5 Şubat 2013 Salı
Emir Bey, 6 Şubat'ta, Dunia'da...
1- Aslında uzun zamandır ilk defa iki kişi değiliz bu sefer. Ama afişi çizerken Emir Bey bunu öngöremedi. Halbuki bir adet Nağme'miz (klasik kemençe), bir adet de Umut'umuz (bas gitar) var, ve ikisi de birlikte sahnede olmayı çok özlediğimiz insanlar.
2- Emir ile Anadolu yakasında çıktığımız ilk konser değil, ama Emir Bey olarak verdiğimiz ilk tam konser olabilir. Hem de Dunia gibi güzide, datlı bir mekanda. Ne kadar güzide olduğunu görmek isteyenler için Ars Longa'dan gelsin: Bir Son.
3- Emir Bey elektro gitar çalacak, ama uyumak isteyene uyuyabilme ve hatta uyandırılmama garantisini hala verebiliyoruz. Yine de oldukça farklı bir konser olacak diğerlerinden.
4- Gelsenize bence:)
3 Şubat 2013 Pazar
Tamburu yokuştan
- Yurda hiç uğramıyorum, ölümüm bohemlikten olacak.
- Yok, ondan değil aslında, bir çeşit yoğunluktan. "Aa ne güzel biraz boş mu geçiyor ne? Biraz uyusam mı ya?" derken pötöröf diye çeşitli günlere kusuverdi konserleri ve etkinlikleri Şubat ayı. Misal en yakınından Emir Bey ile bu çarşamba Dunia'dayız. Onun dışında ver elini Mabel Matizler, 7pf2pler...
- Benim kardeşim yok, bir şekilde yurtlarda da hep bir odada tek başıma kalmış bir insanım. Şimdi hayatımda ilk defa bir oda arkadaşım var; Azeri bir doktor. Uyku düzenimin değişmesi dışında hiçbir şikayetim yok, ki söz konusu değişiklik daha çok uyumayı gerektirdiği için bünye bu durumdan çok mutlu. Akşamları televizyon seyredip meyve soyuyoruz, böyle bir hayatımız var.
- Ama işte yurttan çıkmaya çabalıyorum şu ara, bundan tamamen bağımsız. Değil mutfaktaki yemeklerimi, çamaşır deterjanımı bile bitiren komşularım olmasaydı bu kadar meyillenmeyebilirdim kaçmaya.
- Mabel Matiz konserinde Ceylan Ertem de ortalardaydı. Bir anında yakalayıp "Ya albümün çogzel, şarkıların çogzel, çogeyi" falan demek istedim, beceremedim. Sonra tam gideceklerken yakalayıp, bu sefer de toparlayamayıp "YEA SEN ÇOGZEL Bİ İNSANSIN" dedim. "Yok ya bugün çirkinim baya" dedi, "YOK YOK ÖYLESİN" diye iyice söylediklerim içinde debelendim. Buradan kendisine sesleniyorum; yalan söylemedim ama söylemek istediğim de o değildi yahu.
- Karaköy'e taşındık fakültecenek. Şimdilik keşif turlarındayız, nerede ne yeriz, nerede ne içeriz şeklinde. Ben seviyor Karaköy. Üstelik bir de cubaf efektiyle Sirkeci.
- İyiyim aslında mutluyum da ağır bir şeyler bindi omzuma. Ne ara bindiler ne zaman giderler bilmiyorum.
29 Ocak 2013 Salı
Buggidy
Çok detaylarına girmeden, bir şekilde fotoğraf çekmeme vesile olmuş iki olaya dair bir şeyler karalamaya çalışacağım. Biraz üşengeçlikten, biraz da üzerinden zaman geçmesinden. Biraz da yazmak isteyip de çeşitli sebeplerle yazamadığım, paylaşmak isteyip de yine aynı sebeplerle paylaşamadığım şeylerin yarattığı ufak çaplı gerginlikten.
Yoksa Global Game Jam de Yora da başlı başına birer blog yazısını hak eden mevzular.
Gönül isterdi ki Global Game Jam'e başından sonuna kadar, tam olarak dahil olabileyim. Bilmeyenler/Haberi olmayanlar için açıklayayım; GGJ 48 saatlik bir oyun yapım maratonu. Yani ses ve grafik tasarımcılar, programcılar, mühendisler bir araya gelip, ekip oluşturup, 48 saat içinde verilen temaya uygun bir oyun çıkarıyorlar ortaya. İnanılmaz güzel bir olay bu, özellikle bütün dünyada hemen hemen aynı anda gerçekleştiğini düşündüğünüzde.
