(Bu macerayı anlatırken pek kronolojik gidemiyorum. Bölüm 1 daha sonra gelecek...)
(....)
Emir, Emir, Merve, Gültuğ, Canberk ve Chiara ile Kınalıada'ya ulaşalı üç buçuk saat olmuştu; biz bu üç buçuk saatte çayımızı içmiş, adada dolaşmış, videomuzu çekmiştik. Üç buçuk vapuruyla dönmeye kararlıydım başta, ama işte o dakikalarda sevgili dostlarımın ikna çalışmaları olumlu sonuç almaya başlamıştı. Böylece içimizde yükselen pide ihtiyacını doyurmak için bir yerlere oturduk. Bu aşamada ben Merve'yi modelim olarak belirlemiştim, çekinmeden kendisini çeşitli yerlerde poz vermeye zorlamaktaydım...
Bu güzel keyifli günün sonlarına doğru yaklaşır, ve hangi şarkıya video çeksek diye kararsızlıklar içinde boğulurken, (kesinlikle kendimden beklemeyeceğim bir cengaverlikle) "O ZEMAN BEN BU GİTARI ALIR SÖYLERİM" dedim. Böylece, canım arkadaşlarım sayesinde, Kınalıada'daki en ilginç evlerden birinin önünde, şöyle bir kayıt vuku buldu:
Söz-müzik: Nil İpek Hülagü
Video: Emir Yargın
Arkadaki bilimum ritm: Emir Aksoy, Merve Tosun, Canberk Ünsal
Sözlerini de yazalım tam olsun:
"Kimler bugün susar, diğerleri sorar,
Hep sorar sorar, ve hep aynı sorular...
Şimdilik güneş yok, cevapta hep bulutlar var,
Arada yağmur yağar.
Saçlar ıslak, gözler ıslak, zaman alır ama kururuz biz yine,
Başka şansı yok, bir şekilde, güneş açacak bir gün, bir yerde."
23 Ekim 2012 Salı
13 Ekim 2012 Cumartesi
7PF2P Hayal Kahvesi Bistro'da!
Run rabbit run, dig that hole, forget the sun,
When at last the work is done, don't sit down it's time to dig another one.
İki günlük reklama doyma sürecinin son gününde bu minik resimle yetinmek zorundayız. Bu gelmeyeceğiniz, kaytaracağınız anlamına gelmiyor elbet. Bilakis, gelin, posterdeki herkesi yüksek çözünürlükle görün bence.
12 Ekim 2012 Cuma
10 Ekim 2012 Çarşamba
Ayşegülnazcan nerelerde?*
*Son dakikada caymasaydım, Hollanda'ya gelince bu blogu kapatacak ve "Ayşegülnazcan Nerelerde?" diye yeni bir blog açacaktım. O zamandan kaytarmaya başlamıştım, belki bir faydası olur, ne bileyim bir konusu olur, sık sık seve seve yazarım diyordum. Sonra da, tam benden beklenileceği üzere, ona da üşendim. Mesela kafamda bir Hollanda rehberi yazmak var, ona da üşeniyorum.
-Bahsetmiş miydim bilmiyorum, Ali Bey
arkadaşlarını yanına alıp çok güzel radyo programları yapıyor.
Aachen'deyken bizi de konuk olarak aldı, ağırladı (yalan), Lindt
çikolatalarla besledi (doğru). Ne kadar mantıklı konuşuyoruz tartışılır,
ama bence okurken dinleyin:
-Üşenmek garip bir eylem. Tam üşenmek de değil aslında, ama kafada toplamak, toplamak, ölümüne toplamak, çevrenin bütün enerjisini emmek, ve sonra öyle kalmak. O enerjinin -çoğunlukla- birden bire, bir yere kanalize olmadan yok olması. Yok olmadan önceki sürekli rahatsızlık, huzursuzluk hissi. Hayatım bununla geçiyor benim.
-Ayşegülnazcan şimdi İstanbul'da. Doktoraya başladı, bilmediği şeyleri öğrenmeye çalışıyor. Daha yaşamaya başlayamadı tam. Çok dert etmiyor, ama bazen küfrediyor. İyi küfreder, genelde içinden. Sanırım biraz zorlanıyor.
-Bu arada laylayloyloy tabii. Bol bol insan görmece oynuyoruz. Hatta geçtiğimiz haftalarda etkinliklerden etkinliklere koştuk. Misal Ozan Bey ve İdil Hanım ile 9 katlı lazanya yaparak kişisel rekorları kırdık, bu rekorlar "tek dilimde lazanyaya doymak" gibi yeni rekorlar getirdi, aramıza Emir Bey de katıldı sonra, ama onunla pek rekor kıramadık henüz.
-Ali Bey ile tamamen Mark Ronson'u kanlı canlı görmek amacıyla Adidas All Originals Party'deydik, Mark Ronson'un sadece DJ setiyle gelmesi umrumuzda bile değildi (gerçi neblem, Record Collection'dan da bir iki bir şey çalaydı iyiydi). En güzeli ise evde üzerlerine yapıştırıcı döküp adidaslar içinde yuvarlandıktan sonra partiye teşrif eden sevgili hipsterlarımızın, Mark Ronson'un çaldığı cıptı cıptılar eşliğinde nasıl coştuğunu görmek oldu. Sam Sparro'yu da keyifle dinledikten sonra, eve içerde bulduğumuz bir torba dolusu plastik topla döndük, neden bilmiyorum. Sanırım işimiz gücümüz yoktu.
-Hollanda'ya gidene kadar, süpermarketlerdeki ürünlerin mahallelere göre çeşitlilik gösterdiğini fark edememiştim. Burada o kadar işe yaramıyor bunu fark edebilmiş olmak, ama orada iyi oluyordu, Türk yoğurdu falan buluyorduk. Hey gidi günler hey...
4 Ekim 2012 Perşembe
27 Eylül 2012 Perşembe
Gemilerin devreleri
Önümüzdeki yıl ne yapacağımın şu an %33.3'ü belli. Buralara pek uğramamamın nedeni bu belirsizlik mi yoksa sabit bir internet bağlantımın (ve hatta yanımda bilgisayarımın) olmaması mı, orası tartışılır elbet. Çekilen ve yayınlanmayan bolca fotoğraf, arada geçen bolca hoş sohbet var, bilmem bu sayfaya uğrar mı.
Bu belirsiz hal içinde elbette yapılması gereken tek bir şey vardı sayın seyirci; elbette çerkez tavuğu. Hayır, yapabildiğimden değil, ancak çerkez tavuğu ünlü bir babaanne, inatla bende yemek yapmaya dair bir umut göremeyen bir babam ve bizim elimizde de biraz heves olunca bu el verme merasimi kaçınılmaz oldu. Nitekim benzer bir merasim etli ve zeytinyağlı yaprak sarması için de yapılmış, günün sonunda ortaya üç tencere sarma çıkmış ve takip eden haftasonu boyunca sadece ama sadece sarma yenilmişti.
Tabii aslında babaannemin yanında benim görevim daha çok kalfalıktı; kendisi direktör ben ise asistandım, asli görevime ise ancak babam "E AMA BURALARI KİM TOPLAYACAK" dediğinde uyanabilmiştim. Hemen aşağıda ise severek yapmış olduğum "ekmek deşme" eyleminin sonucunu, son derece artistik ve biraz depresif bir mutfak mizanseni içinde göreceksiniz.
Bu belirsiz hal içinde elbette yapılması gereken tek bir şey vardı sayın seyirci; elbette çerkez tavuğu. Hayır, yapabildiğimden değil, ancak çerkez tavuğu ünlü bir babaanne, inatla bende yemek yapmaya dair bir umut göremeyen bir babam ve bizim elimizde de biraz heves olunca bu el verme merasimi kaçınılmaz oldu. Nitekim benzer bir merasim etli ve zeytinyağlı yaprak sarması için de yapılmış, günün sonunda ortaya üç tencere sarma çıkmış ve takip eden haftasonu boyunca sadece ama sadece sarma yenilmişti.
Ama bugün iki tencerede tavuk pişecekti dostum, sarma değil. Düşün ki o tavuklar tencere öncesi limonla ovulacaktı.
Tabii aslında babaannemin yanında benim görevim daha çok kalfalıktı; kendisi direktör ben ise asistandım, asli görevime ise ancak babam "E AMA BURALARI KİM TOPLAYACAK" dediğinde uyanabilmiştim. Hemen aşağıda ise severek yapmış olduğum "ekmek deşme" eyleminin sonucunu, son derece artistik ve biraz depresif bir mutfak mizanseni içinde göreceksiniz.
Bu fotoğrafla ekmek kabuğunu satmak istesem satarım bence.
Sonuç olarak ekmek deşmeler, tavuk tiftmeler, cevizleri robottan geçirmeler ve nice sarımsak ezmeler sonucu, bir büyük tencere leziz çerkez tavuğumuz oldu. Tavuk tifterken ise böyle insanlar oluyoruz, inanmazsınız (elbiselerimizin desenlerine ayrıca dikkat çekmek istiyorum):
Bütün bunlardan bağımsız olarak canımız, ciğerimiz ve bilimum iç organımıza denk Yoramız klibini yayınlamış çaktırmadan. Çaktırmadan dediğim bana çaktırmadan, yoksa biraz inceledim, facebookta çılgın atıyor. İnanılmaz güzel şarkı, dünya tatlısı klip. Görmediyseniz görün, gözlerinizin içi gülsün diye koyuyorum buraya, buyrun:
15 Eylül 2012 Cumartesi
Yayınımıza kısa bir ara veriyoruz
Sevdiğimiz ama çok da görüşemediğimiz insanların/akrabaların vefatıyla ilgili sabit bir suçluluk duygusu oluşuyor insanda. Gerçi sanırım suçluluk duygusu, ölümün bizzat doğasında var.
Bu notu buraya düşmeden, herhangi bir şey yazmak bana haramdı dostlar. Canınızı sıktıysam özür dilerim.
Bu notu buraya düşmeden, herhangi bir şey yazmak bana haramdı dostlar. Canınızı sıktıysam özür dilerim.
6 Eylül 2012 Perşembe
"Kıtalar arasında, suyun üstünde.."
Yukarıdaki dandik .jpg dosyasindan da anlaşılacağı üzere, yarın 60m2de konserimiz var. Bol bol kendi bestelerimiz (çoğunlukla Emir Bey'in, ek olarak Emir Yargın'ın ve de benim), bir o kadar da yorumumuz mevcut sevgili şarkı listemizde. Yani "bu cuma felekten bir gece çalalım ey dostlar!" demiyorsanız, saat dokuz buçuk civarı sahnedeyiz:)
28 Ağustos 2012 Salı
Bugün ilk defa dışarısı evden daha serin
Bir ay boyunca buraya uğramamamın nedeni yaz tembelliği mi, tezi bitirme telaşı mı, vakit bulamamak mı, ya da aslında hiçbir şey olmaması mı bilmiyorum. Sanırım en büyük yüzde bizzat üşengeçlik, bizzat tembellik ve bu tembelliğin içine fotoğraf makinası ve lens taşımaya dair sıkıntılar da dahil ("Merhaba, benim omuz ve sırt kasım yok").
Ama geçen gün, Büyük Ev Ablukada konserinde çok çok güzel bir şey oldu ve iki güzel insanla tanıştım. O iki güzel insana selam eder, beni tekrar bloga ittiklerini söyler ve tabii ki akabinde blogu kişisel önemi büyük, evrensel önemi tartışılır olay ve fotoğraflara boğarım.
