6 Nisan 2012 Cuma

Naptın?

Bitmek üzere olan sevgili araştırma önerim, türlü türlü aptallıklarım ve bir takım aksilikler nedeniyle bitemeyince bunun Blogger laneti olduğunu fark ettim. Zira yazacak şeylerin sürekli listesini yapmakla birlikte hepsini her şeyin bitimine erteliyordum. Nitekim ne bünye, ne kozmik denge buna izin verdi, ve son iki günde sürekli bir şeyler patladı, ve burada sürekliden kastım, gerçekten sürekli, yani ortalamaya vurduğumuzda saat başı mallık, saat başı şanssızlık yaşadım.

Dedim ki madem oturamıyorum tez başına, bu blog tez yazıla (hoh hoh hoh). Zira Çiğdem Hanım'ın fotoğrafları adeta klasörlerde takla atıyor, yayınla artık bizi diye ağlıyor. Evet, ağlayan fotoğraflarım var.

Sadede gelirsek, Maastricht'te Ali Bey dışında hiç misafirim olmamışken, Amsterdam'da geldiğimden beri Ali Bey dahil 3 (yazıyla üç) misafirim oldu. Bunda Amsterdam'ın kolay ulaşılabilir olması tabii ki en büyük etken, ama Amsterdam'ın Maastricht'ten daha keyifli olduğu da yadsınamaz bir gerçek. Bir de sanırım ilk 4-5 ay dayandık, ama bir süre sonra herkes birbirini deli gibi özlemeye başladı. İşte bu misafircilik zincirinde programımızın son konuğu Sevgili Çiğdem Karaman'dı. Kendisi ile geçmiş zamanlarda aynı yurt odasını paylaşmışlığımız vardır, ve hanımkızımız şöyle güzel, ilaç gibi bir insandır:


Az gezmek, bol muhabbet. Hem kendisi buraya gelip çalışmaya devam ettiği için, hem de ben inatla, o zaman da proposal yazdığım için. Yine de gezdik mi, gezdik. Yedik, içtik. Hatta öküz gibi yedik, adeta karbonhidrat havuzunda, nişasta denizinde boğulduk...



Yukarıdaki fotoğrafta ilk kahvaltımızı, yani sağlıklı beslenmiş olduğumuz tek öğünü görüyorsunuz. Geri kalanı aşağıdakinin türevleri şeklinde.


 
Bir de ben her güzel insana denk geldiğimde yaptığım gibi kendisini esir alarak bol bol fotoğrafını çektim.




Diyeceğim şu ki, Çiğdem iyidir, Çiğdem candır. İyi ki gelmiştir, ve yine gelsindir, odamı şenlendirsindir!

Dipnot: Misafir ağırlamak Türk ve dişi olduğum için zaten damarlarımda akan asil kanda mevcuttur. İki yıl önce olsa bunu tahmin edemezdim, şimdi her misafirde kendimden korkar oldum.

29 Mart 2012 Perşembe

Lö mo

Aslında "Lomography" adlı olaya biraz tepkili bir insandım ben. Plastik ve düşük kalite makinaların bu kadar pahalıya satılması ve bunun bir ticaret alanı oluşturması, facebookta hızla artan fisheye "çok eğleniyoruz" fotoğraf albümleri, renkli lomoların en sevilen fotoğraf aksesuarı olması ve benzeri birçok sebepten dolayı Lomo makinalarla olmasa da Lomography kavramıyla mesafemi koruyordum. Hala mesafeliyim gerçi ama o mesafe tamamen benim ukalalığımdan.

Burada "film nereden alınır, nerede geliştirilir" gibi soruların cevabını ararken yolum "Lomography Shop"a düştü. Beni bir partiye davet ettiler, biz de sayın Şakarer'le birlikte gitmiş bulunduk, bu eski bir hikaye. Ama hikayenin ana konusu, aslında lomography'nin naif halini de görmüş olmak. Mağaza müdürüne "Pardon da Lomo dediğiniz alabileceğiniz en dandik makina zaten?" dememe rağmen dayak yememem bile bence güzel bir sebep.

Diyeceğim şu ki Lomo, güzel bir "topluluk". Yani, marka, ürün, sanat falan değil. Bildiğin topluluk. Güzelinden.
 
