27 Şubat 2017 Pazartesi

Anarşi Kebap




Bu haftasonunu nasıl kelimelere dökebilirim acaba?

Bir süre önce Antep'ten Bitter NOA adlı bir öğrenci topluluğu/şirketi bizimle iletişime geçti; bir etkinlik düzenlemek istiyorlardı, bu etkinlikte çalıp söylesek olur muydu? Olurdu tabii ki, zaten İstanbul'un uzağında konser vermek için çabalıyorduk, adeta ilaç gibi gelmişti. Üzerine bir de grubumuzun Adanalısı Ozan 'Ya Antep'e gitmişken Adana'ya da geçsek, Nöbetçi Kütüphane'ye bir uğrasak mı?' deyince olay minik bir turneye dönüştü. Geçtiğimiz sene Nisan ayında verdiğimiz Nöbetçi Kütüphane konseri zaten mükemmelliğiyle zihinlerimizde yer etmişti, acaba bu mükemmelliğin bir tekrarı yaşanacak mıydı? Antep izleyicisi nasıldı, konser nelere gebeydi?

Bir yandan da zaten evden ve stüdyodan çok sık çıkan insanlar olmadığımız için İstanbul dışına çıkmak ayrı bir heyecan yarattı. Göreceklerimizi, soluyacağımız tertemiz havayı, yiyeceğimiz aşırı lezzetli şeyleri, yiyeceğimiz aşırı lezzetli şeyleri ve sonra tabii ki yiyeceğimiz aşırı lezzetli şeyleri düşündük. Bu konuda yalan söyleyemeyeceğim, ben yalan söylesem haftasonundan elimizde kalan fotoğraflarımız gerçekleri açığa çıkarır.

Üstelik Can Güngör ile birlikte çıkacaktık bu mini turneye, Can Levi de durmuş muydu, hayır durmamıştı, yapıştırmıştı cevabı. Böylece 7 kişilik dev kadromuzla yola çıktık.



Cumartesi öğleden sonra dört civarı Antep'e vardık, hızlıca mekana gittik, soundcheck sonrası hızlıca kendimizi küşlemeye vurup, salatadan ete lezzetten kafayı yiyip, süslenip püslenip konsere geldik.




-Şimdi, konserden önce Bitter NOA'dan biraz bahsedeyim, zira bence çok güzel bir oluşum, özellikle üniversite öğrencilerinin inisiyatif aldığını düşününce. Bu ekip, tamamen üniversite öğrencilerinden oluşuyor ve öğrenciler ile profesyonel şirketler arasında bir bağ oluşturuyor, bir yandan da eğitim ve etkinlikler düzenleyerek Gaziantep'teki üniversite öğrencilerine farklı bir ortam sağlıyor. Ayrıntılı bilgi için buraya tıklanabilu.-




Nitekim konser beklemediğimiz kadar kalabalıktı, giriş çeşitli illüstrasyonlarla süslenmişti, herkesin yüzü gülüyordu. Mis gibi konserimizden sonra kendimizi tatlılara, kadayıflara adadık, tatlıcı ustamızdan sabah katmer sözünü alıp, üzerimize çöken ağırlığa yenilerek otele çekildik.



Berkay ile daha uçağa binmeden birbirimizi gaza getiriyorduk konser ertesi erken kalkıp şehri gezmeyle ilgili, artık nasıl gaza getirdiysek bilinçaltımıza işlemiş olsa gerek: 8.30da lobide buluşup Antep Kalesi yanından Bakırcılar Çarşısı'na yürümek için yola çıktık. Pazar sabahı olması sebebiyle etraf boştu; daha doğrusu biz etrafı boş zannediyorduk. Meğer herkes buradaymış.


a wild kebab appears

Biz sahil şehirlerinin süt çocuklarına bu manzara çok tuhaf geldi tabii ki, ama çok açtık ve damağımıza düşkündük, turist olduğumuzu fazlasıyla çaktırarak hemen kendimizi kebaba adadık. Çok iyiydi.



Sonra vurduk kendimizi yollara, kalenin oradan geçtik, bir hana oturup menengiç kahvemizi içtik, derken Can geldi, aldık başımızı bütün dükkanları kapalı olan Bakırcılar Çarşısı'na gittik. Artık katmer zamanı yaklaşıyordu, yolda Ozan'a da rastlayıp otele geri döndük.









Katmeri hunharca tüketir tüketmez Adana'ya doğru yola çıktık. Bu seferki konser Nöbetçi Kütüphane'nin yeni şubelerinden birindeydi; geçtiğimiz sene bu şubelerden brini yapım aşamasındayken görmüş ve çok etkilenmiştik. Nöbetçi Kütüphane zaten bizi hep çok etkiledi.

