26 Temmuz 2015 Pazar

Gezinin son saati bulunan Fuat Saka cdsi.

Yine İstanbul'a inerken gördüğümüz beton yığınına küfretme sonuçlu bir yazıyla karşınızdayız sayın seyirciler. Neden? Çünkü bayram tatili bunu gerektirir.

Bu bayram tatilinde, yaz tatili dinlemeden, tam kadro (annem ve babam,Ali'nin annesi ve babası, Ali, Ayşe ve ben) Trabzon'u gezmeye karar verdik. Biliyorduk ki bu gezide tereyağına, leziz yiyeceklere ve yeşile doyacak, gezilmesi gereken her kültürel mirasa göz kırpacak, biraz ayak ve bel ağrıtacaktık. Ancak tabii ki gezimiz tahmin edemeyeceğimiz şeylere gebeydi...

Misal Zipline (ya da Karadenizli tabiriyle 'Ziplayun'):




Bir ailenin adrenalin ihtimaliyle imtihanı...


İlk günümüzü Ayder Yaylası'na, Zilkale'ye ve yol üzerindeki çeşitli atraksiyonlara ayırdık. Hem yolun, hem de geçmiş günlerin yorgunluğuyla minibüs yolculuklarımız çoğunlukla baygın şekilde uyuyarak geçti: uyku-gezi-çay.

YEŞİEEAAAAL DAHA ÇOK YEŞİEEEAAAL


Tabii ki şehirli kafamızla bazı şeyleri anlamlandırabilmemiz çok güçtü; misal neden çok yukarıda evler vardı, ve o çok yukarıdaki evlerde insanlar nasıl yaşıyordu? Yiyecek içecek nasıl tedarik ediliyordu? Hadi şimdi motorlu araçlar vardı, bu işler onca yıl önce, atıyorum Zilkale'de nasıl oluyordu? Özellikle iklim ve yaşam koşulları yaz ayları hariç gereğinden fazla rahat olan İzmir ahalisinin (annem-babam-ben) bu noktada kafa karışıklığı yaşaması kaçınılmazdı. Lakin tabii ki gezi boyunca bu soruların cevapları az çok bulundu, yeni sorular doğdu.


Bu arada Sümela'ya yürüyüş yolundan çıktık, pişman değiliz. Zaten şu yukarıda gördüğünüz ağacı görmek bile yeterliydi. Lakin çıkmayı düşünüyorsanız hazırlıklı olun, yol uzuncana, dikcene. Acele etmeden gitmek en keyiflisi olur sanırım.




Bayramın ilk gününe kadar Akçaabat'ta kaldık, bayramı da Hıdırnebi Yaylası'nda geçirecektik. Sabaha karşı bayram namazından çıkanların silah sesleriyle uyandık; gözlerimi yarım açıp pencere kenarında yatan Ali'ye baktım, korktum, ama korkmayı kendime yakıştıramayıp uyumaya devam ettim. Silah sesleri devam etti. Zaten aslında bu bir başlangıçtı, hororlar terora dönecek, adeta uykusuzluğa sebebiyet verecekti.

Öncelikle; Karadeniz insanının müthiş bir silah kültürü var, ama alışık olmayan, 'ay ay ay şiddet ay' diyen, her silah sesini kendine geliyor zanneden ve silahların özelliklerini, menzillerini bilmeyen insanlar (bkz.ben) için biraz zor olabiliyor uyum sağlamak. Bayram dediğimiz bu sene 'Dernek' adlı organizasyonun hemen öncesine denk geldiği için, kaldığımız yerin hemen önü panayır alanıydı. Bu da sabaha kadar horon ve silah sesi demekti. Akşanüstü başlayan eğlenceler alkolle perçinleniyor, horon teperken çığlıklar havaya karışıyor, bütün bunlar olurken sürekli olarak silah sesi geliyordu. Zaten sonradan akrabalarla ve aile dostlarıyla konuşurken öğrenecektik ki,  uğurlamak için silah sesi, selamlamak için silah sesi, meydan okumak için silah sesiydi. Telefondan çaldırmak, msnden titretmek, facebooktan poke etmek kadar normal, o kadar sıradan bir şeydi (günümüzdeki karşılığını bulamadım). Bunu misafirliğe gittiğimiz ailenin sessiz sakin babası 'e o zaman şimdi siz gidiyorsunuz size bir uğurlama lazım' deyip havaya ateş etmeye başlayınca anladım. 

Tabii ki anlamış olmam dibimde patlayan silahtan korkup 'mihehühheeh' gibi bir ses efektiyle büzüşmeme engel olmadı, olamadı.

Onun dışında, yorulduk falan ama ben uzun zamandır kendimi bu kadar sağlıklı hissetmemiştim. Çok güzel insanlar tanıdık, çok güzel şeyler yedik, müthiş hikayeler dinledik. 
Amofta bile topladık.


Hiç yorum yok: