14 Temmuz 2008 Pazartesi

Mutlu yıllar!

Canım annem yahu... Doğumgünün kutlu olsun....

10 Temmuz 2008 Perşembe

"Hippie" nation, livin' in a "hippie" nation...

O kadar hipiyiz ki...

Evet, sonunda beklenen gün geldi ve iki kuzenin yılda birkaç kez düzenlenen geleneksel büyük fotoğraf buluşması dün gerçekleşti. Gerçi planlanmış bir buluşma değildi bu, tamamen Renk'in arkadaşının canının sıkılması ve fotoğraf çekmek istemesiydi neden, bunun üzerine ben de onları hemen hemen tüm arkadaşlarımın fotoğrafını çektiğim, artık bir stüdyo kaşarlığına erişmiş olan bahçemize çağırdım. Malzememiz boldu, Cem çılgınca gözlük getirmiş, Renk evde ne kadar eşarp benzeri şey bulduysa toplamıştı. Üstelik tripodumuz bile vardı, renkle son fotoğraf şenliğimizde 1,3 megapikselle yaşadığımız sefilliğe şimdi cağnım Canonum ile dil çıkarıyorduk.

Önce son derece hippie fotoğraflar çekildik, aslında bu tamamen elimizdeki malzemelerin bu duruma uygunluğundandı. Sapı kırılmış olan zavallı gitarım ve gençlik hevesiyle üzerine kertenkele çizilmiş zavallı mandolinim de olaya alet olunca "interraile çıkmış, para için sokakta gitar çalıp şarkı söyleyen hipiler" konseptini az çok yakaladık. Gerçi bir de sokakta olsak tam olacakmış, ama park da olabilir sonuçta değil mi, çimdir, ağaçtır...


Bir sonraki fotoğraf serisinde Renk hanımkızımızın ağaca asılı olan kırmızı topa aşkını anlattık. Söz konusu topu yemeye çalıştığı fotoğraflar var -ki çok korkunç-, onları koymuyorum bile. Bu normal. Bir de bu fotoğrafta, önceki yazılarda değindiğim kuzenimin bir anime olmadığı ile ilgili laflarımı gayet yutuyorum. Evet, kuzenimi japonlar çizdi, İzmir'de tatilde kaybettiler ve yıllar önce kaybettikleri animeyi amcamlar bulup yetiştirdi. Bu ne yahu?


Sonra baktık kimi gözlükler bizi "doksanlardan gelen!" sıfatıyla süslüyor (ki kendisi çok güzel korku filmi adı olabilirmiş) o zaman, dedik, niye doksanlardan gelmiyoruz. Zaten ben kafama mavi eşarbı hafif kayıkçana bağlayınca Arabistan'a giden Amerikalı gazeteci oluverdim elimde olmadan. Cem'i oranın yerlisi yapmak için uğraştık tabii biraz, özellikle az önceki hippie imajından sonra, ama az çok başardık. Ve kendisiyle ülkesindeki kadın hakları, ülkesinde turizmin durumu, euro-dolar dengesini falan konuştuk. (Turizm... Var evet... Kadın... Evet... Euro... Zorladı tabii bizi... Evet...)






Sonra, "madem Amerikalıyım, neden içimdeki selebriti ruhu ortaya çıkmasın" deyince hemen büyük gözlükleri takıp evden sevgilisiyle markete gitmek için çıkan selebriti görüntüsü verdik. Evet, sevgilim rolünü oynayan gencin kafasında çiçek var. Evet, burası Bostanlı, ama Los Angeles havası da vermiyor değil hani? Honey?











Aramızdaki bir diğer selebriti de ünlü country şarkıcısı Renk Hülagü. Kendisinin albüm fotoğraflarını da çektik vesileyle. Geçen sene Meksika'nın Grammysi sayılan Höbölopez'den 4 ödülle ayrılan sanatçı, yeni albümünün tanıtımı için önümüzdeki aylarda Uzakdoğu turnesine çıkacak. Country roaaaads, take me hooome, to the plaaace, I beloooong...






Bir ara ne yaptığımızı merak eden Zeynep Hanım da kadraja girdi. Uzunca bir süre deneysel fotoğraflarımızı yadırgadıktan sonra (evet, çok sanatçıyız biz, deneysel fotoğraf da çektik, yaptık bunu...), ama sonra toplayın buraları dedi gülerek ve gitti. Arkasından baktık gülümseyerek, el salladık.. Hoşçakal Zeynep dedik... Gerçi Renk demedi, çünkü annem en son "kızım arkadaşlarına bir şey ikram et" dediğinde bir an için aileden olmadığını hissetmiş, depresyona girmişti. "Ben arkadaşı değilim onun, kuzeniyim ben" diye ağlarken, biz de onun yerine hoşçakal dedik. Renk'i de bir süre dışladık. Neden bilmiyorum, sanırım sevmiyoruz onu:).


Bir sürü fotoğraf var -ki evet, bokunu çıkarmışız ayıptır söylemesi- ama koymayacağım daha fazla. Deneysel fotoğraflarımız var mesela, bir cemizveriseksi serimiz var Cem ve bacaklardan (erhan ve dadaşlar) oluşan, indie rock grubu pozlarımız var, bu insanlar nereye koşuyor konulu çalışmalarımız var... Bitmiyor yani... Dün gece baktım baktım baktım, sonunda nefret ettim kuzenle bir araya geldiğimizde ortaya çıkan enerjiden. Gerçi bunda Renk'in online olmamasının ve fotoğrafları bir türlü gönderemememin de etkisi var, ama olsun. Bu yüzden blogumu yine Renk Hanım'ın naçizane bir pozuyla bitiriyorum...
Imagine all the people...

Ayşegülnazcan the mürebbiye!

Kuzularım lan...

Evet, bu sabah Gürpınar'daki 3. dersimi verdim. Hala üzerime atlayıp saçımı çeken öğrencilerim yok, hepsi pek bir kuzu yahu. "Bire kadar kal İpek Abla" diyolar, "Eyvallah" diyorum "bir sonraki derse ama ancak...". Korkularımın aksine sıkılmadılar, pek eğleniyorlar hatta. Bazen anneleri geliyor, çocuğum sizi dilinden düşürmüyor bir haftadır diyor, geç kaldıkları için özür diliyorlar, anlamıyorum nasıl oluyor bunlar. Ama güzel bir duygu tabii:)


Bu resmi Hümeyra adlı öğrencim Vivaldi'den Dört Mevsim'i dinlerken çizdi. İsmi, resimde de görebileceğiniz gibi, canlı flüt. Flüt kendi kendini çalıyor, bu arada kızın saçları da uçuşuyor, ağacın dalları sallanıyor falan... Nedense çok hoşuma gitti, sanırım bu resmi çalan şeyin mevsimlerle ilgili olduğunu bilmeden çizdiği için. Bir de neşeli bir resim olduğu için. Muhtemelen ek olarak kendini çalan flüt fikri hoşuma gittiği için:)


Bu acıklı eser de Gizem Hanım'dan. Önce ağlayan kızla başladı, sonra sokakta kalan kıza dönüştü, son olarak da karları ekledi. Genelde diğer çocuklar hep bale yapanları ve orkestrayı çizerken bu tarz şeyler çizen 3 çocuk var. Tabii az önceki cümlem yanlış anlaşılmaya müsait olabilir: resimlerin hepsi çok güzel. Ama işte şu üç resim beni nedense bir tuhaf hissiyatlara boğdu. Gerçi evet, Hümeyra'nın resmini de orkestral resimlerden sayabiliriz, yine de diğerlerinden farklı bir şey var.