-Şimdi, bu konserden önce de biraz Nöbetçi Kütüphane'den bahsetmek isterim. Nöbetçi Kütüphane Adana'daki gençler, öğrenciler, akşamlarını bir kitaplar arasında okuyarak, çalışarak geçirmek isteyenler için alan sağlayan sosyal bir girişim. Zaman zaman etkinlikler de düzenliyorlar. Ayrıntılı bilgi için buraya tıklanabilu.-

Ve yine mükemmel geçti; sanırım daha iyi geçemezdi. Ağzına kadar kalabalık, ve çıt çıkmıyor bu kalabalıktan. Muhabbet ede ede, güle eğlene çaldık söyledik, sahneyi Can Güngör'e bıraktık. 




Ve birkaç şarkı geçmeden elektrikler kesildi. Bu noktadan sonrasını, ne kadar özel bir zaman dilimi yaşandığını sanırım anlatamam. Sessizliği, kütüphaneyi aydınlatan telefon flaşlarını, şarkılara eşliği, Can'ın ayağa kalkıp tamamen akustik çalıp söylemesini sanırım tarif etmek zaten mümkün değil.


'Badireler' konulu konserin geri kalanında tepeden aniden lamba düşer gibi yaptı, sonra elektrikler geldi, bir şarkı sonra Can'ın gitarının teli koptu. Ama konser sağ salim, yürekte sıcak duygularla atlatıldı.



Uçağımız hemen o geceydi, o yüzden hızlı hareket etmek zorundaydık; haliyle apar topar Nöbetçi Kütüphane'den çıkıp ŞIRDAN YEMEYE GİTTİK, ÇÜNKÜ ADANA'DA KONSER BUNU GEREKTİRİRDİ. Bir grup insan nasıl insanlıktan çıkıp yedikleriyle bir bütün haline gelir, bunu gösteren fotoğraflar var ama onları paylaşmayacağım. Onun yerine şu mutluluk var:



Sonuç: müthiş haftasonu, müthiş konserler.

26 Ocak 2017 Perşembe

3 yıl geçti ve ay şuram hala ağrıyor

Büyük Ev Ablukada geçtiğimiz günlerde 2013'te ÇAK'ta verdiği konserlerden birinin kaydını yayınladı, albüm olarak. Kime ne ifade ediyor, kaç kişi dinledi, 'ay akustik daha güzel', 'yok Fırtınayt iyi' gibi konuları bir tarafa alıp, paketleyip kaldırıyorum. Bu konserin benim için bütün bu mevzudan başka bir önemi var, daha doğrusu hayatımın başka bir yerinde başka bir şey simgeliyor.

Ben de buraya bunu yazmaya geldim.

Sanırım 2010 olsa gerek, maillerin sonlarına 'kek gibi kararlı olsan'lar, muhabbetlerin içine 'lilililer' girmeye başlamıştı. Üniversiteden sonra döndüğüm İzmir'deki odamda pazar günü Krek'ten canlı yayınlanan konserlerlerini izlediğimi hatırlıyorum. Hatta Almanya'da kıraathaneden yayınlarını. Sonraki yıllarda beni, çevremdeki -hemen hemen- herkesi nasıl sarıp sarmaladığını, bir türlü gidemediğim konserlerini. Ve aslen Hollanda'da her yalnız hissettiğimde bir şekilde o şarkıları dost belleyişimi. İnsanın şarkılara yükledikleri anlamlar ne acayip, ve ne ayrı.

2013'te artık İstanbul'daydım, Ozan ile birlikte şarkılara çalışmaya başlamıştık, hatta ilk akustik konserimizi vermiştik. Ben bir yandan Mabel Matiz'de ve 7 Pink Floydlar'da geri vokal yapıyor, bir yandan Emir Bey ile söylüyordum. O sene biz -nihayet- ÇAK'ta bir BEA konserine gidebilmiştik Ali'yle. Hatta birkaç gün sonrasında -utanmıyorum- Eminönü'nde Cembir'i görüp durdurmuş, 'konser çok iyiydi, çok iyisiniz' demiş, fanlığın dibine vurmuştum.

Ha işte bizim gittiğimiz, bu yayınlanan konser, ya da ertesi günkü, bir gün önceki konser falandı.

Peki o konser ve o konserin kayıtları neden önemli benim için?

Çünkü 3 yılda kervan yükü olay oldu, ve ben bu kadar olay olduğunu, bu kadar çok şeyin aslında kısa sayılabilecek bir sürede değiştiğini böyle şeyler olmadan fark edemiyorum. Ama çok dağılmamak için yine BEA üzerinden anlatacağım bazı şeyleri.

Bir sene sonra 2014'te biz ilk konserimizi verdik Dunia'da, Asena menajerim olmayı teklif etti, ve bir şekilde Külah'taki konserler başladı. Asena o insanları tanıyordu, konserleri izliyorduk, oraya gidip geliyorduk, ben hala hayran hayran etrafımı izliyor, utangaç bir insan olduğumdan kelli, aman kimseyi rahatsız etmeyeyim derdiyle ufak tefek selamlaşmalar dışında diyalog kuramıyordum.