O zaman önce şu güzide buluşma anısına saygı duruşunda bulunalım, fotoğraflar için de Onur Can Tepe'ye teşekkür edelim:
O değil de, Aachen'da Lindt çikolatalarının fabrika satış mağazası var. Gidin oraya, aklınız çıksın. Ben de aşağıdaki fotoğrafta kontrolden çıkmayı anlatıyorum:
Tabii ki Türkiye'ye gelmek demek, Renk'i görmek ve kendisinin fotoğraflarını çekmek demek. Normalde bahçede gerçekleştirdiğimiz bu eylem aşırı sıcaklar nedeniyle iç mekana taşındı. Yani millet fotoğraf çekmeye Bahamalar'a gidiyor, biz benim odaya çıkıyoruz. Niye? Kliması var diye!
Bu arada liseden en iyi arkadaşım, cağnım Pelin kardeşimizi sözledik ve nişanladık. Meksikalı damadımız Türk adetlerine uyum sağlamaya çalışırken yer yer güldürdü, güldürürken düşündürdü, ailesinin gelememiş olması özellikle aile büyüklerinde yüksek miktarda bir sevgi ve şevkat yarattı:
Ve son olarak, bir Bostanlı gecesinde pek sevdiğimiz dostumuz Deniz Bey ve arkadaşları Can ve Mert ile buluşmalar vuku buldu:
Başka durumlar, olaylar var mı, var tabii ki. Ama fotoğrafları yok. Hem bence bu kadarı benden nefret etmenize yeter de artar bile sevgili dostlarım, öyle değil mi ama?
Ama geçen gün, Büyük Ev Ablukada konserinde çok çok güzel bir şey oldu ve iki güzel insanla tanıştım. O iki güzel insana selam eder, beni tekrar bloga ittiklerini söyler ve tabii ki akabinde blogu kişisel önemi büyük, evrensel önemi tartışılır olay ve fotoğraflara boğarım.
O zaman önce şu güzide buluşma anısına saygı duruşunda bulunalım, fotoğraflar için de Onur Can Tepe'ye teşekkür edelim:
Ki bilirsiniz, Ali Bey sevgimizin, saygımızın sonsuz olduğu bir insandır, gönül ister ki daha sık görebilelim kendisini:
O değil de, Aachen'da Lindt çikolatalarının fabrika satış mağazası var. Gidin oraya, aklınız çıksın. Ben de aşağıdaki fotoğrafta kontrolden çıkmayı anlatıyorum:
Tabii ki Türkiye'ye gelmek demek, Renk'i görmek ve kendisinin fotoğraflarını çekmek demek. Normalde bahçede gerçekleştirdiğimiz bu eylem aşırı sıcaklar nedeniyle iç mekana taşındı. Yani millet fotoğraf çekmeye Bahamalar'a gidiyor, biz benim odaya çıkıyoruz. Niye? Kliması var diye!
Türkiye'ye gelişin ardına eklenen ikinci önemli unsur ise tabii ki geleneksel Hülagü toplantıları:
Bu arada liseden en iyi arkadaşım, cağnım Pelin kardeşimizi sözledik ve nişanladık. Meksikalı damadımız Türk adetlerine uyum sağlamaya çalışırken yer yer güldürdü, güldürürken düşündürdü, ailesinin gelememiş olması özellikle aile büyüklerinde yüksek miktarda bir sevgi ve şevkat yarattı:
Ve son olarak, bir Bostanlı gecesinde pek sevdiğimiz dostumuz Deniz Bey ve arkadaşları Can ve Mert ile buluşmalar vuku buldu:
Başka durumlar, olaylar var mı, var tabii ki. Ama fotoğrafları yok. Hem bence bu kadarı benden nefret etmenize yeter de artar bile sevgili dostlarım, öyle değil mi ama?
1 Ağustos 2012 Çarşamba
Mutlu maymunlar
Yine "bekleme" moduna girdiğimden kelli, kendimi çizime verdim. Belki bir eli veya ağzı kaç kere çizip silip tekrar çizdiğimi görmek ya da hatalara yapılış anında şahit olmak istersiniz diye şöyle de çok gerekli bir videom var. Videoyu izlemeseniz bile şarkı güzel, eheh:
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
























