29 Eylül 2008 Pazartesi

Kikiki kokoko gulugulugulugulu guk vak vak

  • "Whaaa?!" derdi Prof. Farnsworth söylenenleri dinlemediğinde/unuttuğunda/anlamadığında. Dünya tatlısı karakterdi elbet ama Zoidberg var ondan önce. Bender da severim ama ona karşı genel bir sevgi var, Zoidberg'in yeri ayrı. Bunları söylerken bir yandan deli deli Futurama izlediğim günleri anıyor, bir yandan da acaba bir bir bölüm açsam izlesem mi yahu diyorum. İşte o dakika aklıma izlemediğim Freakazoid bölümleri ve indirmediğim Johnny Bravo geliyor, vazgeçiyorum.
  • Marketlerdeki kasaplar bizim tarafımızdan izlenmekten rahatsız mıdır? Ya da biz onlar tarafından izlenmekten niye rahatsız değiliz? The Who bundan şarkı bile çıkarırdı, ben yapamam.
  • Radyoda bir astroloji programı. Adamın biri yıldız haritasını istiyor, satürnü neredeymiş onu soruyor..
    • Radyodaki adam: Ben yıldız haritamı istiyorum, bir de satürnüm nerede acaba, çünkü ben hep iş hayatımda başarısızlıklar yaşıyorum, yani hep bir yere kadar muhteşem gidiyor ama sonra hep engelleniyorum, kozmik bir engellenme söz konusu...
    • Radyo dinleyen babam: O senin kozmik kazmalığın....
  • Bayramdan önce çok insan gördüm. İnsanları beklerken çok kedi sevdim. Fotoğrafçılık kulübüne üye oldum, beni üye yapan çocuğu yarım saat kitledim. Yokluğunda (ha?) çok hocadan tiksindim. Fal baktım, fal baktırdım-buradan Emir Bey'e sevgilerimi sunarım. Çok fotoğraf çektim, bittabii öz fotoğraf çekemedim. Pestöf yapacağım yine de, inatla, sevgiyle, ışıklaaa.....
  • "Are there any neighbours in the house next door? Three or four, maybe more..." Müzikal gelişimimi yavaşlatan ve söz-müzik uyumu anlayışımı bir nebze düşüren bir şarkı varsa o da budur. Kendisi ortaokul ingilizce kitabından hayatımıza akmış, beynimizi dondurmuştur. Hayır, bir de eğlenceli bir şeydi, tenefüslerde falan da söylerdik. Biz hiç ergenlik bunalımına girmedik amca, hep salaktık biz:)
  • Amerikan filmi replikleri istiyorum Jack. Her yerde film replikleri uçsun istiyorum, bir saat boyunca. Ama Amerikan gençlik dizisi değil, romantik komedi filmi değil, normal bildiğin aksiyon filmi. Jack? Orda mısın?
  • Az önce Spider Solitaire'in ne hoş bir oyun olduğunu, ama 4 çeşit kartla oynamanın da işi iyice zorlaştırdığını falan yazacaktım. Annem oynuyor zira yanımda. Sonra vazgeçtim. Ama babamın sıkılıp annemin klavyesinde rastgele tuşlara basması ve oyunda habire kart dağıtılması, dolayısıyla oyunun bozulması beni buna zorunlu kıldı. Yazmak zorundaydım. Sanırım bu haftanın orjinal insanı babam. Ya da sadece canı sıkıldı.
  • Edepsiz Komedya'nın klibi tatlı olmuş yahu. Sulukule yıkılmadan üç gün önce çekildiği için -ve ben o bölgeyi yıkılmadan önce de gördüğüm için- ek olarak güzel. Evet, duygulandım seyrederken. Aslında görüntü-müzik uyumu her yerde çok iyi değil, hatta bence ışık da çok yeterli değil gibi, ama o kadar samimi ki klip, hiçbir şey söylemek istemiyorum. Hem gülümseyerek hem duygulanarak izliyorum.
  • Bayram iyidir yahu:)
  • Son olarak; bunlar da Futurama severlere hediyem olsun, zira yeni film geliyöör!

27 Eylül 2008 Cumartesi

Ne güzel şeysin sen green box!

"Işık kaynaklarından ölesiye tiksiniyorum"

Çarşamba günü, yani sanırım ayın 24ü idi, "Çilekeş'in Katil Dans adlı şarkısına klip çekmek için Midas Stüdyoları'ndaydık". Evet, bu driimtivivari girişten sonra gerçeklere dönebilirim, evet, Midas Stüdyoları'ndaydık ve klip çekilecekti, ama klibin çekilmesine benim çok bir katkım olduğu söylenemez. Gerçi çekim esnasında şarkıyı 15782 kez başlatıp durduran bendim, ve gerçekten de sonlara doğru "katil oluyordu insan". Fakat klip güzel olacak gibi, umutluyum...

Ne diyordum? Green box. Ne güzel şeydir yahu o öyle. Üzerinde her bir rengi bir başka canlı, güzel gösteren, pek tatlı bir şey. Öyle özendim ki rengin tonuna, ya dedim, acaba ben de mi odamın duvarlarını bu renge boyasam? Hem arada fotoğraf çeker, bilgisayarda oynar, eğlenirim falan... Hatta gecenin sonlarına doğru Çilekeş'in gitaristi Ali de benzer bir şey söyledi, çevreden garip bakışlarla karşılandı, ben sesimi çıkarmadım, bir sinsi gibi, bir kurnaz gibi içime attım hayallerimi... ühüh...

"Duvarların hep yeşil olduğu bir dünya Hande... Bunu başarabiliriz..."

Zaten şöyle bir durum var, green box adlı olayı bu kadar tatlı yapan "sonsuz fon" olayı, yani köşe yok, dolayısıyla ortaya konacak nesneninki dışında gölge de yok, her yer aynı renk. Dolayısıyla, odanın duvarları yeşil olsa bile aynı hissi yaratmaz, hadi diyelim çok inatçıyım, bu kadar üşengeç bir insan değilim, işgüzarım falan, duvarların köşelerini ve kenarlarını yok etmeye karar verdim... Bu da odanın genel alanından götürecektir ki muhtemelen ortalama bir odaya çok şey sığdırmaya çalışarak yaşayacak olan ben bu durumda acı çekeceğimdir. Gerçi duvarların eğik bir şekilde yerle birleştiği yerlere oturmak, yatmak falan da zevkli biliyor musunuz? Sevgiyle doluyum greenboxa karşı... ("Çarşı, her şeye karşı" sevgi dolu olsa acaba Beşiktaş nasıl bir takım olurdu?...)


Peki ben ne yaptım? Aslen benim görevim başta yönetmen asistanlığıydı, ancak Abstre'den bütün eş dost geldiği için ve cümleten yardım ettiğimiz için aslında herhangi bir asistana ihtiyaç yoktu. Fotoğrafçıydım dolayısıyla ben daha çok, ve nedense "set fotoğrafçısı" sıfatı pek hoşuma gitti bu konuda:). Sonuç olarak, setin, çekimin, ekibin, grubun, kulisin abuk sabuk bir sürü fotoğrafını çektim, ve çekim saat gecenin üç buçuğunda bittiğinde aç, susuz ve uykusuz olsam da elimdeki 200 gerekli-gereksiz fotoğrafın mutluluğu içerisindeydim. Fotoğrafları Abstre bilgisayarlarına kopyaladım, kullansınlar deyü, Çilekeş için de bir cd çekeceğim bu konuda, ve madem green boxta foto çektim neden oynamıyorum onlarla konulu da çalışmalarım olmayacak değil hani. Honey honey.


Son olarak: Çilekeş üyeleri iyi insanlar. Ayrıca bana bu fırsatı verdiği için de Arda'ya ek olarak teşekkürlerimi sunuyorum, zira gerçekten çok şey öğrendiğim bir çekim oldu. Aha buyrun size bir adet de Arda:)

Evet, Arda'nın kimle, ne konuştuğunu ve neden bu kadar acıklı baktığını ben de merak ediyorum...

22 Eylül 2008 Pazartesi

Sezonu açtık, hadi bakalım...

