenlik salaklığından erken yetişkinlik mallığına geçiş sürecine birebir şahit olduğunuzdan ve bu süreci birlikte geçirdiğinizden, yani birlikte büyüdüğünüzden kelli aranızdaki ilişki çok farklı oluyor.
  • Burada geçirmiş olduğum aylar boyunca hep dalga geçtim, hep hor gördüm, ama yanlış yoldaymışım. Buradan kantinde ekmeğine peynir sürüp yediği için "bu ne len, yemek mi bu" diye dalga geçmiş olduğum tüm Hollandalılardan özür diliyorum. Şu iki günde anladım ki ekmek-jambon-peynir, meğer Hollanda mutfağındaki en lezzetli ve en doyurucu şeymiş. Sandviçlerin yapamadığını bu üçlü yapıyor, zira bir yandan sürüp bir yandan yediğiniz için yavaş tüketiyor, tam doyuyor ve bütün gün acıkmıyorsunuz. Bilememişim, hata etmişim. 
  • Bu arada ukulele aldım ben.
  • Amsterdam belediyesinin ilginç bir kütüphane sistemi var; her mahalleye ufak tefek bir kütüphane koymuş durumdalar. Bu kütüphanelere üyelik çocuklar için parasız, yetişkinler için paralı, lakin üye olmadan da içeri girip kitap okuyabiliyor ya da çalışabiliyorsunuz. Ama benim bahsetmek istediğim Amsterdam'ın merkezindeki 7 katlı kütüphane, ve o kütüphanenin çocuk bölümü.
  • Ben şahsen isterim ki kütüphane ahşap olsun, kitap koksun, konuşamayalım, sessiz kalalım falan. Neden? Çünkü ben antika bir insanım. Lakin bu antikalığımla ben bile alışveriş merkezi gibi tasarlanmış olan, sanat katında insanların çıkıp müzik yapabildiği bir sahne barındıran, her katta mutlaka bir sanatçının eserlerinin sergilendiği, milletin minderlerde ya da yerde de oturduğu, resmi tatil günü hınca hınç dolu olan, baya bildiğiniz ergenlerin gelip takıldığı, piyasa yaptığı bu kütüphaneye büyük bir hayranlık duydum. Daha çok resmi tatilde bu kadar kalabalık olduğu ve insanlar kütüphaneyi bu kadar sevdikleri için. Bir de çocuk bölümünde koşuşturan, kitap seçen, kitap okuyan çocukları ve ailelerini gördüğüm, biraz özendiğim için.
 
 
 
 
  • Geçtiğimiz ay, ilginç bir günde, bir sokağın başında trafik kazasına şahit olup, sonunda bir düğüne denk geldim. Bütün bu hissiyat karmaşasını belgelemek için dayak yeme pahasına fotoğraf çektim. Dayak yemesem de azar yedim, ama azarı tam neden yediğimi bilmiyorum. Düğün sahipleri kızmadığına göre fotoğraf çekilmesinden rahatsız olmuyorlardı, kızan fotoğrafçıydı, belki de fotoğrafları çekip satacağımı falan düşünüyordu. Her ihtimalde mutluluklarına ortak olmak isteyen, minik kalça hareketleriyle yanlarına yaklaşmaya çalışan bir insandan çok kültür çeşitliliğini belgelemek isteyen Müslüman mahallesindeki Hollandalı görüntüsü veriyordum. O yüzden çok duramadım.
 