Bunu bağlayacağımız nokta ise tabii ki şurası oluyor. Buyrun Cmena 8m:









Bir de yeni bir Agfa Clack var, bunlar da ilk çıkanlar:

 

27 Mart 2012 Salı

Haftasonunu kaydetmek

Tabii ki şu ara yapması gereken işten kaçan bir insan olmamın bu haftasonunun bu şekilde geçmesine etkisi büyük. Bir de daha önce denk geldiyseniz, bizim Can Bey ile ara ara gaza geldiğimizi, ama 5 yıllık ara gaz sürecinde son bir seneden verim alabildiğimizi belki hatırlarsınız. Kendisiyle bir önceki maceramız, hiçbir şey yemeden besteleyip kaydettiğimiz şarkı "Kimler var, Rwanda?" ve Burger King konuluydu.

Can Bey ile zaten bir takım zibidilikler peşindeyiz, lakin bütün bunlardan bağımsız olarak, kendisi geçen gece beni arayıp "Yea biz kayıt yaptık" dedi. Ben de durur muyum, yapıştırdım cevabı. Cevabı yapıştırırken çoktan ayakkabılarımı giymiş, Can'ın arkadaşı Rutger'in bana on dakika uzaklıktaki evine doğru yola çıkmıştım.

Alakasız bir yerde de belirttiğim gibi, sanırım yapılması gerekenlerden kaçmak için en güzel bahane şu yukarıdaki...

Rutger bir squatta yaşıyor. Daha doğrusu squat olmaması için organize halde insan yerleştirilmiş dev bir okulda. Yani, terk edilmiş bina işgal edilmesin diye bilinçli olarak belli aracılar binaya kiracı yerleştiriyorlar. Söz konusu kiracı çok düşük bir kira ya da sadece masrafları ödüyor. Tek problem, iki taraf da bir taahhütte bulunmadığı için sizi aniden çıkarabiliyorlar evden. Sanırım bina kocaman bir okul olunca bu düşük bir ihtimal. Dolayısıyla olan biten tek şey Rutger'in iki odasını da gördükten sonra kıskançlıkla küfretmek oluyor.

"Siz burada görmüyorsunuz ama benim baya güzel ve büyük bir plak koleksiyonum, duvarında kocaman bir kara tahta olan bir oturma odam ve ucundan gördüğünüz mütevazı bir stüdyom var."

Sonuç olarak gecenin bir yarısı söz-vokal yazıp söyledik, kaydettik, oynadık. Sonra onlar oynamaya devam ettiler şarkıyla. Aslında kayıt neredeyse hazır, ama hem hazır olmadan, hem de diğer arkadaşlar paylaşmadan paylaşmak olmaz. Onun yerine aşağıda Can'ın geri vokal yaptığı, benim ise iPad ile internet avına çıktığım görülebilir.


22 Mart 2012 Perşembe

Gerçek dünyaya dönüş


Ne diyebilirim bilmiyorum. Fotoğrafın çekildiği zamandan bakınca pek anlamlı gözükmeyen bir gerçekliğe geri dönüyoruz aniden, o uçağın kalkmasıyla beraber.

13 Mart 2012 Salı

Filmler yanmaz, oteller yanar


Bugün aslında büyük bir hevesle nihayet ulaştığım fotoğraflardan, buradaki Lomography topluluğundan, dükkandan, partilerden bahsedecektim burada. Sonra haberleri okuyunca nedense çok boş geldi bunlar.

Burası Lunapark, ve ben ciddileşecek, yorum yapacak değilim. Sadece sanırım elindeki güç arttıkça vicdan azalıyor. Sevgili başbakanımızın açıklamasının, ve hatta belki tüm açıklamalarının, olanların ve bitenlerin başka bir açıklamasını bulamıyorum. Açıkçası ben (karşı ideolojiden olsun, kendi ideolojimden olsun) bir grup insan yakılarak ölse oturup ağlarım. Yangını çıkaran benim yandaşlarımsa daha çok ağlarım. Eğer elimden düzeltmek için, haklarını savunmak için hiçbir şey gelmiyorsa, bu olaydan sonra insanları birleştirmek yerine daha da kutuplaştırıyorsam dünyanın en huzursuz insanı olurum.

Ama o güce sahip değilim, sanırım o yüzden vicdanım sızlıyor. Güç arttıkça vicdan azalıyor.

11 Mart 2012 Pazar

Maloe Melo

Şu bloga daha önce denk geldiyseniz az çok biliyorsunuzdur; kendine iş üreten bir insanım. Ha bu ürettiğim işlerden, ya da yaptığım işgüzarlıklardan kazandığım bir para var mıdır? Meh. Ama işte öyle bir hayat diliyor insan, hep şu işgüzarlıkları yapacak vaktim olsun diyor. 