Bu da üçüncü resim işte, bahsettiğim. Yasin, müziğin hüzünlü olduğunu söyledi, o yüzden bir ölümle başlatmış senaryosunu. İkinci bölümde cenaze kılınırken, üçüncü bölümde ölen kişinin yakını öldüreni öldürmek istiyor. Ancak dördüncü bölümde polisler geliyor ve ikisini de hapse atıyor. Beşinci bölümde beş yıl sonrasını görüyoruz, hapisten çıkan kahramanlarımız barışıyor ve: mutlu son. Söz konusu resimdeki dizisel etkiyi kesinlikle inkar etmiyorum, ki inkar etsem zaten Türkiye'nin tüm sosyologları gelir beni paralar, ama Yasin'in konuyu mutlu sona bağlaması bütün dizilerin mutzsuzlukla uzatıldığı canım medyam söz konusuyken, çok sıradan değil. Yorumlayamam, aslında yorumlamak da istemiyorum, ama bu resimdeki iyimserlik de hoşuma gidiyor oldukça:)

Sevgili blogumu bugün yaptığımız reklam konulu drama çalışmasından bir kolajla (kolaj güzel bir kelimeymiş, sanırım daha fazla kullanmalıyım... kolajjj... yeaa...) bitiriyorum. Bak yine sevgi doldum. Kuzularım benim.

9 Temmuz 2008 Çarşamba

Her yerde tişört, kalbim senin bu gece...

We can do it!


Başlarken konuyla alakasız şarkı: Gnarles Barkley-Transformer

Evet, iki yıldır yılın 3/4ünü İstanbul'da, bol dolaplı bir odada geçirmemden kelli İzmir'e gelince "sığamamak" bizi çok şaşırtmadı. "Biz kim lan?" derseniz, ben ve beni tanıyan herhangi biri "biz" zamirini oluşturabiliriz, zira İstanbul'daki ya da buradaki odamı görenler sözkonusu durumu normal karşılayacaktır.


Ne diyordum? Oda "artık beni topla" diye bağırmıyordu, zira uzun zamandır duymazdan geldiğimi fark etmiş, susmuş, alışmaya çalışıyordu. Ancak bavullar aynı hoşgörüyü gösteremiyor, zavallı klavyem gözyaşlarını saklamaya çalışıyordu. Tişörtlerimi buruşuk giymeye alışıktım, ancak artık odanın üstünde oluşan dağdan manevi olarak da zarar görmeye başladıklarını fark etmiştim. Ya kitaplarım? Odada dizilecek bir yer bulamadıklarından ayna önünde üst üste yatmış, hiç sevmedikleri makyaj malzemeleriyle kanka olmaya zorlanmıştı... Buna daha fazla izin veremezdim, yapamazdım bunu... Harekete geçmeliydim...



Hazırdım. Bu odayı toplayacak, bozulan düzeni tekrar kuracak, sistemi kurtaracaktım. Dağınıklık beni ele geçiremeyecekti. Müzik setimin bozuk olması bile beni engelleyemeyecekti, bilgisayarım vardı, Gnarles Barkley albümleri duruyordu kuzu kuzu. Oturdum yere ve tişörtleri katlamaya başladım. Katladıkça katlıyor, katlıyor, katlıyordum, ulan, tişörtler bitmiyordu... Üstelik muhtemelen dolaplara sığmayacaktı...
Ne yaptım? Bütün dolapları boşalttım. Bütün tişörtleri katladım. Yetmedi, yetemedi, çünkü bir daha bu kadar gaza gelemezdim, pantolonları da katladım. Hemen her dişil bireyde görülen çanta çılgınlığının bende de had safhaya ulaştığını gördüm, onları da katladım (ha?)! Aynanın önündeki kitapları makyaj malzemelerinin yanından alıp daha sefil ancak daha çok mutlu olacakları bir yere koydum; raf olmadığı için kolilerde duran kitapların yanına. Evet, başarmış sayılırdım. Odayı toplamış, en az 25 kişinin ayakta yan yana duracağı alan açmıştım. Biraz kassak badmington bile oynayabilirdik.