  
  • Neden buradaki üniversitelerin psikoloji fakülteleri hep itin g.tünde? Tamam, sinir bozucu olduğumuzu kabul ediyorum ama bu kadar mı nefret ediyorsunuz bizden?
  • Geçen haftasonu burada ilginç bir olay oldu; Jordaan bölgesinde oturan sanatçılar atölyelerini açtılar; hem gezmek isteyenler, hem de alıcılar için. Bunun sanatçının kendini tanıtması ve eserlerini satması için çok güzel bir fırsat olması bir yana, organizasyonun ciddi bir şekilde planlanması öbür yana. Neden? Hollandalı çünkü bunlar. Haritalar ve programlar, hangi atölyede hangi amatör müzisyen çalacak, hangi şair şiirlerini okuyacak, hangi atölyede ne tarz eserler mevcut... Bütün sanatçılar atölyelerini/evlerini hazırlamış, düzenlemiş, yoldan geçen herkesin (aileler, çoluk çocuk, yaşlı insanlar, gençler) elinde bir harita, hep beraber sanat eseri kovaladık. 
Bir de bu kızları kovaladım. Snowapple diye bir grup bu, çoghoşlar...
  • Benim için en etkileyicisi (ve biraz da üzücüsü) normalde işi fotoğraf çekimleri için profesyonel modeller/maketler yapmak olan, ama photoshopla birlikte bu işi bırakmak zorunda kalan adamın atölyesi oldu. Adam artık atölyesini partiler ve organizasyonlar için kiraya veriyor, arada da illüstrasyon falan yapıyordu. Üç kızı vardı ve karısı yeni terk etmişti, ama bu bölüm konumuzla çok alakalı değil tabii.
Bu da maketlerden biri, arkasında reklamıyla beraber...
  • Bugün ev arkadaşım gelirken karpuz almış. Üstelik iyi bir karar vererek bu alışverişi bir Müslüman marketinden yapmış, yani söz konusu karpuz sıcak iklimlerden gelmekteydi, söz konusu karpuz ölümüne tatlıydı sayın seyirciler. Laura, dedim, kendimi evimde hissettim, teşekkür ederim.
  • İşsiz güçsüz olmamdan kelli çizim konusunda baya gaza gelmiş, hatta ara gazlarda kendime çeşitli çizim cicileri almıştım. Hah, o gaz sezonunu az sonra göreceğiniz çizimle kapattım gibi. Tam olmadı, olamadı, ama olsun.

16 Mayıs 2012 Çarşamba

Kayık


Ben bugün bunu yaptım. Güzel insan Ilgın Hanım'ın önerisiyle, bir yandan şöyle de bir şey oluştu:
 

13 Mayıs 2012 Pazar

Grön grön grön

1€ya alınan gözlüğü filtre olarak kullanmak ve bir takım kiliselerin arka bahçeleri.

Maastricht Üniversitesi'nden sınıf arkadaşlarım, gezi yoldaşlarım, kahkaha turfanlarım Roos ve Raquel ile, neden bilmem, yaklaşık 5 aydır görüşmüyorduk (Roos bir iki ay önce Amsterdam'a gelmişti gerçi). Bir anda üzerimizdeki tozu silkeleyip buluşmaya karar verdik, ama neden Groningen'de buluşmaya karar verdik onu bilemiyorum.

Ayrı ayrı yerlerden gelip Amersfoort'ta aynı trene binecektik, Raquel ve Roos bana hangi vagonda olduklarını söyleyecekler, ben de onları bulacaktım. Tren ikiye ayrılıyor, yarısı Groningen'e, yarısı ayrı bir yere gidiyordu, onlar ise Groningen'e giden son vagondalardı. İlginçti, son vagon birinci sınıftı, biz öğrenciydik, neler oluyordu, bir sonraki ikinci sınıf vagona bindim. Tren kalabalıktı ve ben kımıldayamıyordum, bulunduğum vagonun "sessiz vagon" olduğunu ise telefonumun çalınca herkesin bana bakmasıyla fark ettim; gençlere gidemiyordum ve gençleri arayamıyordum. Bundan sonrası duraklarda tren her boşalıp dolduğunda trenin başından sonuna kadar yürüyüp Raquel ile Roos'u bulmaya çalışma trajedisi, bir buçuk saat boyunca. Groningen'e inince fark ettik ki, trenin birbirinden bağımsız üç büyük kısmı varmış, ve onlar ikinci kısmın en son vagonundalarmış; bense birinci kısmın.

Şekil 1.a: Kilise bahçesine şişme bar kurmak, yanında futbol oynamak.

Groningen güzel şehir. Öğrenci şehri diyorlar, biz de öğrencisine kapısının önüne sandalyeler atmış bira içen öğrenci birlikleri, kilisenin arka bahçesinde futbol oynayanlar ve "madem öğrenciyiz o zaman neden göle golf sopalarıyla pinpon topu atmıyoruz?" adlı bir oyun geliştirmiş olan gencolar sayesinde doyduk. Ama daha güzeli merkezin ara sokaklarında "Gasthuis" diye geçen eski hastane ve yaşlı bakımevlerinin bahçelerini işgal etmekti. Bu bina-bahçe kolektifleri şu anda site gibi, bazılarında yaş ortalaması yüksek, bazılarında düşük, ama insanlar ev olarak kullanıyorlar.




 Burada Raquel tezine ve süpervizörüne olan duygularını anlatıyor.


Roos'a "Burası güzel bir şehir, ama yaşamak istemeyebilirim" dedim. Yanlış söylemişim, tam tersi olacakmış; "Burada çok güzel yaşanır, ama gezmek istemeyebilirim" olacakmış. Ama zaten bence gezinin ana fikri Groningen değildi, anafikir Raquel ile Roos'u dürtmekti. Ek olarak başta "aa ne güzel seviliyorum lan" diyen ama sonra bizden nefret eden şu kediyi ve sevgilisini dürtmek de olabilir.


Son olarak Hollanda'ya gelip de "Groningen'e gidelim mi" diyenlere gelsin:
  • "Şehrin merkezi" denilen alan iki meydan ve onları bağlayan tekil sokaklardan ibaret. Müze gezmek istiyorsanız müzeler mevcut, biz gezmedik. Onun dışında da merkezde bir şey yok. Gerçekten yok.
  • Şehir fazlasıyla yeşil, parklar bahçeler gani gani. Bir de evler genelde 1-2 katlı olduğundan bu yeşillik daha da ön plana çıkıyor. Diyeceğim o ki, merkezde müzeler dışında çok vakit kaybetmeyin, bir-iki paralelinde inanılmaz sessiz mahallelerde gezinin, Gasthuisleri bulun, bahçelerinde oturun, bahçede oranın yerlisini görürseniz onunla muhabbet edin. 
  • Şehrin dışına doğru yürüyün, binalar, dükkanlar, olaylar, her şey ilginçleşiyor. Grafiti ilgi alanınızdaysa merkezin azıcık uzağında çok güzel bir çim alan ve üzerinde enfes trafolar var mesela. Hemen önünde kurulan organik pazarda ise çocuklar el değirmenlerinde yaptıkları unlardan krep yapıyorlardı. Onun da önünde her şeyin karman çorman satıldığı dev bir dükkan vardı. Falan falan falan...
  • Öğrenci şehri olmasına rağmen Amsterdam'da ya da Maastricht'te maruz kaldığınız bisiklet terörüne burada pek rastlamıyorsunuz. 
  • Açık konuşayım, Maastricht'ten gidiyorsanız hem yol parası açısından, hem de yolun uzunluğundan kelli, bence değmez. Onun yerine -bence- Belçika'ya geçin.


8 Mayıs 2012 Salı

Halfway down the stairs


Önce tapınak. Zaten kafamdaki renkler tam olmamıştı, ama neden tam olmadığını düşündüğümü bulamıyordum. Tapınak istediğim etkiyi yaratmıyordu. Derken benim ismini koyamadığım duruma alakasız bir konumda Jos isim koydu ve "Yani, çok renkli..." dedi. Ben de bunun üzerine, madem vaktim vardı, az renkli deneyeyim dedim. Sonuç şu şekil oldu, daha güzel mi oldu tartışılır, ama daha çok içime sindi gibi:


Orjinalleri renklendirmeye cesaret edemediğimden kelli her seferinde çizdiğim şeyin 3-5 fotokopisini alıp onları renklendiriyorum. Böylece beğenmezsem tekrar yapma şansım oluyor, iyi oluyor o, pek güzel oluyor. Hele ki kendime yeni ciciler almışım, bu sefer tarama ucuyla on saat uğraşmışım, kesinlikle risk alamazdım. Yine de cicilerimi (mürekkep ve ecoline) aldığım yerden aniden gaza gelip suluboya kağıdı da alabilirim, sonuç ne olur bilemem gerçi... 



O zaman kendimi iyice sanatçı zannedeyim ki orada burada yaptığım saçma sapan eskizleri de paylaşayım:



Süpervizörüm Mariette geçtiğimiz hafta ne yaptığımı sordu. Ne yaptığımı sorarken aslında cevabı biliyordu, zira bana tasarladığımız bilgisayar oyunu için arkaplan resimleri bulmak dışında bir görev vermemişti, üstelik bir hafta içinde hem bir Queen's Day, hem de bir Liberation Day kutlamıştık. "Hayatımın geri kalanında bir daha bu kadar rahat bir hafta geçirmeyeceğimi biliyorum" dedim, Mariette de "Evet, bunun farkında olman iyi bir şey," dedi. Şimdi oyunun arayüzünü ve karakterlerini tasarlamam gerekiyor, ve ben hayatımın geri kalanında yapacağım işlerden bu kadar keyif almayacağım ihtimalini sürekli masamın üzerinde, gözümün önünde tutuyorum.