İstanbul'da da Bahçeşehir Üniversitesi Game Lab ev sahipliği yaptı, üniversite misafirlerini Karaköy'deki yeni yerleşkesinde ağırladı. Ben sonunu izleyememiş olsam da, temanın verildiği, insanların bir araya geldiği ve fikirlerin oluşturulduğu o en tatlı anlara şahit olmuş durumdayım. O yüzden mutluyum sanırım. Gerçi oyunları da merak ediyorum beh. Neyse ki oyunları GGJ'nin sitesinden inceleyecek vaktim olacak sanırım ilerleyen günlerde.
Yora ise apayrı bir mevzu. Albümleri çıkarken Hollanda'da olduğumdan kelli hiçbir konserlerine katılamamıştım, döndüğümde ise Akif kendini Harvard aşkına Amerikalara atmıştı çoktan. Haliyle Yora içimizde bir ukde, gönlümüzde bir hasret, alnımızda ter, dalağımızda bir şişkinlik (ve haliyle bünyemizde bir hıçkırık) olarak hayatımızdaki yerini sabitlemişti. Hele ki bas gitar falan çalmaya çalıştığım o güzel Nihil Piraye konseri Yora'nın konseriyle aynı güne denk gelince içimizi bir hüzün kaplamıştı.
Neyse ki Yora, Akif Amerika'ya dönmeden önce son bir konser daha verdi, biz de bağırarak şarkılara eşlik etme şansı bulduk. Özlemişim be ya.
Yoksa Global Game Jam de Yora da başlı başına birer blog yazısını hak eden mevzular.
Gönül isterdi ki Global Game Jam'e başından sonuna kadar, tam olarak dahil olabileyim. Bilmeyenler/Haberi olmayanlar için açıklayayım; GGJ 48 saatlik bir oyun yapım maratonu. Yani ses ve grafik tasarımcılar, programcılar, mühendisler bir araya gelip, ekip oluşturup, 48 saat içinde verilen temaya uygun bir oyun çıkarıyorlar ortaya. İnanılmaz güzel bir olay bu, özellikle bütün dünyada hemen hemen aynı anda gerçekleştiğini düşündüğünüzde.
İstanbul'da da Bahçeşehir Üniversitesi Game Lab ev sahipliği yaptı, üniversite misafirlerini Karaköy'deki yeni yerleşkesinde ağırladı. Ben sonunu izleyememiş olsam da, temanın verildiği, insanların bir araya geldiği ve fikirlerin oluşturulduğu o en tatlı anlara şahit olmuş durumdayım. O yüzden mutluyum sanırım. Gerçi oyunları da merak ediyorum beh. Neyse ki oyunları GGJ'nin sitesinden inceleyecek vaktim olacak sanırım ilerleyen günlerde.
Tek tek oyun fikirleri açıklanıyor.
Katılımcılar beğendikleri fikirlerin altına isimlerini ekliyor.
Oyun yapımında kahve ve sigara anladığım kadarıyla önemli unsurlar.
"Ses tasarlamak" adını verdiğimiz olgu.
Street Fighter candır.
Yora ise apayrı bir mevzu. Albümleri çıkarken Hollanda'da olduğumdan kelli hiçbir konserlerine katılamamıştım, döndüğümde ise Akif kendini Harvard aşkına Amerikalara atmıştı çoktan. Haliyle Yora içimizde bir ukde, gönlümüzde bir hasret, alnımızda ter, dalağımızda bir şişkinlik (ve haliyle bünyemizde bir hıçkırık) olarak hayatımızdaki yerini sabitlemişti. Hele ki bas gitar falan çalmaya çalıştığım o güzel Nihil Piraye konseri Yora'nın konseriyle aynı güne denk gelince içimizi bir hüzün kaplamıştı.
Neyse ki Yora, Akif Amerika'ya dönmeden önce son bir konser daha verdi, biz de bağırarak şarkılara eşlik etme şansı bulduk. Özlemişim be ya.
