28 Ağustos 2012 Salı

Bugün ilk defa dışarısı evden daha serin

Bir ay boyunca buraya uğramamamın nedeni yaz tembelliği mi, tezi bitirme telaşı mı, vakit bulamamak mı, ya da aslında hiçbir şey olmaması mı bilmiyorum. Sanırım en büyük yüzde bizzat üşengeçlik, bizzat tembellik ve bu tembelliğin içine fotoğraf makinası ve lens taşımaya dair sıkıntılar da dahil ("Merhaba, benim omuz ve sırt kasım yok").

Ama geçen gün, Büyük Ev Ablukada konserinde çok çok güzel bir şey oldu ve iki güzel insanla tanıştım. O iki güzel insana selam eder, beni tekrar bloga ittiklerini söyler ve tabii ki akabinde blogu kişisel önemi büyük, evrensel önemi tartışılır olay ve fotoğraflara boğarım.

O zaman önce şu güzide buluşma anısına saygı duruşunda bulunalım, fotoğraflar için de Onur Can Tepe'ye teşekkür edelim:


Ki bilirsiniz, Ali Bey sevgimizin, saygımızın sonsuz olduğu bir insandır, gönül ister ki daha sık görebilelim kendisini:




 O değil de, Aachen'da Lindt çikolatalarının fabrika satış mağazası var. Gidin oraya, aklınız çıksın. Ben de aşağıdaki fotoğrafta kontrolden çıkmayı anlatıyorum:



Tabii ki Türkiye'ye gelmek demek, Renk'i görmek ve kendisinin fotoğraflarını çekmek demek. Normalde bahçede gerçekleştirdiğimiz bu eylem aşırı sıcaklar nedeniyle iç mekana taşındı. Yani millet fotoğraf çekmeye Bahamalar'a gidiyor, biz benim odaya çıkıyoruz. Niye? Kliması var diye!



Türkiye'ye gelişin ardına eklenen ikinci önemli unsur ise tabii ki geleneksel Hülagü toplantıları:

 
 

 Bu arada liseden en iyi arkadaşım, cağnım Pelin kardeşimizi sözledik ve nişanladık. Meksikalı damadımız Türk adetlerine uyum sağlamaya çalışırken yer yer güldürdü, güldürürken düşündürdü, ailesinin gelememiş olması özellikle aile büyüklerinde yüksek miktarda bir sevgi ve şevkat yarattı:



 
Ve son olarak, bir Bostanlı gecesinde pek sevdiğimiz dostumuz Deniz Bey ve arkadaşları Can ve Mert ile buluşmalar vuku buldu:


Başka durumlar, olaylar var mı, var tabii ki. Ama fotoğrafları yok. Hem bence bu kadarı benden nefret etmenize yeter de artar bile sevgili dostlarım, öyle değil mi ama?

1 Ağustos 2012 Çarşamba

Mutlu maymunlar


Yine "bekleme" moduna girdiğimden kelli, kendimi çizime verdim. Belki bir eli veya ağzı kaç kere çizip silip tekrar çizdiğimi görmek ya da hatalara yapılış anında şahit olmak istersiniz diye şöyle de çok gerekli bir videom var. Videoyu izlemeseniz bile şarkı güzel, eheh:

20 Temmuz 2012 Cuma

I like trains.

  • Merhaba, doğan güneeeş... Merhabaaa, mavi gökyüzüüü...
  • Deneylerin başlangıcından şu ana kadar süregelen "kilitlenme hali" bugün çözüldü mü? Tabii ki hayır. Sadece dün tezin bir kısmını bitirip süpervizörüme gönderdim, daha 3 bölüm var, ve benim içimden hiçbir şey yapmak gelmiyor.
  • Bu noktada biraz da şunun etkisi var; benim istatistik ve spss bilgisi yaklaşık 3 günde 5 birimden 20 birime, sonraki 3 günde ise 40 birime çıktı. Tabii bir şeyleri yapabildikçe yapmaya devam etmek  istiyorsunuz, ben de SPSS'te vay efendim ANOVA, yok efendim T-Test, aman ne kadar da significant derken kontrolden çıktım. İstatistik hala sevmiyorum, ama sanırım sonsuza kadar Excel ve SPSS ile oynayabilirim.
  • Komik bir şekilde, deneylere başladığım ve sabahtan akşama labda durduğum bir buçuk hafta, Amsterdam'da 5 ay içinde geçirdiğim en sosyal zaman dilimi oldu. Bunda elbet insan içine çıkmış olmamın da etkisi var, ama ayrıca bir sürü de misafirimiz oldu, Erdem'i, Adriana'yı, Roos'u, Can'ı ağırladık, zaten Amsterdam'da olan Rutger, Pelin ve Şakarer ile kafa tokuşturduk, Maastricht'e eşya bırakmaya geldiğimde Justus, Rose ve Will ile haşır neşir olduk. Ne biçim iş yahu bu. 

  • Araştırmama denek bulabilmek için yapmadığım şebeklik kalmadı sayın seyirciler. Na şöyle:

  • Maastricht'e geldiğim için mutlu olacağımı hiç düşünmezdim, ama içim içime sığmıyor, nasıl oluyor anlamadım. Hayır, kimse de yok, koca yurtta tek başımayım, kütüphane boş, arkadaşların hepsi evlerine dönmüş. Manyak mıyım neyim, güle oynaya geldim.
  • Bence "bedava kahve", tez yazarken Maastricht'te olmak için yeterince mantıklı bir sebep.
  • "İşler Güçler" ne güzel dizi be. Üç başrol oyuncusuna tek tek sarılmak istiyorum. Yönetmeniyle oturup baklava yemek istiyorum. Tüm ekip bara gidip dans edelim istiyorum. ÇOK ŞEY Mİ İSTİYORUM LAN? ühü.
  • Voigtlander'dan çıkan film banyo edildi bir de, bak onu da unuttuk paylaşmayı.







  • Kütüphane beşte kapanıyor, hüzünlere gark oluyorum. Bugün öğrendim ki kafeterya da ikide kapanıyormuş, karnım aç bir şekilde hüzün denizinde boğuldum. Neyse ki can simidi olarak çorba otomatı koymuşlar, olduğu kadar.
  • Her akşam kütüphaneden çıkarken selamlaştığım bir amca var, kapıda duran. İşte o hüzün içinde debelenir, çorbamı içip krem peynirli wasamı yerken yanıma geldi, frambuazlı yoğurtlu içeceklerden bıraktı, "bunun son tarihi pazar günü, pazartesi satamayacakları için atacaklar, ama hala taze, al iç yemekten sonra" dedi. "Think of it as a Dutch Treat" diye seslenmeyi de ihmal etmedi giderken. Mutlu oldum. Bu da işte en ilginç anım.
  • Hop, unutulan şeyler. Deneyde kullandığımız oyunun kahramanları. Şimdi, söz konusu oyunda siz bir ejderhayı kontrol ediyorsunuz. Kurbağa, sizin en yakın arkadaşınız, her labirente sizden önce giriyor, sonra o labirentle ilgili size bilgi veriyor (ödül miktarı, ceza miktarı, tuzak sayısı vs). En alttaki kardeşimiz de tuzak kasalarında bulunan gardiyan. Bütün kasaların görüntüsü aynı, tuzak kasasına denk gelip gelmemeniz tamamen şans, sadece olasılıklara göre kendinizce strateji belirleyebiliyorsunuz (bir nevi kumar yani). 



  • Bir de aylaar aylar önce yaptığım, kulüp açılmadan paylaşamadığım, kulüp açılınca da unuttuğum, BuGusto logosu.

  • Tabii herkes yurttan giderken buzdolabını dolu bıraktı, ve ben yükselen kokular üzerine raflar üzerinde bir maceraya çıktım. Unutulan yiyecek ekosistemindeki canlı çeşitliliği çok acaip.
  • Birikince uzadı, resmen kendimden sıkıldım. Hadi gideyim de tez falan yazayım. Bu da başlığı açıklayan bir video olsun:

10 Temmuz 2012 Salı

Waterland

(Birikti de birikti. Yazamadım da yazamadım. Ama kim bilir, belki aniden 3 yazı birden yazarım. Ya da bir yazı yazıp kaçarım. Belli olmaz, tembellik, gelecek telefon, internet bağlantısı gibi birçok değişken var işin içinde. Nasılsa yazıyor olmamın kimseye faydası/zararı yok. Maksat görülenler, yaşananlar, hissiyatlar bir yerlerde yazılı kalsın, aman unutulmasın. Çok önemli çünkü. Aman.)

Bir buçuk haftalık deney sürecinden hemen önceki haftasonu, artık bir yerlere gitme lüksümün olmayacağını, zira çalışmam gerektiğini düşündüğüm dakikalarda aniden isyan edip yola çıktım. Zira fark ettim ki burada haftasonu oldu mu kimseden maillerine bakmasını bile bekleyemiyordun, bu durumda ben de Waterland'a gidebilirdim, kim tutabilirdi ki beni?

Waterland dediğimiz alan Amsterdam'ın kuzeyinde, Volendam, Marken, Edam gibi sevimli kasaba/şehirleri içine alan bir bölge. "Amsterdam'dan ayrıldıktan sonra ben buralara hayatta gelmem ki bir daha" cümlesi beynimde dönüp durmaya başlayınca ufak bir araştırma yapıp şöyle bir rota çizdim:


Bu civarlarda gezinen otobüs firmasının (EBS) Waterland bölgesi için günlük bir kartı var. Bu kartın ücreti 10 euro, ve kartı aldıktan sonra gün içinde istediğiniz kadar otobüs yolculuğu yapabiliyorsunuz. Her iki şehrin arası -genelde- 20 dakika civarı alıyor. Bu 20 dakika civarı alanlar kümesine Edam-Amsterdam dahil değil, ama zaten bütün gün yürüdükten sonra kırk dakikalık bir oturma süresi insana iyi geliyor.



 Yolculuğum dünya tatlısı otobüs şoförlerinin sattıkları bilet sayısıyla birbirbirlerine hava atmasıyla başladı. İlk durak Broek in Waterland adlı, gerçekten "şık" diyebileceğimiz, pek sevimli bir kasabaydı.


Çok sessiz yerleşim yerlerinin insana vediği huzur ile huzursuzluk karışımı bir duygu var. Yani, orada yürüdüğünüz noktada aynı anda hem huzurla dolup, hem de orada huzurla yaşayan insanların huzurunu kaçırma ihtimalinin huzursuzluğunu yaşıyorsunuz, bu durum sizi cümleleri huzur kelimesi ile doldurmaya zorluyor sonra. Etrafta hiçbir hareket olmayınca haliyle siz de hareket etmeye çekiniyorsunuz, müzede bir şeyleri kırıp dökme korkusuyla dolaşmak gibi bir şey bu.


Derken karşınıza gördüğünüz en büyük ikinci el kıvır zıvır mağazası çıkıyor ve antika bir insan olan siz, huzuru muzuru bırakıp "aleaaaoooaaaee" diyerek koşmaya başlıyorsunuz. Öyle bir ikinci el mağazası ki, için de motorsikletler falan bile var. 