6 Mayıs 2012 Pazar

Bevrijdingspop

Gün geçmiyor ki Hollanda'da başka bir milli bayram yaşanmasın, Hollanda milleti başka bir şey kutlamasın. Gerçi ben burada 5 Mayıs'tan, yani bir nevi Hollanda'nın düşman işgalindan kurtuluşundan bahsediyorum; 4 Mayıs ise Nazi işgalinde ölen Yahudi vatandaşları anma günü, dolayısıyla pek kutlamalık bir durum yok.

Lakin, 5 Mayıs Kurtuluş Günü'ne dönersek; bu sanırım bizim 30 Ağustos Zafer Bayramımız ile eşleştirilebilir. Düşünün ki Zafer Bayramı için Şehre trenle 15-20 dakika uzaklıkta bir kasabada ücretsiz dev bir organizasyon düzenleniyor, bu organizasyonda hem Hollanda'nın az çok bilinen sanatçıları sahne alıyor, hem de yurtdışından bir takım sanatçılar ithal ediliyor. "Bu zaten bizim milli bayramlarda da olur, her meydana sahne kurulur" diyenlere ise şunu belirtmek isterim; düzenlenen şey bir festival, baya bildiğiniz Rock'n Coke gibi, Masstival gibi, One Love gibi. İçki ve yemek satışından içeride kurulan pazara, alışveriş sisteminden (zira para geçmiyor, "munt" kullanıyorsunuz) tuvaletlere, haritasından sahne yanındaki yüksek çözünürlüklü dev ekranlarına (paralı konserlerde bile zor gördüğümüz bir lüks) kadar.

Biraz "Ücretsiz müzik, hem fotoğraf çekerim" mantığıyla, biraz da "Hmm, bakalım burada işler nasıl yürüyormuş bir inceleyelim" diyerek, ama en çok "Evde oturup ne yabıcam ki?" sorusuyla cebelleşmelerim sonucu Haarlem'e doğru yola çıktım.

Haarlem güzel bir kasaba, hatta hiç beklemediğim kadar güzel bir kasaba. Yazlık yerlerin kışlık halleri gibi bir yer, nasıl anlatabilirim bilemiyorum. İnanılmaz sevimli dükkanlar var, festivale istasyondan yürüyerek gidildiği için koca bir güruh olarak çoğunu görme şansı bulduk. Ve ben festivale yürürken kasaba belediyesinin "Ya her dükkan 50€ atsa hem festival düzenleriz, hem de kasaba ekonomik olarak kalkınır, düşünsenize, festivale gelen herkes bir şey alsa" diye karar aldığını düşündüm, zira milli bayramdı ama bütün dükkanlar açıktı.

Ben Bruis'te karşılaşmış olduğum sakinliği göreceğimi zannederken karşıma bir İzmir Enternasyonel Fuarı kalabalığı çıktı. Neyse ki festival alanı oldukça büyüktü, ve ben yalnızken çok bilinçli bir festival seyircisiydim. Gruplara şöyle bir önceden bakmıştım, programda sıralarına da baktım, Case Mayfield'ı izlemek için alternatif sahneye doğru ilerledim, ve sonraki gruplarda da efektif bir şekilde kullanmak üzere kendime en önde bir yer edindim. Sinir bozucuydum, ama mutluydum.


Case Mayfield'ın performansı, şarkılarının düzenlemeleri oldukça iyiydi, ama benim favorim hemen ardından çıkan Bombay Show Pigs'di. Üstelik konser sonunda vinyllerini satarak benim kalbimi fethetmişlerdi, lakin festival sonuna kadar taşımamın imkanı yoktu, boynum bükük, gözlerim yaşlıydı.




Bombay Show Pigs'den sonra Lefties Soul Connection adlı siyahi vokalli bir (çok şaşıracaksınız ama) soul-funk grubu sahne aldı. Basçının sevimliliğiyle ilgili ben bir şey söylemiyorum, ama grubun solistinden geliyor: "Hey girls, I know you find her cute, I've seen how ya lookin' at him".

 

Lefties Soul Connection'un sahneden inmesiyle birlikte ben de ana sahneye doğru yol almak istedim, lakin ancak arkama dönmekle kaldım, zira benim az önce "İzmir Enternasyonel Fuarı kalabalığı" olarak nitelendirdiğim insan-metrekare oranı aslında festivalin boş haliydi. Benim ise -yine- sırtımda çantamla kalabalığı yarmam ve ana sahneye ilerlemem gerekiyordu, lakin giriş kapısından -neden inanın bilmiyorum- alternatif sahneye akan insan seli yüzünden hareket edemiyordum. Bir şekilde, içimden küfrederek, yol vermeyen insanları itmemeye çalışarak, yavaş adımlarla seli geçtim, yürüdüm, ana sahneye ulaştım. İsteğim Echo and the Bunnymen'i çekmekti, lakin bu kalabalıkta en öne ulaşmam zor görünüyordu. "Ne yapalım" diyerek konseri ana sahnedeki grubu izlemeye başladım; hesaplayın diye söylüyorum, o uzaklıkta çekebileceğim en düzgün fotoğraflar şu şekildeydi:


Bu dünya tatlısı gruptan sonra üç rapçi kardeşimiz sahne aldı, herkesin bir ağızdan söylemesinden edindiğim sonuç bu insanların buranın Serdar Ortaç'ı, ya da Sean Paul'ü gibi bir şey olduğuydu. Kötü değildi, belki biraz anlamsız geliyordu-gerçi bu sözleri anlamadığım için de olabilir. Lakin insanlar zıplamaya doyamıyor, adeta ufak çaplı bir pogo festivali yaşıyorken ben sabit durmaya çalışıyor, en iyi ihtimalle üzerime düşen hoplayan adamları geri itiyor, bu işkencenin ne zaman biteceğini düşünüyordum.

Derken aniden fark ettim ki bütün kalabalık zıplıyordu. Bu kalabalık Ben Howard'ı ya da Echo and the Bunnymen'i izlemeye gelmemişti, bizzat bu ekipte zıplamak için gelmişti. Önlere ulaşmak için hala umudum vardı dostlarım, hala umudum vardı. Nitekim, ekip sahneden inince kalabalık aniden dağıldı, ve ben kendimi sahnenin önündeki üçüncü sırada buldum.

Peki fark etti mi? Hayır. Zira Hollandalılar uzundu. Gerçekten uzundu. Ve ben etraftaki dişil yoğunluğu Ben Howard'a bağlamıştım, halbuki Ben Howard iptal olmuştu, ve yerine Will and the People adlı grup çıkacaktı. Eklediğim videodan da göreceksiniz ki söz konusu grup ölümüne zibidiydi, ve bilirsiniz ki biz kızlar zibidileri severdik.


 
 

O zaman, dedim kendime, e bu kızlar Echo and the Bunnymen'e kalmaz. Nitekim öyle oldu, Echo and the Bunnymen'de önümdeki kızlar teker teker gitti, ve ben önüme benden kısa birini alıp rahat rahat konseri izledim, rahat rahat da fotoğraf çektim. Bu arada, seksenler sounduna olan önyargımın haddi hesabı yok, ama konser çok güzeldi. Bunu biste şarkı içinde coverladıkları Take a Walk on the Wild Side ile ve yanımdaki teyzeyle beraber "düp düdüp düdüp düp düdüp" yapmamla alakalı olduğunu sanmıyorum, daha çok bana seksenlerden gelen bir müziği sevdirebildikleri için olabilir.

 

Bütün bunların dışında ise çok sevdiğim üç an var, ahanda şu şekil:
Çok bir açıklama yapmam gerekiyor mu bilmiyorum. Genel anlamda çocukların küçük yaştan itibaren zarar görmeyecekleri şekilde her keyifli ortama sokulmaları gerektiğini düşünüyorum. Hele ki bir müzik festivalinden bahsediyoruz. Bu çocuk hem kalabalıktan korkmayacak, hem de müzikten keyif alacak, üstelik, göreceğiniz üzere, kulakları da zarar görmüyor. Annesi onu izlerken o herkesin yanına gitti, konuşamasa da elindeki sopayla dürttü, gülücükler dağıttı. Ortalık kıpırdanmayacak kadar kalabalık olduğunda ise ya eve dönmüşlerdi, ya da muhtemelen annesinin ya da babaasının sırtındaydı.

 
Benzer bir durum, ama yaş farklı. Aradaki ufak sahnede çıkan grubu izlerken, aniden tekerlekli sandalyelerle üç yaşlı kadın geldi ellerinde balonlarla. Yaşlıdan kastım, gerçekten yaşlı, ve en sağdaki kadının elleriyle müziğe eşlik ettiğini görebiliyorsunuz. O andan en çok keyif alanlar onlar olabilir, abartmıyorum. Bir de belki onları izleyen ben.


Biraz ironik olacak, ama bunlar da ergenlerimiz. Gördüğünüz üzere biraz sıkılmışlar Case Mayfield'dan. Ama neden bilmem ergenlere dair şu sıkılma halini sevmeye başladım. Yetişkinlerde (ve kendimde) gördüğümde dalga geçme fırsatını verdiğinden olabilir.