Bu seferki favori fotoğrafımızın yıldızı ise Büşra Hanım:
16 Ocak 2013 Çarşamba
B12
Nasıl oldu da unuttum, geçen hafta cuma günü, şöyle güzel bir olay vuku buldu:
7pf2p'nin her konseri hoş, her konseri dertlere devadır benim için. Bunu hasta hasta gelen, sahnede ilaçlarla ayakta duran Ceren'e de söyledim sanırım. Ve sanırım o da onayladı, ama bu fuzuli bir diyalog olabilir, benim uyduruyor olmam mümkün.
Wish You Were Here'da ise Yekta Kopan'ı ağırladık sahnede, bence çok güzel oldu, çok da iyi oldu.
Bugün de şöyle bir olay var misal:
Mispis'ten çok bahsettim, ama Nihil Piraye'den hiç bahsetmedim sanırım. İnsanlar hemen hemen aynı insanlar, sadece normalde davulu çalan Berk, mikrofona geçiyor, bir de gruba birkaç BALlı daha ekleniyor. Kuzenlik, yeğenlik hissiyatı hiçbir zaman değişmiyor, zira ben zaten bu güzel insanları lisede de severdim.
Bas gitaristleri Çağlar ölümüne yoğun olduğu için bana sordular çalar mısın diye. Ben de ogey dedim. Bakalım neler olacak ki...
9 Ocak 2013 Çarşamba
Emir Bey, 10 Ocak, 60 m2
Saçma bir şekilde mimari hatalarla çizsem de, aslen 60 m2 böyle bir yer. Biz burayı çok seviyoruz, burada çalmayı, söylemeyi çok seviyoruz, yarın akşam da sevdiğimiz bu işleri sevdiğimiz bu yerde yapıyoruz. Gelin o yüzden, gelin ki daha çok sevelim.
OYŞTD-Olmadık Yerde Şairaneliği Tutanlar Derneği 'nden Nil İpek bildirdi.
7 Ocak 2013 Pazartesi
Havaalanında prizler hep yerde.
"Ya biliyorsunuz, insan evde çalışamıyor. Yani işte, ödev yetiştirmem lazım, ama ev yani, insanın dikkati dağılıyor, falan. Eskiden olsa kütüphaneye giderdim ama artık kaldığım yer kütüphaneye o kadar da yakın değil işte.
O yüzden ben de Köln'e gideyim, bari orada çalışayım dedim..."
Şekil 1.a. Dom'un restorasyonunun artık bir hobiye dönüşmesi.
Diyebilmek, diyebilecek paraya ve umursamazlığa sahip olmak isterdim, ama aniden Köln'e gidişimin elbette daha mantıklı sebepleri vardı. Üstelik bu sebepler, orada bir kafede oturup makale yazma umudumu yok etmiyordu. Hayır, bu ümidi yok eden allahsız kafelerde priz olmaması ve benim, laptopumun şarjını havaalanında bitirmemdi.
Şekil 1.b. Mantıklı Sebep
Sonuç olarak Köln, daha önce de gittiğimiz ve çok sevdiğimiz bir şehirdi, bu sefer pek gezme şansımız olmadı. Onun yerine konsere gittik, Maastricht'e ufak bir uğradık ve geri döndük.
Ve tabii ki Andre ve Roel ile fotoğraf çektirmeyi ihmal etmedik. Bu da buraya, bu güzel iki günün hatırası olsun.
29 Aralık 2012 Cumartesi
Kaytarmakta dünya deviyim*
*Bu sefer hakkaten...
- Üzerinden oldukça zaman geçti gerçi, ama Mabel Matiz'le inanılmaz keyifli bir lansman konseri geçirdik. Geride ve gözükmüyor olmanın verdiği cesaretle sahnede en çok ben eğlenmiş olabilirim. Kuliste ise bir ara okumalarımı yapma gibi bir ümidim olduysa da, yaklaşık beş dakika sonra "meeeeeh evde okurum yea" diyerek bıraktım, zira aşağıda (yer yer lansman gerginliğinin yüzüne yansıdığını, yer yer de gevrek gevrek güldüğünü) gördüğünüz kadronun muhabbeti bal.