Sonra bir gün İzmir'deyken canavar'dan bir mail geldi, yine 'merhabayın' ile başlayan, ben BEA maillerinden biri zannederken aslında şu olayla ilgili bir mail olduğunu fark ettim, elim ayağım aklım ruhum her şeyim birbirine girdi. Hep beraber, herkes tek başına sahne almış oldu, sanırım hayatımın en tatlı günlerinden biriydi müzik adına.

Bu arada çevreler, arkadaşlar ufak ufak değişiyor, iyili kötülü müzikler hayata girip çıkıyordu. 2015 başında albüm kaydına girdik, 2015 sonunda yayınladık. O 2013'teki konserde de olan, ama o zamanlar varlığından bile haberdar olmadığım biri, cd, plak falan dağıtacağız derken en yakın arkadaşlarımdan biri oldu 2016'da.

Bu anlattıklarım hiç kimseye bir şey ifade etmiyor olabilir, ama bana çok şey ifade ediyor, ve ifade ettiklerini hatırlamam lazım. Hatırlamam lazım ki durduğum yerde ne kadar şanslı olduğumun ve 3 yıl önce söyleseler inanmayacağımın farkında olayım. BEA'nın yayınladığı albümün simgelediklerinde sadece BEA yok, bir sürü başka müzisyen, arkadaş, hayata dair minik küçük değişiklikler var, ve 2013'teki konserin yayınlandığını gördüğüm anda hepsi saldırdı kafama.

Akıncı hatıralar.

Olanları yazmıyorum, neden bilmiyorum. Halbuki yazmam lazım ki 3 yıl sonra yine hatıralarıma dönebileyim.




6 Haziran 2016 Pazartesi

İçinden çıkılamayan şarkılar, içine girilemeyen şarkılar

Hepsi insan hayatında mevcut. Ama yine konu o değil.

Geçtiğimiz hafta Chill-out Festival'da sahnecilik ve kulisçilik oynadık, ki sahneye çıktığımız saat sebebiyle kulisçilik sahnecilikten daha uzun süre tutuyor. Peki mutsuz muyduk? Hayır, çünkü yaşasın kendini selebriti hissetmek.

Yaşasın H&M, yaşasın dev selebriti şapkası, yaşasın Tufan

Soundcheckte yaşadığımız 'ay dur şurası biraz esiyor mu ne' bunalımından sonra, sahne saatimiz geldiğinde sahnenin gölge olmasına iyice bir sevindik. Sevinince o kadar kontrolden çıktık ki Can her kuliste amuda kalkma geleneğini başlattı.

Neden?


Sakin sakin konserimizi verdik, çimlere yayılan güzel insanlara selam ettik, ve tabii ki kendimizi önce kulisin alkollü ve muhabbetli ortamına, sonra da çimlere, sahnelere verdik. Her ne kadar diğer iki sahnede son derece neşeli ve danslı müzikler çalsa da, yaptığımız müzik itibariyle ana sahnede çalan yavaş ve depresif müziklere odaklandık daha çok. Çünkü müzik müziğin kurdudur. Karnımız ruhumuz deşilsin de iyice mutsuz müzikler yapalım, hep beraber bir baygın memnuniyetsizlik içinde uyuyalım. 

Gayet mantıklı.


O şapkayı elbet Can da takacaktı, selebriti hissetme fırsatını kaçırmasına izin veremezdim...


Nasıl oldu, nereden aklımıza geldi bilmiyorum, ama bir anda çıkan bir fikirle, ve Can'ın 'şu an yapabileceğimiz daha iyi bir şey yok bence' demesiyle kendimizi Watsons standında saçlarımıza boya sıkarken bulduk. Sonuç kafası kanıyor gibi gözüken bir Ozan, saçının bir ucu pembe bir Nilipek ve aşağıdaki gibi bir Can oldu.

İtiraf: Şu fotoyu o kadar çok seviyorum ki sırf bi yerlere koyabilmek için blog yazdım lan, iyi mi?

'Festival gibisin, katılmak istiyorum...'


Bu arada Berat ve Sinan'ın bir şekilde cesaret edip Temples üyeleriyle iletişim kurması, benim de nedense onların üzerinden atlayarak 'SİNAN DA ŞARKI SÖYLÜYOR ASLINDA GRUPLARI VAR' diye reklam yapmaya çalışmam (sanırım biraz da susayım diye) aşağıdaki şapşal fan fotosuyla sonuçlandı:

 Hey gidi Britlik, hey gidi topraklarımızda nadiren kendini gösterebilen rakstarlık...

 Bu da aynı rakstarlığın sahnedeki hali. 



Geceyi kulisin önünde, dar alanda kısa halaylar çekerek bitirdiğimiz için mutluyum sanırım. Çünkü Festival Chill-out da olsa, halay halaydır.







25 Şubat 2016 Perşembe

Marttı nisandı



(Gereksiz bilgi: bu sefer şu çizdiğimin benim için çok önemi var.)

19 Aralık 2015 Cumartesi

abi naber?


  • Olur da Kadıköy'de böyle bir wi-fiye denk gelirseniz, o bizimki. Bütün sokakta çekiyor neredeyse. Çok acilse bana bir yerlerden ulaşın, şifresini veririm. Zira mobil veri çok zalım bir şey.
  • Resmen Ekim'in birinden beri hiçbir şey yazmamışım. Bundan sonraki yazıyı da kim bilir ne zaman yazacağım. O yüzden hemen bir güncelleyeyim burayı kısaca -ki yazılacakların, hatırlanacakların hacmi küçülsün, kütlesi azalsın, Nilipek.'te bahaneler tükensin.
Hayata karşı duruşum bu şekil-di. Bunu biraz özledim.

  • Bir önceki yazıda kısaca bahsettiğim klibi Ekim'in ilk haftası yayınladık. Ahanda aşağıya da koyuyorum. Benimle alakası yok, Yiğit sağ olsun, misler gibi oldu. 

  • Sonra ne oldu? Albümü yetiştireceğiz, kartonetiniz hazırlayacağız, aman basın bültenleri gitti mi, lansmaaaan derken ben kendimi kaybettim. Gerçekten kaybettim. Bu arada normalde Beşiktaş'ta yer alan labımızın Göztepe'ye taşınması (ve tabii başındaki hocanın işten ayrılması) ile bu kaybolma hali kontrolden çıktı. O aydan o kontrol hastalığı ve her şeye yetişme takıntısıyla nasıl sağ salim çıktım gerçekten bilmiyorum. Belki de sağ salim çıkamamışımdır, sadece farkında değilimdir. (bu noktada azıcık akıl sağlığımı koruyabildiysem, Red Bull'un ve Can Şener'in hakkını içtenlikle vermem lazım)
  • Derken albüm dijital olarak yayınlandı. Derken Babylon'da lansman, lansmandan yaklaşık bir iki saat önce cd kolilerinin gelmesi. Sonra şöyle şeyler:

Fotoğraflar: Burak Bayrak

Hatırlamıyorum. Gerçekten hatırlamıyorum. Her şarkıdan önce söylemek için bir şeyler hazırlamıştım, söyleyemedim sanırım. Mesela az önce fotoğraflara bakarken hatırladım ilk şarkıda kulaklık monitörü açmayı unuttuğumu, kendimi duymadan çaldığımı, bunu fark etmediğimi, sonra fark edince açmayı beceremediğimi...
Yani heyecan böyle bir şeymiş, ve ben hayatımda hiç heyecanlanmamışım. O konserin nasıl geçtiğine dair sahneden indiğimde hiçbir fikrim yoktu. Meğer şöyleymiş:
  • Akabinde çok bir şey değişmedi, aynı şekilde evden işe, işten eve yolculuklar devam etti. Sadece hayatıma 'röportaj' diye bir kavram girdi, kendimi haftada iki-üç kez müziğe ve müziğimize dair bir şeyler zırvalarken buldum. 
  • Bu arada cağnım Yökş ile bir Ankara-Eskişehir atlattık, atlatmadık değil...

Çünkü ne yollar ne de sıkışık trafik kahvaltının günün en önemli öğünü olmasına engel değil.
  • Bütün bunlardan bağımsız olarak labın yeri değişti, doktora tez konum değişti, değerlendirme kurulum değişti. Hey gidi.
  • Yazacak bir şey kaldı mı? Madde madde 'şu oldu bu oldu' yazmak sıkıcı biraz çünkü. Başta hevesle günlük tutan ama defterin son sayfalarında artık 'selam günlük, bugün de şu oldu. Bu oldu. Başka da bi şey olmadı.' diye geçiştiren ortaokullulara benzedim. Yaşandı bu.
  • Her şey olması gerektiği gibi, ve ters giden bir şey yok sanki... Değil mi?




1 Ekim 2015 Perşembe

1 Eylül'den 1 Ekim'e


  • Selams. Bu yazının teması 'tekrar tekrar dönmek istediğim yerler' olsun.
  • Son iki gün önüme iş güç adına öyle bir belirsizlik denizi açtı ki, elimden hiç hareket etmeden etrafıma bakmaktan başka bir şey gelmiyor. Zaten sadece elimden değil, içimden de gelmiyor. 
Bir de hiçbir şeyi gerçek anlamda olumsuzluk olarak görememek polyannacılık mı yoksa hissizlik mi bilmiyorum. Bu da bu yazıya gereksiz kişisel girişim olsun. Nasılsa burada en fazla 3-5 kişiyiz, değil mi hacılar? Bu salaklığımı sizinle paylaşabilirim bence.
  • Üzerinden bir ay geçti, ama üzerimdeki etkileri henüz tam geçemedi Nilüfer Müzik Festivali'nin. Alternatif Sahne'nin açılışını yaptığımız için bu kadar iyi geçeceğini tahmin edemedim, ama bizzat bu yüzden tahmin etmeliymişim. Zira:
erken konser = erken rahatlık = erken alkol = uzun zaman = daha çok alkol = muhabbet
'Hmm şuradaki Burak Irmak mı? Bi iki dakka bekleyin, ben bi kendisini övüp geliyorum'

Sonra bunun ikinci aşaması şöyle bir şeye dönüşüyor: 
muhabbet+alkol=güven hissi=daha çok dans etmek+daha çok konuşmak=milleti kitlemek
'Ay yemin ederim kendimden sıkıldım'

Sahne arkasındaki herkes hem coğrafi (Kadıköy), hem de musiki (bağımsız rock falan) konu komşu olunca tabii güven duygusu kaçınılmaz. Tekrar tekrar aynı saatlere dönmek istedim sonraki günlerde, sırf bu güven duygusu sebepli. Bir sürü sevdiğiniz insandan oluşan dev bir yaratık size kocaman sarılmış gibi bir his düşünün, öyle. Biraz da 'sarhoş arkadaşların sevgisi gibi' tabii, onun da farkında olmak lazım (merhaba, az önce kendi şarkıma referans verdim, evet).
Nilüfer Belediyesi ayrıca mikemmel bir belediye, dünya tatlısı bir festival yapmış. Adamlar müthişti, uzun zamandır bir konserden bu kadar etkilenmemiştim. Gevende de ayaküstü ruhumu dağıttı dört bir yana, iyi oldu o.

O zaman Nilüfer Müzik Festivali'nden alakasız bir şapşallıklar pozu: Güngörcan ve Maliks.

  • 'ben dağıttım evini, sen erittin beynimi/gel anlaşalım seninle, ver gözümün ferini geri'.
  • Kasım ayının ilk haftası albümün bir takım dijital platformlarda satışı başlayacak. Ama bu demek değil ki dienarlarda, mefistolarda, benzin istasyonlarında satılmayacak. Sanmayın ki dienardaki çalışanlara 'Nilipek.'in yeni albümü geldi mi acaba?' cümlesini kuranlar 'Nilipek kim ki?' şeklinde cevaplanacak (tabii bunun nedeni bilmiyorlarsa bile 'bi bakalım stokta var mı' falan demeleri, ama siz çaktırmayın). Evet, benim de bir sidim olacak, Türkçe pop-rock kategorisinde, N harfinde, onca cdnin arkasında saklanacak, eğer azcık satarsa belki biraz ön plana çıkacak.
  • Tabii ki klip çekmekten geri duracak değildik, lakin şöyle bir durum oldu; bizde genelde her şey plansız, aniden gerçekleştiği için, klibin yönetmeni Yiğit her şeyi planlayınca, müthiş profesyonel yaklaşınca işe biraz şüpheyle yaklaştık. Meğer olması gereken buymuş. Klip haftaya orada burada olur sanırım, o zaman üşenmezsem belki biraz daha detaylı anlatırım.





  • Şu takvim de şurada dursun. Sonra vay efendim her yere koymuş buraya koymamış olmasın.



  • Bir de bayramda aniden İzmir'e gittik. Bunu yine güven hissini, ve tekrar tekrar dönmek istediğimiz yerleri hatırlatmak için yazıyorum. Bir de o zamandan beri her gece rüya görüyorum.
  • 7 Temmuz 2015 Salı

    kibirbicanavargibibekliyorpusuda

    Müthiş ani bir şekilde Erasmus personel hareketliliği kapsamında kendimi Paris'te buldum. Zaten lisans süresince de Erasmus programına katılamamış bir insan olarak, sırf ''ya ben Erasmus'tayken'' cümlesini kuramadığım için kendimi bu uğurda kaybetmeye müsaittim, bekledim ki dev Erasmus partileri olsun, millet ders İngilizce işlendiği için benden nefret etsin, lakin personel olunca olmuyormuş öyle şeyler, ne yazık ki.






    Uzun lafın kısası, üç gününü yarımşar yarımşar ISEP'te geçirdiğim beş günlük bir 'Paris kaçamağı' vuku buldu. Böylece Nilipek. tek başına çıktığı bu yolculukta sanırım artık Paris'e doydu.

    Çünkü Paris'te olmak bunu gerektirir.