Ehm, neyse ki yollar gözümü korkutmuştu, bu tuzaktan sadece bir Ilford Sportsman makina alarak kurtulabildim. İşaret etmediğim için bir otobüsün kaçışını izlemek zorunda kaldıktan yarım saat sonra ikinci bir otobüse binerek Monnickendam'a doğru yola çıktım. (Okuyana not: Siz muhtemelen farkındasınız, ben kırsalda olduğumu fark edemedim, Amsterdam'daki gibi "otobüstür nasılsa durur" diye düşündüm, çok yanıldım. El kol yapmak lazım.)

Neden bilmiyorum ama Monnickendam'da inmek istemedim, enerjimi ve zamanımı Marken ile Volendam'a saklamak istiyor, Edam'a da az biraz vakit kalsın istiyordum sanırım. Ama şehrin çıkışına doğru danalar gibi bir milli park ve hemen yanında Jachthaven adlı danalar gibi marinayı görünce otobüsten atlayıp koşuverdim.


Bir sonraki durağımız son derece turistik, ama bir o kadar da hoş olan adamız Marken'di. Otobüs bizi adanın merkezine, yaşam alanlarının hemen kıyısına bırakıvermişti. Cumartesi olmasından kelli bir sürü turist kafilesiyle, sabit bir yavaşlıkta adanın turistik limanına ulaştık. 

Tamam, iyi, merkez iyiydi, hoştu, ama ben adanın "plajına" gitmek istiyordum. Hava soğuktu, ama içimdeki kumsal aşkı bambaşkaydı, lakin bir sorun vardı; plaj benim varsaydığım yerde değildi; yeni bir varsayıma ihtiyacım vardı. Uzakta ünlü deniz fenerini gördüm, ve oranın plaj olduğunu varsaymaya karar verdim. Yaklaşık kırk beş dakikalık bir yürüyüşün sonunda elbette boyum yaklaşık 7 santim uzamıştı, ve plaj şöyle bir şeydi:

  
Ehm, yani yoktu da diyebiliriz...

Hollandalıların şu minik alana gelip "eneee resmen plaj, hadi kumdan kale yapalım" diye sevindiklerini gördükçe içimi bir hüzün kapladı sevgili seyirciler. O kadar hüzünlendim ki, vurdum kendimi kırsala. Kırsal da durur mu, yapıştırdı alerjiyi.

  
 
 
Kendi fotoğrafımı çekmiş bir insanım evet. Bu yürüyüşün yarı yolu, henüz ağzım ve burnum birbirine karışmadan önce. Dikkatli bakarsanız arkada, uzakta deniz feneri gözüküyor. İşte bu noktadan bir o kadar daha yürüyecek ve feribota vardığımda yaklaşık 18 kişinin hapşırma ve sümkürme eylemlerim nedenli tiksinerek ölmesine neden olacağım.



Marken limanından bindiğiniz feribot 5 euro tutuyor ve sizi 30-35 dakikada Volendam'a ulaştırıyor. Volendam dediğimiz de bildiğiniz Foça aslında. Güzel, canlı, sevimli bir kasaba.

Bu arada, balıkçılardan birine gidip, ilanda gördüğüm, içinde karides, yengeç, ton balığı olan büyük kaseden istedim. Aşağıda gördüğünüz soğuk şeyi, dolaptan verdiler. Bir an içimden "eüü" demiş olsam da hiç bozuntuya vermedim, "HAH TAM DA İSTEDİĞİM BUYDU" dercesine baktım kıza. Nitekim meğer bu minik porsiyon dünyanın en güzel, en lezzetli gıdasıymış be yahu.


Bu güzide kasabamızda da kaybolmayı başardıktan sonra Edam'a geçtik. Her yer kapanmıştı, ama bir bira ile bir sandviç çoktan aklımıza düşmüştü. Ve her aklımıza düştüğünde arkadan, ne kadar alakasız bir ruh hali olursa olsun "Set the Tigers Free" yankılanıyordu.
bkz. fotoğraftan önce dayanamayıp bir ısırık almak...

Edam da dünya güzeli bir kasaba, çok söylenecek bir şey yok üzerine...




Waterland yolları taşlı ise:

-Dediğim gibi, 10 euroya günlük otobüs bileti, 5 euroya ise feribot bileti alabiliyorsunuz (feribot gidiş dönüş aldığınızda sanırım sekiz buçuk euro tutuyor). Bu da eğer Amsterdam'daysanız ve bir gününüz varsa bu güzel kasabaları görmenin çok kolay olması anlamına geliyor.

-Diyecekler ki "Volendam'da Marken'de hep millet geleneksel kıyafetle geziyor", külliyen yalan. Geleneksel kıyafetlerin bir turizm aracı olarak kullanıldığı doğru, ama benim gördüğüm tek geleneksel kıyafetli insan Marken'de çöp atmaya çıkmış yaşlı bir kadındı, turizmden çok muhtemelen sevimlilik amacı taşıyordu. Rahatsız etmemek adına fotoğrafını çekmedim.

-Diyecekler ki "Volendam'da Marken'de hediyelik eşyalar hep çok ucuz olm", bu da çok doğru değil. Yani, Amsterdam'daki ortalama bir dükkandan ekonomik olabildikleri -kimi zaman- doğru, lakin Amsterdam'da da ucuz malzeme satan yerleri biliyorsanız, çok da büyük bir fark yok.

-Mümkünse haftasonu gitmeyin, her yer tur dolu oluyor. Namümkünse sorun değil.

-Volendam'da mutlaka balık yemeniz lazım. Edam'da ise Edam peynirini tatmanın türlü yolu var, ben tostu seçtim.

-Marken'e giderseniz zaten anlatacaklardır, ama adayı sürekli su bastığından kelli evler insan yapımı tepelerin üzerinde. Kıyıya gittiğinizde (liman değil de, benim plaj sandığım yerlere) yüksek setler göreceksiniz, ve hatta arkasında deniz olduğundan emin olamayabileceksiniz, misal. Evler çökmesin diye hep birbirine yaslanmış falan. İlginç memleket Marken.

-Bu kasabaların hepsi (eğer siz de benim gibi kilise gezmekten sıkıldıysanız) yarım saat, kırk beş dakika arasında gezilebilecek yerler. Ama aynı kasabalar (eğer siz de benim gibi kaptırıp yürümekten sıkılmıyorsanız) 2-3 saat oyalanılabilecek yerler. Hepsini aynı güne tıkıştırmak ya da tıkıştırmamak tamamen sizin seçiminiz, ama bence oluru var, ya da başka bir deyişle, ben yaptım, oldu.







19 Haziran 2012 Salı

18 Haziran 2012 Pazartesi

Den Haag

Dün babalar günüydü bildiğiniz üzere. Babamın doğumgünü ve Anneler Günü gibi bu güzel günü de Hollanda'da, sarılıp öpmek istediğim insanlardan uzak geçirdim. Bunun üzerine duygu sömürüsü yapacak değilim, zira konu o değil. Konu, babamın "Bugün bir yerlere git, gez, gör, sonra neden gezmedim diye pişman olma" demesi, ve benim bu öğüdü yerine getirerek (tamamen babalar günü hatrına a canım) Den Haag'a gitmeye karar vermem.

Lakin şöyle bir sorun vardı; ben uzun zamandır yatırım hesabımdan ana hesabıma para aktarmıyordum, ve hesabımda sadece 30 euro kalmıştı. Evet 30 euro liraya çevrildiğinde az para değildi, ama euro olarak ve Hollanda'da yaşadığınızda gayet cüzi bir miktar oluyordu. Üstelik günlerden pazardı, dolayısıyla yapmaya çalıştığım aktarmalar "beklemede" kalıyor, beni ING Bank internet sitesinin önünde hüzünlere boğuyordu.

Ama çok gaza gelmiştim. Seyahat kartımı bulup, fotoğraf makinamın tozlarını üfleyip yola koyuldum.


 Den Haag'a vardığımda saat bir buçuktu. Şansıma hava güzeldi (Burada bir açıp bir kapanan, ama yağmurlu olmayan havalara güzel diyoruz. Kötünün iyisi bir nevi.), merkezdeki istasyonda inmemiş olsam da her köşede bir harita vardı ve ben mutlu mutlu ilerliyordum. Kafamda iki şey vardı; Escher'in eserlerinin sergilendiği ve açıklandığı Museum Escher in het Paleis ve plaj. Hava burada 11de karardığı için plajı sonraya attım, Escher'e doğru yola koyuldum.

Lakin yolumun üzerinde şöyle bir şeyle karşılaştım.  


Meğer Den Haag Klasik Müzik Festivali'nin son gününe denk gelmişim. Yukarıda bir kısmını gördüğünüz alan çoğunlukla çocuklara yönelik klasik müzik etkinliklerinin olduğu ama yetişkinlerin de çevrede oturup biralarını, kahvelerini içtiği, keyif yaptığı bir organizasyon. Çocuklara yönelik etkinliklerden kastım ise poster yapmak, enstrüman yapmak, (anladığım kadarıyla bir haftalık bir keman workshopu sonunda) sahneye çıkmak ve yukarıda görüldüğü üzere "orkestra şefi olmak". İşin eğitimsel boyutuyla, eurythmicsle falan kafa bulandırmayayım şimdi, ama yapılan şey çocukların çalan klasik müzik parçalarını "hissederek" hareket etmesini sağlamak aslen. Lakin, aynı kütüphanede gördüğüm gibi, bunun bir de klasik müziği sevdirme, klasik müzik dinlerken keyif aldırma boyutu var, ve çocuğun hayatında şu kısacık anın ne kadar etkili olabileceğini bildiğimden kelli yine bir fena oldum ben bu olayı izlerken.

 Keman çalan çocukların da fotoğrafı vardı, ama bence bu çok bana daha fazla şey ifade ediyor.

 Planlarıma ara vermiş olmam, onlardan vazgeçtiğim anlamına gelmezdi, çalan parçalara ıslık çala çala, hatta karşıdan ıslık çalarak gelenlerle selamlaşa selamlaşa, Buitenhof'un içinden geçtim.


 

Buitenhof sonrası bir baktım ki nehre sahne kuruyorlar. Öğrendim ki akşam saat beşte konser var. Ufak bir hesaplamayla konser yedide bile bitse hava kararmadan sahile gidebileceğimi anladıktan sonra Escher Müzesi'ne doğru ilerlemeye devam ettim.

Yürüdüğümüz yollar...

Escher Müzesi ile ilgili hiçbir şey yazabileceğimi sanmıyorum, ama beynim eridi. İşin ilginci, hayranlık Escher'in bilinen eserlerine bakarken değil, yarattığı desenleri, onları nasıl yaptığını, ve ulan hepsinin aslen tahta baskı ya da linoleum olduğunu görünce oluşuyor. 3 kat boyunca sık sık hayranlıkla küfrettiğimi hatırlıyorum, gidin görün. En çok sevdiğim iki eseri de internetten bulup buraya koyuyorum, çekinmiyorum;

1948 tarihli, 4 farklı blokla basılmış bir baskı bu. Bloklardaki işçiliği bir düşünün...

Yine dört blok, bunun renki baskısı vardı müzede. İyice kafa açmak için bunun bulunduğu sitede biraz daha gezinin, Den Haag'a gitmiş kadar olun.


Ehm, neyse, eriyen beynimi tekrar kafatasımıza soktuktan sonra fark ettim ki konsere hala bir saatim vardı. Müzenin önündeki antika pazarını, ve "Rainbow Nation" adını verdikleri dışmekan sergisini gezdim. Heykeller Güney Afrikalı sanatçılar tarafından yapılmıştı, ve sergi Den Haag Heykel Festivali'nin bir parçasıydı.

Rainbow Nation.

Antika Pazarı.

Antika pazarında yere ne düşürdükleri belli olmayan güvenlik görevlileri (bu da güvenlik karavanı bu arada).

Dolanacak bir yer kalmayınca, çok da uzaklaşmak istemediğimden konser alanına geri döndüm. Konser aslen paralıydı (23€ imiş), bir Carmen Bizet yorumu sergilenecekti ama konserin hafif saçma bir açıyla da olsa izlenebildiği bir "beleştepe" mevcuttu, ve konsere daha 40 dakika olmasına rağmen oldukça kalabalıktı. Büyük bir şans eseri beleştepenin protokolünde yer buldum, bu modern yorumu en önden (ehm, yani, işte) seyretmiş oldum.

Konser sonrası plaja yürüyerek gitmek gibi iyimser planlarım olsa da bu planlar yanımda oturan Hollandalı'nın "tramvayla yarım saat" demesiyle toz oldu. Yani, gündüz olsa yine yürürdüm gerçi, ama akşamdı, hava soğuyordu, ve ben çok kararmadan plaja gitmek istiyordum. EVET HAYATIMDA HİÇ PLAJ GÖRMEMİŞTİM.


Plaj baya büyük. Yani, uzunluk olarak da, genişlik olarak da. Plaj kenarındaki mekanlar ise klasik klüpler. Bu arada bütün plaj inanılmaz güzel deniz kabuklarıyla kaplı. Ve ben ceketle üşürken suya girenler mevcuttu.


Bu arada bütün sahil, yukarıda gördüğünüz şekilli direklerle kaplı, her direkte farklı bir hayvan ya da şekil var. Amaç ise, özellikle çocuklara, yol göstermek. Plaj büyük, geniş ve çocukların çılgınca kaybolması için ideal olduğundan kelli bu işaretler yer belirleme ve nerede olduğunu hatırlama amaçlı kullanılıyor. Cümle içinde kullanırsak; "Ineke, bak unutma, kaybolursan mavi baykuşun oradayız".


Çok geç kalmadan evime döndüm, çok uzatmadan gitmek isteyenlere iki gıdım laf edeyim:

  • Den Haag'da iki tane ana istasyon var; merkez istasyon ve Hollands Spoor. İkisine de Amsterdam'dan tren var diye biliyorum, ben Hollands Spoor'da indim, sonra da yine oradan bindim. Yirmi dakikalık bir yürümeyle merkeze ulaşıyorsunuz, ama çok üşeniyorsanız trenden inip başka bir trenle merkeze gidebilirsiniz tabii.
  • Eğer grafik sanatlara ilgiliyseniz, Escher'e mutlaka gidin. İlgili değilseniz de gidin, ama o kadar etkilenmeyebilirsiniz. Onun yerine modern sanat eserlerinin sergilendiği birkaç önemli müze daha var, onlara da gidebilirsiniz. Yani diyeceğim şu ki, gitmeden önce müzelere bir bakın, ilginize göre seçin.
  • Den Haag'ın resmi olarak aslen köy olduğunu biliyor muydunuz? Kasaba bile değil ulan, köymüş. Kraliçe oturuyor, bütün büyükelçilikler orada, resmi her şey orada, zaten oldukça büyük, ama köy. Şehir değil. Köy. Şaka gibi.
  • Plaja gidin, çok güzel. Ama bence giderken yanınıza biranızı, yiyeceğinizi, atıştırmanızı da alın, kumlara oturup tüketin. Zira ben Çeşme gibi düşündüğüm için (bkz. birayı mekandan alıp denize en yakın şezlonga oturmak) hazırlıklı gitmedim. Plaj geniş olduğu ve şemsiye-şezlong olmadığı için mekanlar denize uzak kalıyor. 
  • Buitenhof'a denk gelirsiniz zaten, ben pek planlayamadığım için tesadüfen içinden geçtim. Geçiniz içinden.
  • Plajdaki Pier'de üst katında yürümek dışında matah bir şey yok. Bir yürüyün gelin. Çok istiyorsanız denize doğru bungee jumbing yapın-güzel diyorlar.
  • Diğer şehirlerle karşılaştırdığımda insanlar çok daha güleryüzlü, çok daha muhabbetşinas. Neden bilmem, deniz kıyısı olmasından olabiler.
  • Tramvaya binmek, eğer ovchipkaartınız yoksa, iki buçuk euro ve yarım saat ücretsiz binebiliyorsunuz. Ama Amsterdam'daki gibi arkada da muavin olmadığı için, ve her kapıdan girebildiğiniz için, kimse ödeyip ödemediğinizi kontrol etmiyor. Hani, zor durumda kalırsanız diye diyorum, kurnazlık yapın diye değil.
  • Amsterdam'dan sadece 45 dk-1 saat arası sürüyor yol, ama Maastricht'ten ne kadar sürüyor bilemiyorum. Eğer gitme şansınız varsa, bence gidin.

Son olarak; çok teşekkürler canım babam...





16 Haziran 2012 Cumartesi

Sağanak yağmurlu şarkı

Şimdi, şöyle hiç tahmin etmediğim bir durum oluştu; ben buradaki havadan çok sıkıldım. Daha doğrusu, sıkılmak yanlış bir kelime, zira yağmurlu havalar candır. Ama İzmirli bir insan olarak Haziran ortasında hala montla geziyor olmayı kabullenemiyorum. Hırkaya razıyım, kapalı havayla ve hatta yağmurla da sorunum yok, ama mont ne yahu? Millet Umut Sarıkaya'dan "Mont Beni" şiirini okumaya başlayalı 2 ay oluyor, biz hala üşüyoruz ulan.


Ama konumuz bu değil. Yani, bu durumla uzaktan alakalı, bu durumdan sıkılmak yerine ölümüne keyif aldığım anlarla ilgisi var biraz. Biraz da arkadaşlıklar, dostluklar, muhabbetler ve gülme krizleri...

Ani bir kararla Türkiye'ye gittiğimde, aylardır göremediğim, askere bile uğurlayamadığım canım arkadaşım Emir Bey ile bir kayıt yapmamız tabii ki kaçınılmaz oldu. Ne kaydedelim, ne yapalım derken, nasıl oldu bilmiyorum, ama işte o keyif anlarına dair şu şarkıyı kaydediverdik.



Sözler ve müzik bana, gitarlar ve düzenleme Emir Bey'e ait. Sözler ise şu şekil, bu şekil:

Gökyüzü dökülür sanki bahçeye
Saklanmam, seyrederim uzaktan
Yağmur damlaları değerken ayağıma
Bundan büyük huzur yok

Erken kalktım, neden bilmem
Kahve yaptım kendime
Ve fark ettim verandada otururken
Bugün hiç işim yok

Yağmurun hatırlattığı her gün
Canlanıyor bahçede
Yağmurda yürüdüğüm her yol
Uzuyor önümde

Ve ben günleri izlerken
Yağmur damlaları ayağıma değerken
Kahvem bitmek üzereyken
Bundan büyük huzur yok

11 Haziran 2012 Pazartesi

Gün gelir.

Gün gelir, belki ilk seferde içime sinecek renklendirmeler yaparım. Tekrar tekrar oynamam..



Ama iyi bir teknik geliştireceğim, düzgün gözüken, amatör kokmayan bir şeyler ortaya çıkabileceğim (tamamen kendi zevkim için, buraya koyduğum her şey gibi) bir gün var mı önümde, onu bilmiyorum. Tembellikle birleştiğinde çok pis bir durum mükemmeliyetçilik, ve beyin mecburen kendini bununla yetindiğine inandırmaya gidiyor.