Vakit var mı peki, yani hiç mi işim yok? Meh. Teorik olarak vaktimin olmaması lazım. Ama belli ki craigslist'e girip, ilan veren bir blues-rock grubu bulup, "yeaa ben sizin fotoğrafınızı çekeyim mi konserde yea" diyecek vaktim olmuş. Onlar da dünya tatlısı insanlar oldukları için "e geel, giriş ayarlayalım, hem al bak bu da cdmiz" demişler. Sonuç olarak Salı gecesi kendimi Greenbaums konserinde fotoğraf çekerken buldum. Kendileri şöyle müzikler yapıyorlar:



Konser de şu şekil bu şekildi:







Bu haftayı şenlendiren tek olay bu değildi ayrıca, zira hafta boyunca çeşitli buluşmalar vuku buldu: uzun zamandır görmediğim ve ölümüne özlediğimi gördüğüm an fark ettiğim Pelin Hanım, bir atölye çalışması için bir haftalığına Amsterdam'a gelen Barış Hoca ve Amsterdam'da ilk geldiğim hafta sürekli telefonlaştığımız halde bir türlü yüz yüze gelemediğimiz Maral. Son ikisi, aşağıdaki resimde Greenbaums'u dinlerken görülebilir:

6 Mart 2012 Salı

"I put my trousers on, have a cup of tea..."


Sanırım çaya biraz fazla anlam yüklüyor olabilirim. Karşıma neden Hanzade çizdim, o konuda hiçbir fikrim yok gerçi...

4 Mart 2012 Pazar

Gün geçmiyor ki...

...Nil İpek sokakta yeni bir plak bulmasın.




28 Şubat 2012 Salı

Amsterdam'da ev kurmak


Aslında ilginç bir durum yok, yani aynısını Türkiye'de de görebiliriz muhtemelen. Yine de hala sokakta mobilyalar görmeye alışamadım ben, belki bizde hep "ihtiyacı olan birini bulalım", "atmayalım ziyan olmasın", "birine verelim" cümleleri çok kullanıldığı için, ya da isterseniz belediye tarafından alınıp ikinci el dükkanlarında satıldığını, ya da freecycle gibi yerlerden hemen ihtiyacı olan birini bulabileceğinizi bildiğimden kelli. Ama diyorum ya, ilginç bir şey yok, eminim İstanbul'da da birkaç saat dolansam, yine bir şeyler bulunur.

Sonuç olarak, üç haftadır gördükçe içimde beliren "Allah Allaah.." şeklindeki şaşkınlık, yavaş yavaş "Acaba ev döşenir mi ki?" sorusuna dönüştü. Bugün dayanamadım ve fotoğraf makinamı alıp çıktım dışarı. Evet evet, "Amsterdam sokaklarında kayboldum adeta"...


Efenim bir evde ilk gerekecek şey halıysa, hemen çıkar çıkmaz buldum. En azından yatak odasını kapladık sayın...

Hemen akabinde, yaklaşık yarım saat içinde yatağı da buldum. Peki yastıksız yatılır mı? Yatılmaz. Hiç merak etmeyin...


Yatak odamız hazır sayılır. Yine de biraz aksesuara ihtiyacımız var sanki, üzerine sürahi, çiçek falan koymalık... 

Bakalım başka ne bulabiliriz derken daha güzel bir yatak buldum. Bunu alalım biz, diğerini misafir odasına koyalım...


E tabii şimdi buna da yastık lazım. Bonus olarak bir de çocuk küveti, şimdi evde ne zaman bir bebeğin yıkanacağı belli olmaz. Kilim de iyi...


E paki misafir odasının yerleri ne olacak, hep alttan alttan geliyor soğuk burada??


O değil, mutfağa da bir şeyler lazım, en azından bir fırın falan bulabileydik iyiydi...


Bir de dolapvari bir şey yok biliyor musun? Ne yapsak ki....

  

E bunun ne kapağı, ne rafı, ne çekmecesi var diyenlere bir sonraki köşeden geliyor (tamamını göremeseniz de bu aslen bir çekmece ve kapak yığınıydı sayın seyirciler): 


Bu gördüklerinizin hepsi muhtemelen şu anda da aynı yerlerinde duruyor, zira Hollanda milletinin gözü tok, sırtı pek. Bir de tabii temizlik unsuru var bazılarında. Yine de bütün bu sokağa bırakılanlardan Nil İpek'in payına hiçbir şey düşmedi sanıyorsanız yanılıyorsunuz dostlarım: