21 Ocak 2009 Çarşamba

Haftasonuna dair!

Alakalı bulunduğum gruplar diye söylemiyorum, gidin bu konserlere, iyi çocuklar hep bu insanlar. Okumuş çocuklar hep. Valla.


İzmir'deyseniz, cuma günü:




İstanbul'daysanız, Cumartesi günü:

20 Ocak 2009 Salı

Kivi.



1-Kivi dediğin hayvanın kendi boyu kadar yumurtası var yahu. Gerçi çok ender yumurtluyorlar ama olsun. Zaten resimdekiler de aslen süs yumurtası, gerçek bile değil.
2-Bir dahaki resimde kendime hatırlatılacaklar:
-mürekkebin seni ele geçirmesine izin verme, renklendireceksen her yeri karalayıp durma, illa karalayacaksan da doğru dürüst yap şu işi.
-anatomiyi oturtmadan bir yere varamazsın, ayakları her zaman ayakkabıyla saklayamazsın, ellerin allah cezasını vermesin.
-acelen yoksa niye abuk sabuk renklendirmeler yapıyorsun çocuğum? tamam, asıl boyalar İstanbul'da, ama nedir? beklesene yahu.
-hadi yaptın böyle bir şey. utanmadın fotoşopla da uğraştın. içine sinmediyse niye koyuyorsun bloguna? orjinali (sence) daha iyiyse niye uğraşıyosun, fark edince bırakmıyorsun?
3-Konuyla alakasız, isimle alakalı video (Görkem'e selam ederim bu video için):


Kiwi!
Yükleyen Mnykyu

18 Ocak 2009 Pazar

Karafatma aslen güzel böcektir.

Ama bu noktada "karafatma" ve "hamamböceği" kavramlarından algıladıklarımıza bir bakmamız lazım. Karafatma derken, evimizde çıkan, kahverengi, fıtıfıtı yürüyüp öldürüldükten bir süre sonra kendiliğinden ortadan kaybolan, sinsi, pis, mutasyona uğramayan, evrim geçirmeyen, insanın arkasından iş çeviren, iğrenç hamamböceklerinden bahsetmiyorum. Böyle doğada yaşayan, simsiyah, kendi halinde, zararsız, böyle evinize gelse öldürmeyip sadece doğaya geri bırakacağınız, güzel böceklerden bahsediyorum. Evet, içimdeki karafatma aşkı bambaşka sayın seyirciler.



İzmir'deyim, ki bu ne büyük mutluluk yahu. Bütün ödevler teslim edildi, bütün sınavlar bitti, gayet heyecan yoksunu bir şekilde notları beklemekteyiz. Madem notları beklemekten başka işimiz yok deyip kendimizi perdesiz basa vermekteyiz (evet, bana ödünç verilen bir perdesiz gitar var, vi lav Tolga!), olmadı fotoğraf çekmekteyiz (ki uzun zamandır çekmemekteydik). Ve bütün bunlardan bağımsız olarak bugün Hülagü ailesi olarak Çeşme'deydik, kedilerin nabzını tuttuk, kumrulara eleştirel gözlerle baktık. Bu fotoğrafta da babam bana eleştirel gözlerle bakıyor, gördüğünüz üzre.

Bu arada aşağıdaki üç fotoğrafta babamın, köpeğimiz Bombyx'i bir 'bodyguard' edasıyla hayranlarından nasıl kurtardığını görüyorsunuz. Fonda çalan şarkı: I will always love you-Whitney Houston. Not: alttaki büyük fotoda köpek arabamıza tecavüz ediyor gibi görünse de, dikkatli bakıldığında da anlaşılacaktır ki, sadece Bombyx'e ulaşmaya çalışıyor orada.








Ne diyordum? Büyük aşk evet, ama biz aile olarak izin vermiyoruz kendilerine. Zaten Bombyx'in, bu durumu eve gelir gelmez unutması bu aşkın ne kadar kolpa olduğunu da kanıtladı bize. Biz de kendimizi anneannelere babaannelere attık, zira gurbetten gelen öğrencinin aile büyüklerini görmesi önemlidir, hepsinden öte, söz konusu öğrenci özler. Daha bir ay buradadır ama yine de şunu da belirtmek ister: bu öğrenci arkadaşlarını da özler. Görüşün lan benle!

Neyse, araya konan bu über gerekli talepten sonra yazıya geri dönmek isterdim, ama sanırım eklenecek bir şey kalmadı.

Ay lav İzmir.

10 Ocak 2009 Cumartesi

"Mojo Pin" versus "Got My Mojo Workin' "

Ani bir gaza gelmeyle perşembe günü akşam saatlerinde yerleşmiş olduğum Ece'nin evinden bu sabah çıktım. 1 hafta sınavı/ödevi olmayan bir insanın, özellikle de adı Nil İpek Hülagü ise, zibidilik peşinde koşması ve ders adına doğru dürüst hiçbir şey yapamaması normaldi aslen. Dolayısıyla Ece'nin de sınavı biter bitmez fotoğraf çekmek ve kurşun dökmek üzere Ece'ye, yani çoook uzaklara, yani yurdun karşı apartmanına taşınıldı.


İşin komik yanı, hayır, ne fotoğraf çektik doğru dürüst, ne de kurşun döktük. Paso yemek yaptık; sebze sote ve tavuklu makarna olsun, kıymalı kabak güveç olsun ve son olarak çikolatalı sufle olsun... Ek olarak Ece'nin müzik sistemini kurduk, muhteşem bir menejer olarak açılışın Yora'nın demosuyla yapılmasını sağladım, ne mutlu bana. Sonra ben Ece'ye onun sevmeyeceği müziklerden bir CD çektim, o da bana bol bol elektronik müzik dinletti:).






Ara ara, yemek yapmaya heves ettiğimiz gibi, ders çalışmaya da heves ettik, ancak bir yere varamadık... Benim kafam dağınıktı, Ece kendini bilgisayarda video izlemeye vermişti, ben Remzi'yle ortaya çıkmış olan Nazi Subayı Anne kimliğime dönüp Ece'yi dersine döndürdüm, ama kendime hayrım yoktu...


Sonuç olarak, az fotoğraflı, bol yemekli, huzur ve tembellik dolu şu iki gün için Ece'ye teşekkürü bir borç biliyorum.

Ayrıca çok yakında sinemalarda: Ödevin Dönüşü.
"Muhteşem bir sabahlama öyküsü, müthiş bir gerilim.." -Orlando Bloom
"*****" - Migros Tribünü

8 Ocak 2009 Perşembe

Agfa Silette yahu...

Yep, nihayet babaannemin bana verdiği sevgili Agfa Silette II'in açılışını yaptık, ilk filmini banyo eylemek suretiyle. Evet, yine Akif Bey, ama bu sefer bir de yanında konuk sanatçı Ece Hanım vardı, zira kendisi bir kimya mühendisi olarak karanlık odaya gitme fikrini oldukça ilginç buldu.

Bu satırları yazarken ellerim yine kimyasal kokuyor, ama bu sefer hafif bir yemek kokusu da var, öncesinde Ece'yle yemek yaptığımız için-ama o başka bir yazının konusu.

Buyrunuz:

5 Ocak 2009 Pazartesi

"Nüüü" derken dudaklar bir komik oluyor...

Alın size nüüü. Nüüüüüüüü. NÜÜÜÜÜÜÜÜÜ. Evet, göğüs falan...

Tamamen tesadüf eseri, anatomi çalışırken modelin pozundan aklıma gelen bir şey, baktım eskizi tatlı oldu, büyük hali daha da güzel olabilir, çizdim. Evet, öğlenden beri bununla uğraşıyorum, ama çok eğlendim çizerken de, renklendirirken de, ve sanırım harcadığım vakte değdi (not: çok acaip anatomik hatalar var resimde, görmezden gelmenizi rica edeceğim şimdilik.)

Söz konusu resmin renklendirilmesinde moral, bilgi, fikir ve fotoşop desteği için Remzi Bey'e çok teşekkürler buradan ayrıca:)

Bu adamı da dersinden mi ettim, ders çalışmasını mı sağladım hala anlayamadım...

3 Ocak 2009 Cumartesi

Reign O'er Me

--- Salı gecesinden bugüne güneşi görmediğimiz, sefalet içinde geçen, ancak çok güldüğümüz günlerin geride kalmasından kelli kendimi ciddiyete davet ediyorum. Ama üzerimdeki ciddiyete rağmen, ki evet, kaşlarım oldukça çatık (çatık kaş vs kaşık çat), şu fotoğrafı yayınlamak zorunda hissediyorum kendimi. Karşınızda Selin ve Pelin. Evet, lisedeki en iyi arkadaşlarım.
Şeytan diyor ki yanaş şuna...
(not: gerçekten canlandırılan cümle bu...)

Ha, bu dört günde ne oldu? Konser, sonra planların oldukça dışına çıkılan, ama yine de oldukça eğlenilen bir yılbaşı (Remzi'ye, Ergin'e, Mete'ye ve Mete'nin adını ne yazık ki hatırlayamadığım arkadaşlarına teşekkürler buradan), bol uyku, bol televizyon, bol şebeklik, bol pislik, çok fazla geyik, biraz depresyon (eğlenceli oluyor), elektrik kesintisi (ve nihayet bunu işaret algılayıp oksijen ihtiyacımızı giderme), Küçük Beyoğlu, ilginç karşılaşmalar, vs...

En önemlisi, lise halet-i ruhiyesine geri dönüş, sinirden, kızgınlıktan tuhaf bir arınış hali, iyimserlik, mutluluk... Eğlencenin falan ötesinde bir şey aslen, evet, fazlasıyla güldük, ama daha farklı. Neyse:)

--- Babylon'da konser verdik yahu. Babylon'da konser verdik. Babylon lan... Babylon'un bile beklemediği bir kalabalık, bol alkış, evet, bol hata, ama yine de bol alkış:) İyi morallerle indik sahneden, ben kayıtları dinlemedim gerçi, ama sahnede alınan keyif açısından güzel bir konser olduğu söylenebilirdi. Babylon yahu. Ahah...

--- Yağan, tutar gibi yapan, akabinde eriyen karı kınıyorum. Yahu yağacaksan adam gibi yağ, eğlence çıksın, desem de, sevgili kar, öyle bir yağ ki kimse zor durumda kalmasın, ama herkes çok eğlensin şeklinde değiştiriyorum. Mantıksız işler peşindeyim...

Görkem'in kar sevinci

Eğitim fakültesi insanları çocuklar gibi şen...

Kar sadece omuzlarımda tutmuş, ya da onlar bile hindistan cevizi olabilir.
Ayrıca Görkem niye bu kadar mutsuz yahu?


--- Kendi suçunu kabul etmeyip, kendisini aklamak için ölen 7 tane gence bok atan adamlara çok sinirliyim. Yeterince sinirlenirsem ve yeterince kaşlarımı çatarsam sadece bu konuda bir şey yazabilirim. Ya da sırf daha çok sinirlenmemek için yazmam sanırım. Allah rahmet eylesin.

--- Final programımı açıklıyorum: 5 Ocak, 12 Ocak, 13 Ocak, 15 Ocak. Evet, bir hafta boşluk var arada. Bölümümü çok seviyorum yahu. Zibidilik peşinde koşacağım sayesinde bir hafta, hihihohoh...

29 Aralık 2008 Pazartesi

Ayşegülnazcan odasının kapılarını Blogspot'a açtı...

(Yazarken dinlenen: Strawberry Alarm Clock'un, madem 60larda kurulduk, o zaman niye çok sesli, tütsülü sitarlı, hipi hipi şarkılar yapmıyoruz ki konulu "Incence and peppermints" albümü. Evet, odamda tütsü yakıyorum.)

Bir yandan pencereden Uçaksavar'ın yavaş yavaş karlar altında kalmasını izlerken, bir yandan da odamdaki ağır tütsü kokusunu camı açmadan nasıl azaltabilirim diye düşünüyorum, pes edip camı açıyorum. Ayrıca sırf kapılarını Blogspot'a açabilmek için odamı topladım, ki benim için yatağımı toplamak bile dert, düşününüz artık...

Kapıdan ilk girdiğinizde sizi karşılayacak olan manzara bu işte; solda raflar, biraz ilerisinde de çalışma masası. Evet, dikkatli bakarsanız bilgisayarımın ötesindeki mendilleri ve kolonyayı görebilirsiniz, evet, burnu akan ve kimi zaman başı ağrıyan bir insanım. Masa lambası niye duvara bakıyor derseniz, "ışığı duvardan yansıtıyorum, daha güzel oluyor" gibi entel bir cevap alabilirsiniz ama büyük yalan olur; sadece fazla ısıtıyor lamba. Pişiriyor biraz.

Ayrıca yine masada kütüphaneden aldığım kitaplar, ketıl adı verilen über icat, az önce bitirmiş olduğum biranın kutusu, deodorant, parfüm, dudak kremi ve bilimum alakasız şey de yine masa üzerinde görülebilir. (Ortadan sarkan siyah bıdıyı soranlara gelsin: fotoğraf makinesinin çantasının hedesi...)

Kapıdan girip, asıl işlevi yatak olan, ancak genelde koltuk olarak kullanılan mobilyaya oturduğunuzu farz edersek göreceğiniz manzara ise buna benzer bir şeyler. Duvarda unutmamam gereken, ama yazdığım halde unuttuğum şeyler, bir takvim ve syllabusların bulunduğu bir zarf var. Sol taraftaki raflara bilahare değineceğim elbet, ancak sağ taraftakileri en güzel bu foto üzerinden açıklayabilirim sanırım.

Efenim, sağdan sola giderken ilk raf, bilimum boyanın, posterin, cdnin, dvdnin falan bulunduğu raf. Yani aslında nereye koyacağımı bilmediğim, göz önünde durmasını istemediğim, ama ulaşabileceğim bir yerde olması gereken her şey orada. Ek açıklama gerekirse; yeşil oyuncak son zamanlarda pek göremediğimiz 7pf meendizi Hakan'ın bana doğumgünü hediyesi, Archers şişesinin açıklaması ise: "Bir şişe rafta durur beni bekler".

İkinci raf ise fotoğraf rafı, yani ana makinem eos 400d'nin, ve diğer analog makinelerim Lubitel 2, Agfa Silette 2 ve Kodak Ektralite 10 'un, ek olarak bilimum filmin ve aksesuarın bulunduğu yer. Ayrıca aynı rafta bilimum naylon poşet falan da duruyor, neden bilmem. Sistem öyle oturmuş:)

Evet, sol tarafınızda rafları görmektesiniz. İlk rafta havlu ve çarşaflar var, geçiyorum, ikinci rafta da bir atkı-bere-şapka-eldiven çılgınlığı yaşanıyor. Merak edenler için söylüyorum (biliyorum çok ediyorsunuz ve cevaplamazsam gece uyuyamayacaksınız, ama size bunu yapmayacağım, güzel rüyalar görün istiyorum), evet, hemen hepsini en az iki kez giymişliğim/takmışlığım oluyor sene boyunca. Evet, atkı, bere çok seviyorum.

İkinci raf kozmetik, toka vs. Orada bol bol saç şekillendirici, makyaj malzemesi, toka, saç bandı falan gözükse de aslında %20sinden fazlası pek kullanılmıyor-ki bu "hahayt, hiç de bakım malzemesi kullanmam" değil, "belirli malzemeleri çok kullanıyorum, geri kalanını pek kullanmıyorum" anlamına gelir. Tamam, bakımlı bir insan değilim o kadar, ama kullanıyorum az çok bir şey. Ühü...

Ve en sevdiğim raf: Çay/kahve/abur cubur. O fincanların hepsi benim-ki en sevdiğim mavi ve diğerlerine göre nispeten daha küçük olan, Pingu'lu fincan. O rafta mate, yaban mersini, "indian spice", "soft cashmere", yeşil çay, siyah çay ve filtre kahve mevcut. Ayrıca yine nezle olduğuma dair bir belge isterseniz, biraz dikkatli baktığınızda Strefen'i görebilirsiniz (pastil). Hatta iyi bir çocuk olursanız şirinleri bile görebilirsiniz bence. Bence.

Son olarak; dolap. Girişte hemen sağda bulunan bu dolap, içinde oldukça karışık bir şekilde benim ayakkabılarımı, pantolonlarımı, çantalarımı ve gömleklerimi cümleten barındırdığı gibi, görüldüğü üzere aynı zamanda bir askı; zira odada montumu yahut havluları falan asabileceğim başka bir yer yok (dolabın içine de asabilirim ama askıya asıp geri koymaya üşeniyorum).

Duvara yaslı gördüğünüz şey de, tahmin ettiğiniz üzere, bas gitarım. Hemen yanında, orada gözükmese de bir resim çantası ve laptop çantası durmakta-kabul ediyorum, nereye sokacağımı bilemediğim çantalar oralarda hep. Yukarıdaki kapaklı dolaplarda da bilimum kazak ve tişört kuzu kuzu yatıyor.



İşte Ayşegülnazcan odası böyle bir şey sayın seyirci:)

28 Aralık 2008 Pazar

Çokacaiplan!

Evet, Lemur ilk konserini Taşoda bünyesinde verdi, ancak biz Emir Bey gibi şanslı değildik, profesyonel fotoğrafçılarımız yoktu bizim, dolayısıyla bu konsere dair hiçbir delil yok. Halbuki gönül karizmatik fotoğraflarımız olsun istiyor, ışığın oradan buradan vurduğu, yahut sahnedeki bir muhabbetin yakalanmasını istiyor falan... Onun yerine "Lemur fotoğrafları" arşivimden (ya da ergindeniznilipek klasörümden) bir fotoğraf koyuyorum konseri temsilen.


Konser beklemediğimiz kadar güzel geçti yahu aslında. Biz mi iyiydik, kulüp mü bizi bağrına bastı, ya da sahnede bir yerden sonra pek mi eğlendik, bilemiyorum, ama baya baya iyi tepkiler almadık değil sanki gibi he? Gençlik tabii konser sonrası gaza geldi, yakın zamanda kayıt alma planları yapıldı, muhtemelen yeni besteler, riffler yazmak üzere evlere dağılındı - yalan, sadece Deniz dağıldı kendi evine (kendi evine dağılmak??), biz bunu kendimize misyon edindiğimiz için Taşoda konserlerinin sonuna kadar kaldık.

Gelebilen, gelemeyen, hatta direkt gelmeyen herkese teşekkürler, ama gelebilenlere biraz daha teşekkürler:) Bizi tanıyıp bilen, bu yüzden destekleyenlere ve tanımadığı halde müziğimizi sevdiğini ve takip edeceğini söyleyenlere de teşekkürler:) Hakkaten aldığımız yorumlardan ötürü çok çok mutluyum.

Ulan bir de fotoğrafımız olaydı be...

Not: En öne oturmak suretiyle beni istemeden de olsa gerim gerim geren Dünyacan ve Uluç ikilisine de buradan teşekkür ediyorum. Gerçi "istemeden de olsa" kalıbı neden bana biraz yalan geldi? Ulan arkada oturun diyorum pis pis sırıtıyorlar bir de...:)

Not2: En çok Deniz'le Ergin'e teşekkürler tabii ki.

24 Aralık 2008 Çarşamba

Önümüzde uzanan bir haftaya dair...

1-Taşoda Konserleri:

Buyrun bir adet Lemur. Kendileri bu cuma 18:00da, oldukça Taşoda insanlar olacaklar. İlk konserleri, dolayısıyla muhtemelen baya bir hata olacak gibi gözükmekte, şimdiden bu gelecek vaat eden grubun ilk konserini izleyecek olan şanslı azınlıktan özür dileriz-not: söz konusu şanslı azınlığı bitmeyen cümlelerimle boğduğum için de özür dilerim hohohihi...
Buna ek olarak, yarın, okulumuzun farklı bir yere sahip olan gruplarından Emir Bey sahne alacak, bir şarkıda ben de "konuk sanatçı" hakkımı kullanacağım-evet, yıllardır sahneye atlayıp bir şarkı söyleyip/düet yapıp aşağı inmek içimde kalmıştı, nihayet bu hakkımı kullanıyorum. Emir Bey konseri saat 17:00da başlayacak, beni boşverin, grup güzel, keyifli, onun için gelin.

2-7pf2p, Babylon'da!:

Babylon'da çıkıyoruz yahu... Baya bildiğin Babylon...

3-Pelin geliyor yoley lareley loreley ley...:
Pelin adı verilen şahıs, benim lisedeki en yakın arkadaşım olmakla beraber, "insanın 8 saat durmadan gülme kapasitesi" konulu çalışmalarımızın da önemli deneklerindendir. Ki bu deney zaten aslen 4 deneği gün boyu incelemeye niyetlenmekten ve 5 dakika sonra "zırvalıyo lan bunlar" deyip, sıkılıp gitmekten ibarettir.
Hohohohihihih

Sonuç olarak, Pelin İstanbul'a geliyor inşallah, yılbaşı münasebetiylen:)