- Resmi olmasa da bir takım işler, projeler peşinde koştuğumdan kelli, bir haftadır ekstrem düzenli bir hayatım var. Düzenliden kastım bütün günü okulda geçirip, eve gelince bir şeyler okuyup, zobf diye yatağa düşmek. Mutluyum be blogcan. Ve Ali Bey'in bana zamanında işli güçlü hayat ve zamanlama ile ilgili açıklamaları vardı, haklıymış, kendisini gerçekten sevgiyle anıyorum. Ki zaten kendisini hep sevgiyle anarım.
- Yazmam gereken final makalelerini beyin gücüyle bitireceğim. *Hınnnn*
- Sokağın tam çıkışında, köşede Kovan Fırın var. Birkaç kere sabah kahvaltısı için oradan poğaça aldım, sonra dedim ki, "ya bu adamlar zaten para kazanıyor, ben mahallemin seyyar simitçisinden poğaçacısından alayım, yeani pek güzel gözükmüyor ama ne kadar kötü olabilir sonuçta...". Yahu benim sokağımın cağnım poğaçacısı, İstanbul'un en taze, en sıcak, en güzel zeytinli poğaçasını satıyormuş ya meğer? Kovan'da çektiğim asık surata günah, manyak mıyım? Negzel muhabbet de ettim amcamla. Oh, mis. Canım poğaçacım.
- Tamam, ben de evde kutlamayı seviyorum ama neden bu sene bu kadar çok "yılbaşını evinizde kutlayın lan" konulu reklam var? Neler oluyor?
- Kendisi de işe başlamış olan Emir Bey ile Taşoda'da konser vermeye karar verdik. Daha doğrusu karar vermedik, bakarız ederiz derken bir baktık ki listede adımız var. İkimiz de kurumsal kimliklerimizle GKM'ye teşrif ettik, ama muhtemelen kurumsaldan çok örgün eğitim kurumlarından çıkan iki öğretmen görüntüsü çiziyorduk. Ben coğrafya, Emir edebiyat. Ya da ben edebiyat, Emir geometri...
Alnımızda bilgilerden bir çelenk...
Düşünün ki bizden iki önceki grup metal, bir önceki grup brit rock çalmış, millet bizimle birlikte Arctic Monkeys'den Mehmet Güreli'ye atlamış. Taşoda Konserleri'ni akustiğe doyurduk sanırım bir süreliğine, bir iki dönem klasik gitar görmek istemeyebilirler artık.
Sonuç olarak 95% tanımadığımız bir kitleden alkış almak hoştu yahu. Bir de Emir Bey de hep söyler, GKM'de çıkardığımız sesi seviyoruz galiba biz.
- 24 yaşına gelip hala yurtta kalmak koymuyor da, 24 yaşına gelip hala ödev yapmak koyuyor. Saçmalıklarla dolu bir mantığım var, ki bu durumda kendisine mantık diyemiyoruz zaten.
21 Aralık 2012 Cuma
Geri vokalde adeta dünya deviyim*
Yok yok, değilim. Ama yarın Mabel Matiz'in lansmanında, gerilerde bir yerlerde söylüyor olacağım. Albüm inanılmaz, şarkılar enfes sayın seyirciler. Lansman konseri İKSV Salon'da olacak, adeta çılgın atacağız, ama gelemiyorsanız da mutlaka albümü bir yerlerden edinin.
Bununla bağlantılı bir de son provadan fotoğraflar var. Bütününe bakıldığında adeta uzun süre fotoğraf çekmemenin fotoğrafa etkisini görüyoruz, ama etkiyi gördüğümüz fotoğrafları tabii ki pek burada yayınlamıyoruz. Onun yerine hala çok da fena bir fotoğrafçı olmadığıma dair düşünceleri destekleyen, ortalama ve ortalama üstü, hoşça fotoğraflarla yazımıza devam ediyoruz...
Yarın gelebilen gelsin bence....
Bununla bağlantılı bir de son provadan fotoğraflar var. Bütününe bakıldığında adeta uzun süre fotoğraf çekmemenin fotoğrafa etkisini görüyoruz, ama etkiyi gördüğümüz fotoğrafları tabii ki pek burada yayınlamıyoruz. Onun yerine hala çok da fena bir fotoğrafçı olmadığıma dair düşünceleri destekleyen, ortalama ve ortalama üstü, hoşça fotoğraflarla yazımıza devam ediyoruz...
Yarın gelebilen gelsin bence....