1- Evet, bugün okul açıldı ve böylece kuzey kampüs, Görkem, Ömer ve börekçiyle dolu günler de başlamış oldu. Hatırlamayanlar bir önceki yazıya bakabilirler ama inatla üşenenler için Görkem'i size hatırlatayım:

Ay lav veri Gülben

Bugün ilk derste hocanın "sence güzelliğin kriterleri nasıl olmalıdır?" şeklinde sorması üzerine biliyorum ki Görkem "yani hani güzelliğin belli bir kriteri yoktur, ama genelde sarışın insanlar zaten güzel oluyorlar, ama esmerler de güzel olabilir elbette, ama aynı kriterlere sahip iki insandan sarışın olanı tercih ederim" demek istedi. Ancak, hafif bir Kaygısızlar'daki ismini hatırlamadığım kabadayının badigardları havasında "Hocam, sarışın güzeldir" deyince bir tuhaf oldu ortam. Bunun üzerine hocanın "gerçi kriterlerin yanındaki arkadaşına da tam uyuyor hehheh" şeklinde gülüşü neş'emize neş'e kattı. Evet, hoca bizi ilk dersten sevgili sandı sanırım.

2-Hoca dedim de aklıma geldi. Hocam, ben iki nesildir reklamcı bir aileden geliyorum. Dedem İzmir'de Uçan Reklam'la İzmir Fuar'ına katılmış, bir sürü firmanın reklamını yapmış. Babam da zamanında Türkiye'nin en büyük ajanslarından birinin sahibiymiş. O yüzden ben de hayat felsefemi reklamcılıktan aldım. Gerçi yemin etmiyorlar onlar. Olsun. Reklamın iyisi kötüsü olmaz. Zaten ben de reklamcılıktan ne aldığımı unuttum, ama bir ara umarım latince bir cümle bulurum bu konuda, üzülmeyin. Facere nocere.

Anlamayanlar için not: hocamız üç nesildir doktor bir aileden geliyormuş, büyük dedesi sarayda, dedesi kurtuluş savaşında doktorluk yapmış, babası da çok ünlü bir cerrahmış. O nedenle hayat felsefesini Hipokrat'ın yemininden almış. Ne hoş.


3-Okulda geçirdiğim sıcak saatlerden sonra Erdal Bey'le buluşmak ve fotoğraf çekmek üzere yola çıktım. Beşiktaş civarında yakaladık Sayın Cüran'ı ve önce onun işlerini halletmek üzere Taksim'e geçtik, halledemedik, ama sağlık oldu, kendimizi Topkapı Sarayı'na attık biz de. Müze Kart sahibiyiz artık kendisiyle, müzeler vız gelir. Neyse gezindik de gezindik, tarihe, kültüre doyduk, hatta kutsal emanetler bölümünde ağzımız açık baktık öyle. Fotoğraflar çektik, ama çok değil, az:)

Sonunda da sağolsun Erdal Beyler beni yurduma kadar bıraktılar motorlarıyla, ama donmadım değil hani.

4-Odamı toplamam, poster yapmam lazım, ama herhal poster yine yarına kalacak. E siz de sağlıcakla kalın bari.

21 Eylül 2008 Pazar

Yerleşme, Taşınma, Aile saadeti ve Abercrombie Geyiği (ha?)

Her ne kadar başta biraz sefalet yaşadıysam da-zira dorm yönetiminin verdiği kağıdı dolduracak kalemim bile yoktu ve odada az çok uğraşabileceğim tek şey bilgisayardı- nihayet tam anlamıyla yurduma yerleştim. Sevgili odam, tekrar eski dağınıklığına, ya da başka bir arkadaşımın deyimiyle "mutluluğuna" kavuştu. Eksikleri de çoğunlukla tamamladık bugün, şu an eksikliğini hissedebileceğim tek şey sanırım bir mont, o da sanırım İzmir'de.

Bunun dışında yağmur iyidir, misafir de iyidir. Evet, bu akşam ne misafir ağırlamak gibi bir planım vardı ne de insanlarla iletişim içinde bulunmak gibi. Ama misafir iyidir; önce Yargı geldi lensi bırakmak için, muhabbet falan derken kendimizi deviantarttaki fotoğrafları yorumlarken bulduk. Sürenin sonuna Tenacious D'den sahnelerle geldik ve uğurladık kendisini. Akabinde Fatih Bey'i ağırladık, kendisi Şile'ye gelmedim/gelmiyorum diye bana biraz saldırdı, sonra kıyamadı tabii-çok sevimliyim çünkü. Kıyanı dövüyolar, ahahaeha. Yok yok, gayet sevimsizim, zaten Fatih Bey'den de gayet dayak yedim. Kendisi zaten beni uyarmıştı, oraya geleceğim ve kadına şiddet uygulayacağım demişti de ciddiye almamıştım. Bunun dışında iletişim iyi bir şeydir, kimi zaman sinir bozsa da genel olarak lazımdır.

Ama bundan önce de bir şeyler oldu yahu. Bir kere Görkem'i taşıdık, önemli bir şey bu. Bir kere evleri çok güzel, inanılmaz özendim. Ayrıca bilgisayar masası ve kütüphaneyi kendi ellerimizle yaptık, hatta hayatımda ilk kez çivi çaktım. Gerek giysi dolabıyla, gerekse kullanım ve montaj kılavuzlarıyla cebelleşirken o kadar güldük ki, söz konusu özentim iki katına çıktı. Tabii ki taşınmaya fotoğraf makinesiyle gitmeyeceğimden kelli son derece VGA fotoğraflarla karşınızdayım yine. Sağ tarafta Görkem'i ve yeni evine geçince beslemeye başladığı su şişesi Erik Simit'i göreceksiniz-göbek adı da mevcuttu ama unuttum onu ben. Sol tarafta ise sanırım ben varım, evet korkunç bir haldeyim, ama çok mutluyum çünkü bilgisayar masasını halletmişiz ve son parçası olan klavye hedesini takıyorum. Daha bu fotoğraftan sonra kebap yiyeceğiz ve ben çok daha mutlu olacağım. Ek not: Ay lav Hande Sart.



Sonra birden annemler var oldu (nasıl yani?). Şöyle ki, ben sefalet içinde sürünürken arayıp "Biz yola çıkıyoruz" dediler, ve ertesi sabah bütün eşyalarım ve yarım kilo börekle beraber odamdaydılar. Madem ailecek İstanbul'dayız, neden çılgınlarcasına gezmiyoruz mantalitesiyle, çok çılgınca olmasa da neş'eli bir şekilde gezdik üç gün boyunca. Konserime geldiler, ertesi gün bilimum Sultanahmet'tir, Sirkeci'dir, Beyazıt'tır gezdik, akşamında Rumelikavağı'nda balık yedik (Güzelyer adlı bir mekan, hakkaten çok güzel), gecenin sürprizi ise çok bir beklentimizin olmadığı bir yerde yediğimiz güllaç oldu, zira böyle güllaç yememiştik hiçbirimiz. Bugün de Salvador Dali sergisini gezdik, biraz mutlu olduk, biraz hayalkırıklığı yaşadık ama Dali'yi zaten severdik, bağrımıza bastık. Sonra da annem ve babam İzmir'e gitmek üzere yola çıktılar, bana da odada neş'e dolu saatler kaldı.

Bu arada, evet, konser. Yine yine yine 7 Pink Floydlar ve 2 Prenses konserimiz vardı. Tahmin ettiğimizden çok çok daha kalabalık oldu mekan ve über keyifli bir konser verdik-gerçi ne yalan söyleyeyim, bir öncekinde daha çok keyif almıştım, neden bilmem. Yine iltifatlar oldu, insanlar tarafından bol bol takdir edildik, iki kez bise çıktık-bizim şımarıklığımız mıydı yoksa seyircinin ısrarı mıydı onu anlamadım gerçi. Erdal Bey de geldiler konsere-ki kendisi hakkaten çok sevdiğimiz bir arkadaşımızdır- bol bol fotoğraf da çektiler, hatta bir ara üzüldüm, "yahu", dedim, "çocuk sürekli fotoğraf çekiyor, konserin tadını çıkarsaydı, yazıktır...". Kendisi ofişıl fotoğrafçımız gibi bir şey oldu ayaküstü, üzülmüyor değilim uğraşıyor diye ama pek de güzel çekiyor yahu. Bu da ben, Erdal'ın objektifinden.

Başka? Yarın okulum açılıyor. Yıldıran adlı, ismi pek iyi anılmayan bir hocanın dersi var. Bu arada Arda'ya poster yapmam lazım, ama hala başlamadım, belki birazdan eskizlerine başlarım. Fotoğraf çekmeye gideceğiz gibi yarın Erdal'la. Bir ara Çilekeş'e klip çekeceğiz, ama ben şu anda sadece tekrar ertelenmesini umut ediyorum, perşembeye mesela, zira çarşamba bütün gün dersim var. REM konseri git gide yaklaşmalarda, o da ayrı bir mutluluk. Her şey bir durgun ama her şey bir keyifli gibi, tarif edemedim, ama tuhaf bir şeyler var havada.

Ve son olarak, kuzenimin başından geçen olaydan bahsetmek istiyorum, çünkü hakkaten bir garip... En son lise birinci sınıfta "ciks", "alter" diye insanlara karşı önyargılı olmuş, sonra mantıklı düşünmeye çalışmış ve "yahu herkesin kendi tarzı, kişiliği var, bana neee" demiş ve mutlu yarınlara yelken açmıştım. Ancak benim zamanımda (teey tey ne günlerdi), bir tanışma aktivitesinde resim çizenlerden biri geyik çizdikten sonra o geyiği Abercrombie geyiği olduğunu iddia etmezdi. Dürüst olayım, o zamanlar Abercrombie bu kadar popüler değildi, ama ben Lacoste timsahı ya da Paul&Shark köpekbalığı çizen de görmedim.

Olay bu, kuzenimin sınıfında bir tanışma aktivitesi yapılıyor, gruplar var ve gruptaki her kişi grubun resmine bir şey çiziyor, bireysel olarak, sonra bir sonrakine veriyor kağıdı. Sonunda hoca çizilenlerden birini anlamıyor ve ne olduğunu soruyor. Abercrombie geyiğiymiş o, öyle diyor hanımkızımız.

Yazımı yeni lensim ve lensimle çektiğim oda arkadaşım Selin ile bitiriyorum; buyrunuz!:)

17 Eylül 2008 Çarşamba

Teşekkür gibi bir şey ama tam da değil gibi.

İzmir'den ayrılmadan önceki her iki günde de bu herifi gördüm. Peki bu herif kim? Daha önceki yazılarda da gördüğümüz, tanıdığımız, sevdiğimiz, saydığımız Spark. Bir sürü eğlence dolu fotoğrafı varken neden bu? Çünkü kendisi artık hüzünbaz bir insan. Dün gece otobüste olduğumdan kelli kendisinin blogunu okuyamadım, ancak son 3 yazıdır ne kadar mutsuz olduğundan, ne kadar sıfırlandığından, vay efendim yüzünün gülmediğinden falan bahsediyor.

Yalan! Rica ediyorum inanmayın, buluştuğumuzda gayet de güldüğünü gördüm kendisinin. Ayrıca söz konusu insan İhsan Deniz Gencer ulan, ne kadar depresyona girebilir!? Okudukça yadırgıyorum, çünkü kendisi de farkında, aslında o kadar da üzülmüyor-ki muhtemelen üzülmesinin nedeni o kadar da üzülmemesi. Hadi "o kadar da üzülmemesi" inancını yitirmesine sebep oldu diyelim, öyle kabul edelim. Öğrendiğin yeni fotoşop numaralarını eski sevgilinle harmanlayıp "her şeyim sıfırlandı" konulu bloglar yazmak yakışıyor mu sana Spark? Titre ve kendine gel Spark. Dayak istiyorsun Spark.


Tabii ki Deniz kendisini anladığımı biliyordur, tabii ki sıfırlanmanın ne anlama geldiğini bildiğimin de farkındadır, o yüzden bu yazıya alınganlık etmez deyü tahmin ediyorum. Benim sorunum zaten anlatmak istediği şey/içinde bulunduğu durum/verdiği izlenim ile ilgili. Ya da bana ne yahu. Yorum yapmak Ayşegülnazcan'a düşmez ki bu konuda-kendisi de değişik yerlerde abuk sabuk depresif zırvalarda bulunmuş bir insan sonuçta, bunu inkar edemeyiz ki. O zaman niye dürtüyoruz Spark'ı. Bırakalım yahu yazsın rahat rahat, hem zaten bu yazının amacı da bu değildi. Na şuydu:


Evet, yıllar önce Star Tv'de yakaladıkça seyrettiğim, çok sevdiğim-gerçi bir çizgiromandan çalıntıymış bazı şeyler, onu da bulup okuyacağım sanırsam sırf meraktan- çizgifilm kahramanı: Freakazoid. Geçen sene son derece sefil bir şekilde youtubedan ikiye üçe bölünmüş hallerini seyrettiğim, torrent yurtta yasak olduğu için indiremediğim, beni kör kuyularda merdivensiz bırakan çizgifilm Freakazoid. Steven Spielberg tarafından yönetilmiş olan (benim bildiğim) üç çizgi diziden biri olan Freakazoid – diğerleri Animaniacs ve Pinky and the Brain, onların da hastasıydım küçükken. Ve şimdi, canım arkadaşım Deniz tarafından bana ilk iki sezonu dvdye çekilmiş olan Freakazoid. Geçen sene ilk dönem çılgıncasına Futurama seyrederken bu sene seyredeceğim çizgi hede Freakazoid. Super-teen extraordinaire Freakazoid.


Hani üşenmesem şuraya müziğini bile koyardım.


Sonuç olarak Spark Bey'e dvdmi çektiği ve beni Migros'tan sonrasına kadar rahatsız terliklerle yürüttüğü için teşekkür ederim:). Şu anda İstanbul'dayım, sabahın yedisinde geldiğim için giriş yapamadığım yurdumun lobisinde oturuyor, kaçak wirelesstan yararlanmaya çalışıyorum. Gerçi şu anda yararlanamıyorum ve bütün bu yazdıklarımı worde kaydetmem gerekecek ama olsun, sakıncası yok. Bugün, inşallah, girişimi yapıp, odamı az çok yerleştireceğim-ulan eşyaların çoğu da İzmir'de kaldı ama hadi bakalım. Sonra akşam 7pf provası var ki özledim çok onları da. Şimdi bu bilgisayarı kapar, bankalara atarım kendimi. Hani yağmur yağacaktı yahu? İğrenç sıcak yine hava.


Son olarak, bu yazıyı biraz eski bir resimle bitirmek istiyorum, eski dediğim nisandan kalma olması lazım. Fotoğrafı dedem çektiği için (Allah rahmet eylesin) ek bir önemli benim için, ama bu seri olduğu gibi güzel. Annem, ben, babam. Her şey için teşekkür ederim onlara da. İçimden geldi.


13 Eylül 2008 Cumartesi

Ve evet, Ayşegülnazcan yine pistteydi...



Bir sineği daha öldürememiş olmanın hüznüyle yazıyorum bu satırları. Halbuki, Görkem Bey de bilir, bizim sineklerle anlaşmamız vardı. Ben onları öldürmeyecektim, onlar da beni ısırmayacaktı, ki bu anlaşma uzunca bir süre de böyle gitti. Aynı odada/evde bulunduğum insanlar hatur hutur kaşınırken ben tek bir sinek ısırığı taşımayan cildimle parlıyordum (ha?). Bu duruma anlam veremiyor olsam da aramızdaki anlaşmanın varlığına ve sağlamlığına güvenmek hoşuma gidiyordu. Ve bu baharda anlaşma bozuldu, İstanbul'daki sinekler yüzünden. Tabii anlaşma bozulunca İzmirli sinekler de İstanbullu arkadaşlarından geri kalmadılar. Ben de öldürmek zorunda kaldım. Gerçi üşengeç bir insanım ve kolumu kaldırmaya karar verinceye kadar sinekler çoktan beni yemiş bitirmiş oluyorlar ama olsun.