Ve işte gurur tablosu. 3 saatlik bir katlama ve yerleştirme maratonu sonrası-ki zaten oda toplamak ortadakileri bir yerlere tıkmak değil midir sorarım!-odamın şu anki hali budur. Yine toplu sayılmayabilir belki birçok kişinin bakış açısına göre, ancak nilipekhülagüodalarbirliği standartlarında gayet toplu bir oda şu an kendisi. Sözkonusu standartların nasıl değiştiği konusunda sevgili oda arkadaşım Selin'in, ben özenle odamı topladıktan sonra gelip "aaa ne güzel dağınık bir oda, acaip yaşanmışlık hissi var, ben de gidip dağıtıcam odamı:)" demesini örnek verirsem sanırım yeterli olur, he?

Son olarak odanın tedavisinde emeği geçen, nette muhabbet ettiğim, beni dürten, ya da kendisini dürtmeme izin veren tüm msn camiasına teşekkürü bir borç biliyor, ek olarak bu yazıyı az önce odasını toplamaya niyet etmiş, ancak harekete geçememiş olan Erdal'a ithaf ediyorum:)

7 Temmuz 2008 Pazartesi

Kermit olmak istemek için 10 neden!


  • Yeşil yahu. Yeşil iyidir.
  • Kurbağa. Kurbağa da iyidir.
  • Suratı yatay eksene doğru buruşturabilme özelliği. Sıkılınca suratını ortaya doğru büzüştürebiliyorsun, bundan güzel mimik mi var?
  • Muppet Show. Muppet Show'da yaşamakla kalmıyosun, bir de başroldesin. Sen eğlenmesen de sürekli bir hareketlilik, bir espiri, bir şarkılar, bir şeyler var, mis.
  • Miss Piggy aşık. Gerçi bu güzel bi şey değil ama olsun.
  • Geyikle geçen bir hayat.
  • Acaip bir çevre. Herkesi tanıyorsun, herkes seni tanıyor. Herkesle şarkı söyleyebilir, herkesle muhabbet edebilir, herkesle sahneye çıkabilirsin.
  • Başkası tarafından yönetilmek. Bu da güzel bir şey değil tabii, ve hatta gözardı edilesi ve varsayımlarda kullanılmayası, ama en azından sorumluluk duygusu yok. Başkası sorumlu tüm hareketlerden.
  • Hayran kitlesi. Üstelik söz konusu hayran kitlesinin sana ulaşma ya da zarar verme ihtimali de yok.
  • Ve evet. Gerçek değilsin. Var mı bundan güzeli yahu, ahah...

Walk without rhythm, and it won't attract the worm...

Korkunç lan...
  • Vj Bülent'in klibine rast geldim geçen gün Kral Tv'de. Korkunçtu yahu. Hani bu korkunçluk ne insanların kişisel tercihlerine yönelik, ne kendini nasıl ifade ettiğine, bambaşka bir korkunçluk bu. Bülent Ersoy'un korkunçluğu gibi, ama biraz daha farklı. Neyse, youtube'a kaçak girin, bulun klibini ve izleyin, ya da yapmayın bunu kendinize. Bakın ben size son derece yasal bir yol da buldum, ama seyretmeyin. Çok ciddiyim. yapmayın.
Çok merak edenler için (biliyorum ettiğinizi) şarkının nakaratı da şöyle:
Beni küçük görene bakın ne de büyük
Sevdiği için canını bile veremez (bile? ne verseydi çocum başka?)
Bende aşkın zurnası sende cılız düdük
Laralaralay lay laralaralay lay....
  • Rüya: Uzun bir rüyanın bir yerinde bir arkadaşımın çok mutsuz olduğunu, bunu da bloguna yazdığını gördüm. Hatta bloguna "bunu ayşegülnazcan bile anlayamaz" yazmıştı, tek cümlelik bir yazısında. Arkadaşım dediğim de arkadaşımın arkadaşı, muhabbetim bile yok yani, ayşegülnazcan olduğumu bile bilmiyor olması muhtemel. Garipti yahu.
  • Kabus: Aynı gün kendimi Ferhat Göçer'den Biri bana gelsin o da sensin diye şarkı söylerken yakaladım. Aynı yakalama durumu bu sabah da oldu. Ferhat Göçer'den hiç hazzetmeyen bir insan olarak bu durumla ilgili kendimi kınıyorum.
  • Geçenlerde VH1de oyuncuların oynadığı klipler konulu, 50 kliplik bir geri sayım vardı-hastasıyız Vh1'ın, hastasıyız digitürkün. Her neyse, bu söz konusu sıralama yer yer kuzenle sinirimizi bozmuş olsa da (o şarkı ne arıyo 20. sırada, 2. sırada niye madonna var, dandik bi klip o, hay sizin...), nostalji yaşamadık değil. Hele ki beşinci sıraya geldiğimizde gördüğümüz Fatboy Slim'den Weapon of Choice söz konusu nostaljiyi ikiye katladı-hastasıyız Christopher Walken'in, ki bir dedikoduya göre kendisi söz konusu klip için para almamış. Birinci sıradaki şarkı da şaşırtmadı ve ekstrem oyuncu populasyonu ile Michael Jackson'dan Liberian Girl oldu. Tabii ki sıralamada Bobby McFerrin'den Don't Worry Be Happy ve Texas'tan şimdi hatırlayamadığım bir şarkı da mevcuttu, ve biz hepsini kafamız sağa 45 derece eğik, yüzümüzde tuhaf bir sırıtışla izledik. Hastasıyız, evet.
  • Hastasıyız dedim de aklıma şu cümle geldi: "Hastasıyım Şile'nin...". Buradan Fatih Bey'e selam ederim:)
  • Son olarak, kuzenle çılgıncasına VH1 seyrettiğimiz gün, yanlış hatırlamıyorsam Zone Reality'de bir programa denk geldim - evet evet, gerçekten hastasıyız digitürkün. Söz konusu programda çok sivilceli iki gencimiz (burada söz konusu sivilceler tiplerine değil "nerd" kavramına yöneliktir, nerdler de aslında sevdiğimiz insanlardır, ama bu insanlar biraz garip) mağaradaki ruhları araştırmaya, bunu bir de program haline getirmeye karar vermişler. Mağarayı gezmeye gelenler anılarını anlatıyor, bunlar da yorum yapıyor. Ellerinde garip bir alet var, paranormallik ölçüyormuş bu alet, mağarada da paranormallik yüksek çıkmış. Fotoğraf çekiyorlar mesela, flaşlı, sonra fotoğraf hafif dumanlı çıktı diye "aha burada ruh var" diyorlar. "Yavrucum, kaç yaşına geldin, hala ergensin. Işık yansıyan bir şey. Havada senin göremediğin partiküllerden de yansıyabilir. Bari git evine fotoşop öğren, hileli fotoğraflar yap, deviantart'a koy, en azından karizma yaparsın, birileri "fav"lar falan..." dememiş mi kimse bunlara? Yazık değil mi bu gençlere, mağarada debeleniyolar? Hani bir ruh varsa o şekilde mi araştırılır bre dana?
  • Öpercesine hepinizi...

6 Temmuz 2008 Pazar

Akvaryum


Yazacak çok şey birikti, ancak hepsini yarına bırakıyorum. Şimdilik akvaryumla idare ediniz:)

2 Temmuz 2008 Çarşamba

Henüz ismi bilinmeyen beste grubu

"Henüz ismi bilinmeyen çizgi film müzikleri grubu", Karton fikrini, daha ismi belli olmadan önce bu şekilde somutlaştırmıştık. Yani, ne çalacağımız, ne çalmak istediğimiz, hedefimiz falan belliydi de, grup yoktu ortada, belli insanlar vardı.
Şimdi de yine ikinci dönem başından beri Karton çalışmalarında her 3 kişi kaldığımızda (Deniz-Ergin-ben) bir şekilde bizi dürten fikri somutlaştırıyoruz. Deniz'in besteleri vardı zaten, onlardan birini öylesine çalarken birdenbire çıkmıştı fikir, mutlulukla dolmuştuk, her yalnız kaldığımızda daha da gaza gelmiştik, şimdi de devam ediyoruz manyaklar gibi internet üzerinden birbirimize beste-güfte yollamaya. Ha, benim birdenbire gaza gelmemin ayrı bir nedeni yok değil, var, ama birdenbire eski kutulara gömülüp 5-6 senelik şarkı sözlerini eşelememin bu konuyla hiçbir alakası yok.
Grubun ismi henüz belli değil, ancak "henüz ismi belli olmayan beste grubu", birden gaza gelip stüdyoya falan girebilir, çotanak diye kayıt yapabilir, mümkündür. İşte o duruma gelene kadar -ki bu duruma en az bir 3 hafta var- zaten ismimizi de buluruz o zamana, stüdyo sonrası ben şarkıları da sergileyiveririm bir gazla, sonra o gaz sönerse çok eğleniriz grupçanak:) Öyle oturur bakarız, napalım:)

Bütün bunlara ek olarak, yarın bir okula yaz okulu için ders vermeye gidiyorum. Az çok belirledim ne yapacağımı ama yine de ilk kez ders vereceğimden kelli gerginim oldukça. Oldukça. Yani beni bu kadar gergin görmemişsinizdir. Heyecan değil, kolay gerilen bir insan da değilim, ama söz konusu çocuklar ve ders vermek, aktivite falan yapmak olunca hınggh şeklinde donuyorum durduğum yerde. Bakalım ne olacak yarın. Merakla bekliyoruz.

Fikrinizi değiştirebilirsiniz!


Fikrini değiştirenleri karşılayan adam: Ayhan!

Ekstrem asosyallik sonrası gelen ekstrem sosyallik bambaşkaydı yahu dün. Ayhan'dan sonra Arda aradı, cuma günü geliyorlarmış İzmir'e ve hatta belki Çeşme'ye, belki bizde kalacaklar. Sonra Ayhan Bey geldiler piste, ben de uzun zamandan beri ilk defa araba kullandım, Forum'a götürdüm kendisini. Biiirazcık korku dolu dakikalar yaşattıktan sonra kendisine, İkea'ya vardık, neş'e dolu dakikalar geçirdik. Ancak meğer İkea'da fotoğraf çekmek yasakmış, mecburen cep telefonumuzla belgeledik salaklığımızı:)

Ayhan'ı piste geri getirdikten sonra günümüzün Alsancak bölümü başladı, Jansu ve Ezgi Hanımları iskeleden karşıladım, Kıbrıs Şehitleri'ne girerken Spark bey ve sevgilisine rastladım, söz konusu ilişkiyi onayladıktan sonra (bir onay mercii olarak Nil İpek Hülagü), yemek yemek üzere Alin's'e gittik. Bizi "tango yapıcaz biz" deyip 9da kovdular, 72'ye sığındık, tek müşteri biziz diye bize kavunlu bi şeyler bile ikram ettiler, tatlı insanlar. Vapura giderken Barış'a, vapurda ise tekrar Spark ve sevgilisine rastladık, eğlence dolu dakikalar yaşadık. Gece de Fatih Bey'in araması ve hatrımı sormasıyla aylık sosyalleşme kotamı -sanırım- doldurdum:)