13 Aralık 2012 Perşembe
9 Aralık 2012 Pazar
Günler günlerin ardından
(Ulan bu yazıya ben içimi dökmek için başlamadım, niyetim 'şu ara neler oldu, hem azıcık da fotoğraf çektim, onları paylaşayım' demekti. Ha ne oldu, zobof diye kusuverdim. Ama onu en sona attım ki, okuyan biri varsa buraları, içi kararmasın. Çok istiyorsa en sonda okuyabilir.)
Geçtiğimiz gün Emir Bey iş görüşmesi için Mecidiyeköy'deydi, tabii Şişli'de ikamet eden bir insan olarak kendisini iki üç dakika görmeden bırakamazdım (burada şair Şişli'ye, Mecidiyeköy'e yolu düşen herkese sesleniyor; "haber verin, 5 dakikaya oradayım"). Hikayemiz Emir Bey'i Merve Hanım'a sağ salim teslim etmemle bitmiyordu tabii ki, tam tersi, maceramız(?) yeni başlıyordu, ve uzun zamandır ilk defa fotoğraf makinam yanımdaydı. Emir, Emir ve Gültuğ ile taksime doğru yola çıktık, amacımız yolda Berkay Bey, Melis Hanım ve Canberk Bey'i de aramıza katarak Mispis konserine gitmekti. Taksim'e gelir gelmez Berkay Bey aramıza katıldı, biz de fırsattan istifade kendimizi çaya ve poza vurduk...
Benim başıma gelmedi hiç, ama aramızda çay içmeye dalıp da zamanın hesabını tutamayanlar, konser kaçıranlar varmış. Yok, kaçırmadık, aksine erken giderek Selim Saraçoğlu'nu izleme şerefine nail olduk. Kendisinin internet üzerinde bir kaydı yok, o yüzden yakaladığınız noktada izleyin, biz ağzımız açık izledik. Sonra da gidip kendisiyle konuşun, zira dünyanın en alçakgönüllü ve tatlı adamlarından biriyle bizzat tanışmış olacaksınız.
Daha önce de bir yerlerde bahsetmişimdir diye tahmin ediyorum, Mispis'le duygusal bağım var, adeta bir yeğen, bir kuzen gibi severim, hatta yeri gelir "kardeşimsiniz lan" derim, çekinmem. Bu sefer son stüdyo çalışmalarında doğaçlama ortaya çıkan şarkıları sundular bize, bence pek de iyi ettiler.
Muhabbetle kapattık geceyi, ki geceyi muhabbetle kapatmak en güzelidir. Tam iki gün sonra da şöyle bir olay gerçekleşti bu arada:
Şu anda ise, bir yoğunluktur ki, hiç fark ettirmeden hayatı nasıl eline geçirdi, hiçbir fikrim yok.
(...)
Ani iç (ç)döküş: Sırtı-beli-omzu ağrıyan, cılız bir insan olmamdan kelli artık fotoğraf makinasını taşıyamamak, haliyle elimde pek fotoğraf olmaması, birbirinden ilgisiz durumlara birbiri ardına koşturmak, bir şeyler yapar gibi yapmak, ama yapılanların önceden yapılanlardan çok da farkı olmadığından kelli buraya koymaya çekinmek şu anda sanal hayatımın özeti.
Halbuki birinin bana şunu şu şekilde hatırlatması lazım: "Genco, bu bir günlük. Buna başlamanın nedeni zaten çektiğin fotoğrafları koymak, yaptıklarını kendine hatırlatmaktı. Hani, sonradan dönüp baktığında 'ahanda bunları yapmıştım ben, doğru ya, saçma sapan geçmemiş bunca zaman' diyebilmekti. Manyak mısın, hatırlatsana kendine, ne önemi var?"
Ama işte şöyle de bir durum var; buraya yazdığım, keyifle yaptığım her şey, yetişkin hayatına uyarlandığında pek bir işe yaramıyor. Ve dönüp bakmak biraz can acıtıyor. Ya da aynı şeyleri yapıyor olmak, ilerleyememek. Ya da ilerleyebilmek ama işte o ilerlemenin hayatta kalmaya yetecek hiçbir şeyi sağlayamaması. Her şeyi bırakıp gitmek ya da aynı bahçede debelenmek. Ve benzeri ve benzeri.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)





































