4 Mayıs 2011 Çarşamba

"Yağmur topluyor bak, ondan bastı hava"

Evet, filmleri çabuk tüketemiyorum ve dolabı her açtığımızda fololeyt efektiyle mutlaka birkaç film kendini yere atıyor, ama farklı makinalarda 3 film bitirmeyi ve banyo ettirmeyi başarabildim!

Mesela Meneviş Hanım'ın Holga'sı var bir adet, fotoğraflar babamın doğumgününden:


Sonra canımız ciğerimiz Cmenamız var, fotoğraflar çeşitli yer ve zamanlardan:


Bu arada Cmena arada kapıgözü ile bir araya gelip fisheye taklidi yapabiliyor:


Yashica iyidir, cross processe de doyduk, peghoş yeşil yeşil fotoğraflarımız oldu:


Bir de, bazen odanızda nereden geldiğini, ne zamandan kaldığını bilmediğiniz bir film buluyorsunuz, ondan da 6-7 sene öncesinden fotoğraflar çıkıyor:

2 Mayıs 2011 Pazartesi

Murphy naber?

  • Normalde yapmak istediğim çok şey olur, hiçbirinin bilgisayarla ilgisi yoktur, bilgisayar açılır ve hepsi yok olur. Bütün planlarım bilgisayarda yapılacak şeyler üzerineyken bilgisayarın şarj aletinin bozulması ise düpedüz Murphy kardeşimizin kanunudur.
  • Ezel seyreden bir insanım. İki bölümdür Tefo ölecek diye seyretmiyorum. "Aaa meğer ölmüyomuş, oyun oynamış, hay bin ters köşe" derken aşağı inip Tefo'nun ölüm sahnesini izledim. Bravo bana. Bi daha da izlemem.
  • O değil de Lemur olarak Peyote'nin alt katında mütevazı bir konser verdik, çok güzel oldu, çok da iyi oldu. "Durak" adlı yeni şarkıyı da ilk defa çalmış olduk, ama tabii dinleyenlerin çoğu bizi tanımadığı için (bilerek gelen sevgi dolu azınlığı bunun dışında tutuyorum) bu insanlara pek bir şey ifade etmedi. Zaten genelde hep ilk defa dinlendiğimiz için hiçbir şey ifade edemiyoruz, neyse ki konser iyiydi, güzeldi. Umut Töre Bandosu da pek hoş idi. Konsere dair görüntü yok, ama konser öncesine dair bir takım video kayıtları var, uygun kabloyu bulur bulmaz bu görüntülerle rahatsızlık yaratacağımdır.

  • Ha bir de Özgür kardeşimiz nefis bir stüdyo yapmış, cuma günü bir takım kayıtlar yapmak üzere orayı işgal ettik. Ne çıkar bilinmez, ama resmen özendim ulan.
  • Ali Bey ile Güney Kampüs'e inerken karşımıza şöyle bir manzaray çıktı, ne acaip iş:
  • Eminönü'nden samuray/ninja (ikisi arasındaki farkı bilsem de kılıçları arasındaki farkı kestiremiyorum) kılıcı görüntüsünde şemsiye aldım. Gerek Eminönü'nde, gerek Taksim'de, gerekse havaalanında yaptığım primin haddi hesabı yok. Gerçi uçağa almadılar şemsiyemi ama olsun, en az 17 kişiyi güldürdüm.
  • Bu ay her haftasonu İstanbul'dayım sanki.
  • Lemur konserini kaçırmış olanlar, "Allahım, nasıl olur? Ben Lemur'suz yaşayamam!" diyenler için geliyor: Şimdi banaaa kaybolan yıllarımı verseler...
  • Şaka şaka. 7 Mayıs'ta Taşoda'da, 19 Mayıs'ta Bahçeşehir Üniversitesi'nde, 25 Mayıs'ta ise Dogzstar'dayız. Bunun dışında 13 Mayıs'ta 7 Pink Floydlar ve 2 Prenses Hayal Bistro'da, 12 Mayıs'ta ise Emir Yargın'ın albüm lansman konseri var Ghetto'da. Hepsine olmasa da bir kısmına gelin ki bence.

23 Nisan 2011 Cumartesi

Kimler var rüyanda?



Aslında bütün gün şunun hayaliyle çalıştık...

Can Bey ile en son 4 sene önce bir gazla "aslında beraber müzik yapsak ya?!" demiş, ve fakat ikimiz de ölesiye üşengeç insanlar olduğumuzdan bir araya gelememiş ve hiçbir şey yapamamıştık. Nasıl oldu bilemiyoruz, ama aniden (sanırım Babajim'de karşılaştıktan sonra) aynı gaz tekrar vücut buldu, "yahu biz niye hala müzik yapmıyoruz ki?" sorusu klavyelerde yankılandı...

Ne çalacağımıza ya da neyi kaydedeceğimize dair hiçbir şey düşünemeden bir araya geldik. Basslar, gitarlar, klavyeler, Afrika ritm aletleri, ay dur şuna bir söz yazsak derken, havada yemek kokusu eşliğinde, yaklaşık 6 saatte ortaya şu şekil bir şeyler çıktı:

Kimler var ruyanda benden baska by aysegulnazcan


"Mere exposure effect" sağolsun, şarkıyı o kadar çok dinledik ki artık sevmememiz imkansız. Ama pek eğlenceli oldu yapmak. Basslar, sözler ve vokaller benim, geri kalan her şey Can Bey'in. Sözleri de pek kolay, aynen şöyle:

Elele gezmek var aslında,
Ama sen hep başka rüyalarda

Kimler var rüyanda benden başka?
N'apıyorsun onlarla?

Ayrıca webcam mikrofonuyla vokal kaydı yaptığımız için tüm müzik dünyasından özür diliyor, ortaya çıkan her şey için de şu adama teşekkür ediyorum:

17 Nisan 2011 Pazar

Dogzstar'ı neden seviyoruz?



Aslında sadece Dogzstar değil de, ünsüz grupları destekleyen her türlü mekanla ilgili. Ve hatta bizzat "ünsüz gruplar kültürü" ile ilgili.

Çünkü, bir konser vereceğiniz zaman fotoğrafın üzerine isminizi yazıp, bunu poster olarak sunmaya vicdanınız el vermiyor. Bir şekilde bir şeyler üretmeye, görsel bir şeyler yaratmaya yahut yaratılmasına neden olmaya yöneltiliyorsunuz. Tamam, bu afişler belki bütün Beyoğlu'nu süslemiyor, ama koca puntolarla yazılmış grup isimleri yerine grubu gerçekten anlatan bir şeyler çıkıyor ortaya.

Ha, bu bizim grubu gerçekten anlatır mı, çok mu üsper bir afiş yaptım o tartışılır, zaten afişin orjinalini konsere (25 Mayıs) yaklaşınca hatırlatma amaçlı yayınlarım. Ama böyle şeyler bence müzisyenleri daha çok gaza getiriyor -olmalı. En azından beni -ve tahminen bizi- gaza getiriyor.



Ve evet, tekrar lafı geçer tabii, ama 27 Nisan'da Peyote'de, 25 Mayıs'ta Dogzstar'dayız...

12 Nisan 2011 Salı

Very good advice



İşte bizim de işimiz bu:



(Çocuklar kendi meteoroloji istasyonlarını gerçekten kurup, her gün gerçekten hava durumuna dair rapor tuttular, tahminlerde bulundular. Bu video, velilerle yapılacak olan etkinliğin başında gösterildi, "Oobleck gezegeni"nden dünyamıza gelen paketin haberinden sonra "bilimadamlarımız" ellerinde "non newtonian fluid"ler ile çıkageldiler. Sonra anne-baba-çocuk, hep beraber sıvının özelliklerin inceledi, geldiği gezegene gitmek için birer uzay gemisi tasarladı...)

(Bu da, üzerine tıklayınca daha büyük ve net göreceğiniz, bir dinozor müzesi. Yine çocuklar tarafından oluşturuldu, yazı yazmadılar belki, ama onlar söyledi biz yazdık. Bir de yine onların sözlerini yazdıkları, benim -naçizane- bestesini yaptığım bir şarkı var ki o da aşağıda yer almakta):

10 Nisan 2011 Pazar

Güneşli günler dileriz


Aslında biraz babam kendi doğumgünü hediyesini kendi yapmış gibi oldu bu yarışları düzenleyerek. Bu sefer motorsuz taşıtlar üzerinde liseli gençler vardı, dağ bisikleti pisti ise Mavişehir'de, Ege Park'ın karşısında haftalardır üzerinde çalışılan Karşıyaka Bisiklet Merkezi'ydi.

Yarış boyunca grup grup liseli, üçer tur atıp yere yığıldı, yerlerine takımlarından yenileri geçti. Sporla hiç alakası olmayan bir insan olan ben ise sadece onları izleyip "vay anasını" dedim, ne diyeyim. Bir de, tabii ki tabii ki, fotoğraf çektim. Ve madem fotoğraf çektim, o zaman sizi fotoğrafa boğmak boynumun borcu değil de ne? Buyrunuz:


Bu da aldıkları ödülün fotoğrafını çeken bir amca:

6 Nisan 2011 Çarşamba

Bir takım unutulan olaylar, ya da kurutulan çiçekler ya da bir damla hebelehöt

Yazacak yahut paylaşacak bir şey bulamayınca sevgili blog boynu bükük kalıyor. Yazacak bir şey bulduğunuzda blogger kapatılıyor. Siz blogger'a erişebildiğinizde ise hevesiniz kaçmış oluyor. İşte koskoca Mart ayında sadece 3 adet yazı bulunmasının nedeni budur sayın seyirciler.

O zaman bir süredir klasörlerimizde uyuklamakta olan bir takım fotoğraflar gün yüzüne çıksın da gönüller şenlensin.

Bir kısım eş ve dost:
Eş ve dost bonus:

"Allam nolur annemi, abimi ve Sakareller'i koru, amin"

Amerikan futbolu ne acaip spor:

Birkaç hafta önce "Mesleğime Dokunma" eylemine katıldık, mesleğimizi savunduk. Biraz "butik" bir eylem oldu, çok katılımcı yoktu, ama en azından bir şeyler yaptık, orada bulunan, yanımızdan geçen birkaç kişi "ne diyor bunlar" dediyse o bile bir şeydir sonuçta.
Dipnot: Tabii ki Taksim'de yapılan ÖSYM karşıtı eylemden sonra, şu fotoğraflar oldukça anlamsız kalıyor, ama olsun:


21 Mart 2011 Pazartesi

Sulfarhin



Yapı Kredi'den yeni Ayşegül serisi: "Abimin pornoları". En soldaki kızın "Bakın ne buldum" ifadesine, ve yukarıdakinin yüzünden okunan "Annemler geliyor saklayın" hissiyatına ayrıca dikkat çekmek istiyorum.

Biz de beklemiyorduk ki. "Be the Band"de ilk ona girmişiz Lemur olarak. Gerçi bu yeni bir haber değil, ama Istanbul'dan dönerken şarj aletimi orada unutunca bilgisayarsız bir insan oldum, dolayısıyla size zamanı geçmiş haberler veriyorum.

İlk üçe kalır mıyız, orası meçhul, ama ilk ona girmek bile insanın içine bir takım kelebekler yayıyor.

(bkz. kelebekler)

Dipnot 1: Yıllar sonra yine fotoğraflarımız olmasını sağlayan Aybike Hanım'a teşekkür ederiz. Kendisi aynı zamanda Avaz Avaz için bizimle röportaj yapmış ve kendimizi adeta birer "celebrity" gibi hissetmemizi sağlamıştır.

Dipnot 2: Bir de solda bir adet Lemur görseli göreceksiniz, oradan bizim EP'yi de indirin ki, mülakatta söylediğimiz "Eeö Ep çıkardık ama hep eşe dosta dağıttık" cümlesi bir adım ilerlemiş olsun:)

9 Mart 2011 Çarşamba

4 dakika daha*

Geçtiğimiz hafta Emir Bey vasıtasıyla tanıdığımız, ama Emir Bey'den bağımsız baktığımızda da çok sevdiğimiz bir grup olan Sakareller'in Peyote'deki güzide konserindeydik. Önceden de Taşoda'da seyretme fırsatı bulmuştuk, ama bu daha da güzel oldu, hem fotoğraf da çektik. Peyote'de fotoğraf çekmeyi özlememişim, hayır.

Ama Sakareller konseri sonrası yine bir gaza geldim "karanlık bar ortamında konser fotoğrafı çekmeye çalışmak" konulu bir blog yazısı yazsam mı diye. Sonra baktım ki fotoğraflar o kadar da iyi değil, geçti o gaz, dedim "dur bir, ahkam kesme iki dakika".

Konser de aşağı yukarı şöyleydi işte:

*Modelini bilmediğim sevgili telefonumun 5 dakika erteleme gibi bir özelliği yok. Her seferinde dört dakika erteliyor. Yani işe giderken her sabah 7:45'te ve erteledikten sonra da 7:49'da çalıyor. Hastasıyım.

6 Mart 2011 Pazar

Demo dağıtmak

O gün Lemur için sıradan bir gün değildi, yo dostum yo, değildi. Lemur üyeleri, bir takım nedenlerden dolayı (ki bu nedenler resmileştiğinde buradan da bas bas duyurulacak, bu nedenler ile çılgıncasına övünülecektir) aniden gaza gelmiş ve hem bir takım işlerini halletmek için, hem de bir arada oldukları 3 yıldır yapmadıkları bir şey yapmak için bir araya gelmişlerdi. Evet, Lemur mekan mekan gezecek, demo dağıtacaktı.

Kendini tanıtma adına pek bir şey yapmayan, Myspace'ten arkadaş eklemeye bile üşenen bir grup olduğumuzdan kelli bu sürecin nasıl ilerleyeceği ne yazık ki meçhuldü. Gidilecek yerler iddialıydı ve biz değildik. Gün nelere gebeydi? Ciddiye alınacak mıydık? Deniz yeterince cd çekmiş miydi?

Farklı kaynaklardan aldığımız gazla kendimizi ilk olarak 60m2 adlı güzide cazsal mekana attık, söz konusu farklı kaynaklar orada rahatlıkla çalacağımızı söylemiş, çeşitli telkinlerle bizi rahatlatmıştı. Ancak girişte sol tarafta önümüzdeki iki hafta caz festivali olduğunu gösteren afiş, ve içeriden gelen caz gitar (e.g. bibilibibübübbililibibibili) ve davul (e.g. tıpas tıtıtas tıpıptıças tıças tıtıtıtı) soloları aniden 10 üzerinden 5 olan kendimize güvenimizi -2ye düşürdü. Yapacak bir şey yoktu, içeridekiler cazcı ve şapkalıydı, ama biz de kendi halimizde müzisyenlerdik.

Benim de şapkam var diye grup hafifçe beni öne ittirdi, benden de "biz demö bırekecektik kime virilim?" gibi bir ses çıktı. Sakallı abi "siz caz mı çalıyorsunuz?" diye sordu. Yo dostum yo, bu soruyu beklemiyorduk, yine de "aslınde cez çelmiyörüz eme akustik çelebiliriz diye düşündük" gibi bir şeyler zırvalayabildik. Deniz kutudan cdyi çıkardı, abiye verdi, abi telefon numarası istedi, Deniz yazdı, ama muhabbet daha da uçsuz noktalara ilerlemek üzereydi. "üniversite grubu musunuz?" gibi bir soru geldi abiden. Önce "ivit" dedik, ama hazır zırvalamaya başlamışken ben yine araya girdim ve "ivit ama aslında değil yani biz mezun olduk ama Deniz hala okuyor" şeklinde gereksiz açıklamalarla ortamı şenlendirdim. O esnada gitarlarla ilgili bir ayar yapmaya giden abi bizi orada garip hissiyatlarımızla başbaşa bıraktı; görüşürüz demek, son bir teşekkür edip gitmek istiyorduk, ama abi dönmüyor, bu hayaller bir türlü gerçek olmuyordu, kilitlenmiştik...

Abiye veda etmeyi başardıktan sonra ikinci durağımıza, yani Dogzstar'a doğru yola koyulduk. Bu mekanla ilgili biraz daha rahattık, zira daha önce iki kez Yora ve Vera ile konser vermişliğimiz vardı. Yani, bizi hatırlayacaklarından emin değildik, ama yine de yabancı topraklarda değildik. Dogzstar'ın ağır kapısını açtık, içeri girdik, gördüğümüz ilk adama "biz demo verecektik?" diye sorduk, bizi üst kata yönlendirdi, orada bizi DJ kabininde güleryüzlü bir abimiz bekliyordu. İlahi sesler eşliğinde DJ kabinine ulaştık ve kendimizi tanıttık, Deniz kutuyu açtı, cdyi verdi. "Siz Taylan'la tanışıyor muydunuz?" dedi abimiz, tanıyorduk az çok, evet dedik. "Tamam, herhalde o yönlendirdi sizi(?), genelde grupları o bulur myspaceten (?)" dedi. Bozamadık, gülümsedik.

Üçüncü mekanımız biraz iddialıydı, ama yine sıkı gaz almıştık, aldığımız gazla ve biraz da soğuğun etkisiyle hızlı adımlar atıyorduk. Nublu'ya geldiğimizde kapıda sigara içen Sarp Maden'i gördük, "haydi bismillah" deyip içeri girdik, ama 60m2'dekinden çok daha fena bir durum bizi bekliyor, kendimize güvenimiz hızlı bir ivmeyle sıfırın altındaki çift rakamlı sayılara ilerliyordu. İçeriden gelen "Çıpıtıpıtıpıtıtıtıtıtıt tıtıstıstıs tutastastas çuputas"lar Volkan Öktem'e, "budubudubudu bup budubudubuduu dudududu buddu"lar Alp Ersönmez'e aitti, biz ise kapalı olan kapının 5 milimetrelik aralığından bu soundcheck anlarına ancak şahit olabiliyorduk. Kilitlenmiş kalmıştık, ne yapacağımızı bilemiyorduk, üstelik Sarp Maden de sigarasını söndürmüş ve "bilibilibilibilübübü"leriyle soundcheck'e katılmıştı. Şapkam kurtarmıyordu. Yukarı çıktık, aşağı indik, içeri girmeden bir görevli bulmanın umudunu taze tuttuk, ama yoktu, yoktu... "Yahu barmene, görevliye, birine soralım, herhalde bizi yönlendirir" dedik ve içeri girdik.

Barmene doğru ilerlerken bir görevliye "Yahu biz demo verecektik, kime vermemiz gerekir?" dedik, "Bana verebilirsiniz" dedi.

Böyle bir durumda o demonun istediğiniz kişiye ulaşmayacağını biliyorsunuz, ama adam bu kadar direkt söylediği için, saygısızlık/güvensizlik etmemek adına yine kutuyu çıkarıyor, cdyi veriyor, sonra da adamın demonuzu arka cebine sokmasını izliyorsunuz. "Napsaydık, acaba dinlemeye devam etse miydik hazır gelmişken hmm" diyor, ama tırıs tırıs çıkıyorsunuz mekandan.

Son durağımız Peyote'ydi. Yine DJ kabininde, yine güleryüzlü bir abimiz vardı (déja vu). Cdmizi verdik, kendi bestelerimizi yaptığımızı söyledik. Sonra kendimizi yine Peyote'de bira ve sigara böreğine verdik...

Dipnot: 1-Bu resimsiz ve uzuun yazı için özür dilerim. Bir sonraki yazı bol resimli ve kısa olacak, söz.
2-Yazıda isim kullanmamak, habire bir takım "abiler"den bahsetmek bilinçlidir. Yoksa hepsinin ismi cismi var a canım.