Bütün bu olayların yanında bir de sümüklüböceğimiz var, haftada bir iki kez salonumuzun ortasına kadar gelmek suretiyle bizi ziyaret ediyor kendisi. Neden geldiğiyle, bizim evde ne bulduğuyla ya da nasıl içeri girdiğiyle ilgili hiçbir fikrimiz yok. Her seferinde bahçeye geri koyuyoruz, her seferinde tekrar salonda -aynı yerde- buluyoruz. Duygusal kimi bağlar kurup lunaparkımızın maskotu yaptık biz de onu:)

Şu fotoda gördükleriniz de dünkü İkea gezimden elimde kalanlardır. Pembe olanın adı Söt Barnslig imiş, İkea kalemlerini çormayı ise çooook uzun zaman önce bırakmıştım, Ayhan eli kalem dolu yanıma gelip "Cortes! Kalem lan!" deyince reddetmek olmazdı. Ve evet, evde bir kalemkutusu dolusu İkea kalemim mevcut, ama dediğim gibi, mazide kalmış bir alışkanlıktı o. Böhüh...

1 Temmuz 2008 Salı

I bet that you look good on the dancefloor...

Efendim, öncelikle anket sonuçlarının gözlerimi doldurmuş olduğunu belirtmeliyim. Bu blogu uçuracağıma dair verilen 6 oy ne hoş! Gerçi, evet, bir kişi birkaç oy verebiliyor, ama en azından benim oy vermemiş olduğum düşünülürse, zavallı arkadaşlarımın bana ne kadar inandığını, ya da beni gaza getirmek için ne kadar debelendiklerini görebiliriz. Burdan hepsine selam ediyorum, 3'ü geçmez şeklinde oy verenlere de tek kaşımı kaldırarak kötü kötü bakmıyorum, zira benim inancım da o yöndeydi. Ha, çok mu ilerledik, henüz 7deyiz, bırakınız uçmayı, 20ye bile yakın değiliz. Yine de bu gazla sanırım dünyayı ele geçirebilirim. Sanırım yapabilirim bunu.

Sonralıkla, bugün Formula G'nin sponsor dosyası ve babamla cebelleşirken, ofise kuzenimle amcam geldi. ANcak öyle bir anda geldiler ki (zaten ofiste 3 kişi vardı), Seçkin abi gözlerini bilgisayardan ayırmadan babamın söylediklerini yapmaya çalışıyor, ben babamın isteklerindeki tutarsızlıktan dolayı burnumdan soluyorum, babam da iş son dakikaya kaldığı için haklı olarak sinirlenmiş, hiçbir şeyi beğenmiyor, kafasındakini de anlatamıyor, kendi kendine debeleniyor.

İşte o an kuzen ve amcanın gelişi, ofis atmosferine bir katkısı olmasa da, söz konusu atmosferden beni alıyor, insan neşe doluyor. Bu arada belirtmek isterim ki, kuzenim de benimle bir araya geldiğinde sapıtan insanlardandır. Zaten sapıtmayanı almıyoruz cemiyetimize, dışlıyoruz.

Sonuç olarak konuştuk, "ya bir gün buluşalım da yine fotoğraf çekilelim" dedük (bedük), evet, bizim bir araya gelip fotoğraf çekmekten başka işimiz gücümüz yok, muhabbetten de zerre hazzetmiyoruz, hatta birbirimizden hazzettiğimizden bile şüpheliyim:)


Bu blogu yazma aşamasında Ayhan Beyler aradılar, piste geleceklermiş. Akşam da liseden arkadaşlarım Ezgi ve Jansu Hanımlarla buluşacağım Allah izin verir ise. Ekstrem asosyallikten sonra gelen bu insan çokluğu neye delalettir ya da ne getirir hiçbir fikrim yok ama bir önceki fotoğrafta kuzenimi yanlış tanımış olanlar için geliyor; "Güz gülleri gibiyim, hiç bahar yaşamadım..."

Evet, tamam, bu da çok doğru tanıtan bir resim değil...
En azından kuzenimin anime olmadığını biliyorum...