    Umudum tabii ki 'Paris sokaklarında kaybolmak, kim bilir, belki birkaç fotoğraf çekmek, adeta Fransız romantizmine boğulmak' değildi. Nabacam romantizmi allasen. Üstelik 'bazı fotoğraflarını çekmek pek anlamlı değil aslında, zaten bu fotoğrafın aynısına kelimenin üç harfini yazan herkes arama motoruyla ulaşır, neden bi tane de ben çekeyim şimdi'  ile 'lan belim ağrıyor o kadar lens taşınmaz şimdi' gibi cümleler arasında gidip geldiğim için çektiğim fotoğraflar turistik fotoğraflardan çok turistin fotoğraflar oldu.

     'Turistiz biz turistiz...
    ...turistiz turistiz...

     ...her yeri işgal ederiz ederiz...

    ....BİZ.


    Yani sonuçta kendi turistliğimi inkar edecek değilim, lakin ilk iki-üç gün bunu reddedebilmek için elimden geleni yaptım. Gittim, göçmen mahallelerini gördüm, üniversite öğrencilerinin takıldığı yerlerde takıldım, zaten yurtdışında en büyük zevkim olan şeyi yapıp, süper marketlerde ve parklarda   gezindim. Lakin o iş tam olmadı o iş, sonunda pes edip 4.günümde kendimi tabii ki Monmartre'a attım.

    Turistliğinden o kadar gurur duymak ki Sacre Coeur'un önünde değil arkasında fotoğraf çekilmek.


    Yeterince turist olduğuma kanaat getirdikten sonra, beşinci günümü Pere Lachaise mezarlığında geçirdim. Zira şarkı yazan adamın umresi gibi bir şey oraya gidip Jim Morrison'a selam etmek, mezarı başında oturmak. Gerçi bu hayallerim suya düştü, zira kendisinin manyak hayranları yüzünden mezarının etrafına çit çekilmişti.








    İşi romantize edip, 'mezarının karşısına oturup bir sigara yaktım' diyebilmek isterdim ama sigara da içmiyordum. Onun yerine bir süre oturup içimden Crystal Ship söyledim. Sonra da yanıma bir takım ablalar geldi:

    Abla: Merhaba, sanırım çok genç ölmüş değil mi?
    Nilipek: Eao, evet, 27 yaşında...
    Abla: Aynı ülkeden misiniz?
    Nilipek: Yok, o Amerikalı, ben Türküm, ama benim için önemli bir karakter, hani çok dinledim ...
    Abla: Belki de tekrar buluşursunuz?
    Nilipek: (ablanın suratına patlar) AHAHAHA (sonra toparlar) ya yok, yani belki başka bir dünyada, heh heh...
    Abla: Bak, İncil'de yazıyor. Ölülerimizle tamamen ayrılmıyoruz, hayata dönecekleri zaman yakın. Çok yakında bu dünyada buluşacağız. Bu broşür sana her şeyi anlatacak, sakın üzülme.
    Nilipek: eaaaaoo eeaaa ee...

    Ve ablalar gitti.

    Sonrası alakasız maceralar maceralar, ukulele almaya çalışmalar, yanlış ukulele alıp düzeltmeye çalışırken, trafiğin de etkisiyle uçağı kaçırmalar, geceyi aldığım ukuleleyle havaalanında geçirmek zorunda kalmalar. Sonuç da şu:



    Paris'e dair kısa notlara gelirsek:

    • Başıma bir şey gelmeyecekse: Paris'i pek sevemedim. Sanki kimse orada yaşamaktan keyif almıyor gibi. Bir de artık eski, büyük ve etkileyici binalar gördükçe, ilk şokun ardından 'ulan kim bilir bu bina yapılırken kaç kişi öldü (ve kaç kişinin ölümü hiç umursanmadı), ne kadar vergi buna harcandı, kaç kişinin hakkı yendi' şeklinde bir düşünce silsilesinin içinde buluyorum kendimi. AY ÇOK DUYARLIYIM değil, tam tersi, genel duyarsızlığımı bu hissizlikle kapatmaya çalışıyorum.
    • Ama Louvre müzesi, Pantheon ve Sorbonne karşıma çıktığında 'LAAAN NAPTINIZ LAN BU NASIL BİR ŞEY' diye gözlerim doldu, dolmadı değil.
    • Jim Morrison diye gittim, ama gözümü dolduran Ahmet Kaya'nın mezarı oldu.
    • Soğan çorbası müthiş bir şey. Yalnız tatlılar fazla tatlı, haberiniz olsun.
    • Lüksemburg Parkı'nda çimlere oturulmasın diye demir sandalyeler koymuşlar her yere. İçten içten tepkilendim, atarlandım.
    • Marais çok güzel mahalle, hem yürümek, salak salak gezinmek, hem de ikinci ele boğulmak için.
    • Özellikle öğrenci barlarında saat 17-21 arası happy hour var, sömürün.
    • Şu iki fotoğraf Palais Royal avlusundan, bütün gezi boyunca en huzurlu olduğum anların belgeleri olarak aşağıda yer almaktalar.




    • Paris'e yönelik söyleyebileceğim çok fazla şey yok, yapılması gereken her şey turist sitelerinde mevcut, onlara uymak sanırım tecrübeyi çok daha 'tatlı' hale getiriyor, yani ben uymamanın pek bir hayrını görmedim açıkçası. En çok etkilendiğim şey sanırım Fransız felsefesinin dünyadaki düşünce/edebiyat devinimine etkisini bir kez daha görmek oldu; zira adamlar her fırsatta gözümüze gözümüze sokuyorlar, her yerde, her binada isimleri yazılı.



    9 Haziran 2015 Salı

    Yılın ilk altı ayını üç yıl gibi yaşamak

    Bir bardak Türk kahvesi-Baileys karışımı (hoop Hollanda nostaljisi) ve Yora'dan Işık Lekesi (hoop Boğaziçi nostaljisi) nelere kadir. En sevdiğim yaşım 20ydi bu seneye kadar, meğer 26 da hiç fena değilmiş, beklenmedik anda geldi, hazırlıksız yakaladı biraz.

    Gerçi ben hafif alkollü nostaljimi yaşarken Spotify cağnım albümün ortasına 'Hip hop anthems' listesinin reklamını koymayaydı eyiydi.

    Diyeceğim o ki, bir takım güzel şeyler oldu, nasıl anlatsam? Blogun ilerleyen paragrafları bolca 'bir şeyler çalıp söylemeye çalışan Nilipek.' fotoğrafı içeriyor, uyarayım.

    (Not: Mayıs ayı öyle bir üzerimden geçti ki, bir kısmını yazamıyorum).

    1-Parkfest (Red Bull Warm Up):
    (Fotoğraflar: Benan Erdoğan)

    Aman yarabbi neresinden başlasam. Zalım Ozan bana synthleri sattı, yani aslen 'ulan burada ne basıyorduk' çelişkilerinde yüzerken, dışarıdan çok daha raksıtar bir görüntüm oldu. Ki düşününce raksıtarlık kim ben kim.
    Hellöö..

    Bir de şu var; umarım bu kadar büyük ve güzel bir sahnede çalmak tekrar tekrar nasip olur.



    Millet dana gibi sahne kurmuş, sen hala mıymıy pop.

    Sıradaki fotoğraf da raksıtarlığın gerçek göstergesi olan müthiş kulisimizden gelsin.
    Çok seviyorum bu insanları ben.



    2- Babylon Soundgarden:

    Öncelikle: Aman Allahım birileri benimle söyleşti. Nilipek. canlı röportajlarda nasıl zırvalar merak ediyorsanız, yahut zaten biliyorsanız ama uzun zamandır maruz kalmadıysanız, ahanda buyrun: Junior by Campaign söyleşisi.


    Sonrası hep iyilik, hep güzellik. Soundgarden'da eş dost arkadaş modunda İstanbul Sahnesi'ndeydik topyekün. O değil Selim Saraçoğlu, Burak Irmak müziğimizi sevdi ya, ne desem yalan. Başka kimse beğenmese de olur bir süre sanırım.

    Cağnımız Emir Özşahin!

    Ozan Tekin dışlamaca (kehkehkeh) 

    Menecerimlen Can Kazaz qeyfi.


    Sıcaklardan bunalan İstanbul halkı plajlara akın etti.
    Mehmet Güren ise raksıtarlığını plajda da korudu, ancak geniş açı kurbanı olmaktan kaçamadı. 

    Gençlik...


    3-Sziget'e gitmek yahut gitmemek, işte bütün mesele laylay loyloy:
    (Fotoğraflar: Burak Bayrak)



    Yalçın Birol ve Sziget Türkiye arasındaki bir anlaşma sayesinde bir grubun Sziget Festivali'nde sahne alması söz konusu oldu. Her grup Bip!'te yayınlanan bir videosu ile oylamaya katıldı ve sonunda 5 grup finale kaldı.

    Hah, o beş gruptan biri bir şekilde biz olduk.



    Ve dedik ki, yahu biz buraya yarışmaya gelmedik. Birlikte sahne aldığımız insanları seviyoruz, onlarla rekabet etmeye gelmedik. O yüzden dedik ki, çalarken en çok eğlendiğimiz iki şarkıyı çalalım, bakalım neler olacak.


    Yüzümde bir synth gururu. Neden?

    Nitekim ağız tadıyla bir survivor tandansı yakalayamadan bitti yarışma. Halbuki ben sahneden iner inmez Emir Yargın'ın suratına 'HIAAAA' diye bağırmak istiyordum, ne bileyim, Erdem (Yökş) ödülü duyunca ağlamaya başlasın, yerleri depsin, Can Gox bana kafa atsın istiyordum. Olmadı olamadı, kardeş kardeş birbirimizi övdükten sonra Yok Öyle Kararlı Şeyler kazandı. Biz de övmeye devam ettik (zira sahnede iyilerdi baya).

    4-VÖĞG 
    (Ya da kendini selebriti sanmak bambaşka)

    Vogue'un bu ayki sayısında, bu yazın soundtrack'i konulu yazıda adı geçen 7 müzisyenden biri oluverdim; bu vesileyle de ilk kez saçımın başımın makyajımın profesyoneller tarafından yapıldığı, üzerimdeki kıyafetlerin özenle seçildiği, bildiğin moda çekimine katılmış oldum. Yahu ne güzel bir şeymiş o, ayrıca Vogue'un tüm ekibi ne kadar tatlı insanlardan oluşuyormuş.

    Bir de üstüne 1V1Y Stüdyo bu 7 müzisyen arasından beni favori gösterdi. İyice yanaklar kızardı, mahçubiyet resmen tavan yaptı.



    5- Ve diğer her şey
    Bütün bunların yanında bir Açık Sahne, birkaç üniversite festivali atlattık, proposal jürisinden nasıl olduysa geçmiş bulundum, bu arada Boğaziçi Sultans şampiyon oldu, kendimizi adeta nöromarketing deneylerine adadık, oy verdik, müşahitlik görevimizi yerine getirdik, böyle bir iç kıpırtıları içindeyiz ve sanırım artık sabah 10da kalkacağım bir güne ihtiyacım var. Bir gün yahu, daha fazlası değil. Gerçekten.


    17 Mayıs 2015 Pazar

    Akademik bunalımlar ve ani kusuş


    Olay şu aslen: Doktorada çalışmak istediğim "alan"a karar vermiş olsam da, araştırmak istediğim "konu"ya hala karar veremedim. Bu da iki hafta sonra tez önerisini teslim edecek biri için fazlasıyla sıkıntılı bir durum. Ve bu durumu buraya kusarken (zira labdayım ve mantıklı fikirler üretme yetimi az önce yitirdim) her doktora öğrencisinin dostu Phdcomics'ten faydalanmazsam ayıp.

    Öncelikle şöyle bir durum var, normalde memnun olup şu anda içinden çıkamadığım:



    Doktoramı Sinema ve Medya Araştırmaları'nda yaparken bir yandan Tıp Fakültesi'ne bağlı olan ve ismini hala kimsenin tam bilemediği bir nörobilim laboratuvarında çalışıyorum. Danışmanım Sinema TV bölümünde, ama birlikte çalıştığım hoca Tıp, ama bu arada lab da Tıp binasında değil, Beşiktaş'ta. Bu arada ben Eğitim Fakültesi'nden, PDR bölümünden mezunum, üzerine de Biyolojik Psikoloji (Gelişim) yüksek lisansı yaptım. Afffffferim bana. 

    "So basically, I belong nowhere"

    Yani insan bir şekilde vakit harcamış olduğu şeyleri kullanıp ortaya işe yarayacak bir şey çıkarmaya çalışıyor ama tam da olamıyor o iş bir yandan.


    Yukarıdaki akademik hikaye çok eğlenceli, gerçekten, bir anından bile pişman değilim şu an (üç ay önce BEN NEDEN DOKTORA YAPIYORUM MANYAK MIYIM BEN diye duvarlara bağırıyordum o ayrı). Lakin kendimi yetersiz hissediyor olmam gerçekten yetersizliğimden mi yoksa bütün bu alanlar arası gezi hali özgüvenimi alıp oradan oraya mı çarpıyor, orası muamma.

    Dışarıdan düşünürlerin, bilimadamlarının yazdıklarına bakınca sanki hiç zorlanmamışlar, bir an kararsızlık duymamışlar gibi gözüküyor. Yazarken o kadar eminlermiş ki öne sürdükleri şeylerden, hiç "ne yazmalıyım?" diye düşünmemişler bile sanki.

    Halbuki bana sorsanız benim ne düşündüğüm yarım saatte bile değişebilir çoğu konuda. Söylediğim hiçbir şeyin yeni olduğunu düşünmüyorum. Makale yazıp yayınlasam, bir sonraki dergide eleştiri gelse, "ya evet haklısın aslında ya onu düşünemedik" der çıkarım işin içinden.

    Şimdi Beşiktaş'ta biraz yürüyüp kendime gelmeye ve düşünme yetilerimi geri kazanmaya çalışacağım. Zira nasıl olacak bu iş hiçbir fikrim yok.

    Nilipek. pazar pazar labdan bildirdi.
    ("Labdayım" demek de nasıl karizmatik, nasıl müthiş).