Ne diyordum? Evet, sabahın köründe kalkıp piste gittim. "Neden?!!! Nedeeenn?!!!" dediğinizi duyar gibiyim; çünkü Türkiye Pist Şampiyonası vardı. Gerçi asıl final yarın, ama yarın normalde Amerika'da ikamet eden kimi akrabalarımız İzmir'de olacağından ben gitmiyorum, sadece babam gidiyor piste. Bu da bana, erken kalkmayacağım için istediğim saatte yatma özgürlüğünü veriyor-ki bu güzel bir şey.

Peki ben ne yaptım pistte? Hiçbir şey. Hiçbir şey yapmadım. Oturdum, eğer bir iş sayılabilirse bu. Hatta çalışan insanların arasında oturup onları izledim, ve hiçbir şey yapmadım. İlk defa böyle bir şey yaptığım için inanılmaz rahatsız oldum gerçi, ve muhtemelen sekreteryadaki herkes benden nefret etti-hele bu iş için bir de para aldığımı falan zannediyorlarsa iyice kıl olmuşlardır. Oturdum izledim ya, yardım bile etmedim, kılımı kıpırdatmadım. Sonunda rahatsız olup çıktım zaten odadan, makinamı da alıp...

"Makinamı da alıp..." şeklinde son derece tribal ve 'aman allahım ne kadar da fotografçıyıım' havasındaki bağlama cümlemi yarıda kesip şu fotoğrafı koymak istiyorum buraya.
Bu noel katalogu gibi çıkmış olan hanımkızımız Ceylan, sekreteryada beni tanıyan ve muhtemelen nefret etmeyen tek insan. Tabii bu fotoğraf kendimi dışarı atmadan baya önce olsa gerek, Ceylan gülümsemiş, daha işlere gömülmemiş, ben de eğlenmişim onu çekerek.

Sonuç olarak bugün sağa sola yürüyüp fotoğraf çekmekten başka bir şey yapmadım, aslında çok fotoğraf bile çekmedim. Bir de bugün önemli bir gündü aslında, zira basın toplantısı vardı. Bu paragrafın sağındaki fotoğrafta göreceksiniz; bakın, ne kadar da basın toplantısı! Vay be, kameraa!

Gereksiz not: bir sinek daha ellerimden kurtuldu.

Yazıyı bitirirken, çok da özelliği olmayan ama hoşuma giden iki fotoğrafı daha koyacağımdır buraya. Bir tanesi çok bir müzik grubu bi şeyi. Ama neyi çözemedim. Afiş? Albüm kapağı? Klip? He? Imf, neyse ya... -Umut Sarıkaya'yı, bize kazandırdığı "ımf" efekti için saygıyla anıyor ve kaşınıyoruz (kaşıntının nedeni için bkz. ilk paragraf).

"I can't understand what's going ooooon..."


Bu fotoğraf ek bir hoşuma gidiyor, neden bilmem...

12 Eylül 2008 Cuma

Ayaklarıma bakarak yazıyorum bu başlığı

  • Ve ayaklarıma bakmamın hiçbir nedeni yok, sadece başlık bulamadım.
  • Geçen gün HTRyi kimden alsam diye forum forum fink atarken akampus adlı siteye denk geldim. Üniversiteyi seçtim, bir sürü fotoğraf albümü çıktı; albümlerden biri de PWA 2008-ne alaka lan? Ve bilin bakalım kimin resmi çıktı fotoğraflar arasından:Ne hoş ne hoş... Yani internette, benim kesinlikle haberdar olmadığım bir ortamda böyle bir fotoğrafım var. Hugo'nun (sağda, benim nereme baktığı belli olmayan) surat ifadesine dikkatinizi çekerim-ki bu fotoğrafın aslı (Frankie'nin çektiği) efsaneydi, alamadım ondan. Fotoğrafı inanılmaz sevdim, ama internette ne arıyo lan?! Ben zaten bikinili fotoğraflara antipatiyle yaklaşan bir insanım -çok merak eden olursa nedenini uzun uzun anlatırım. Buraya da koymayacaktım, ama hem olay komik hem de fotoğraf, üstelik zaten internette mevcut. Saygılar:)

  • Kipa'yı seviyorum. Tesco'nun ucuz, muhtemelen zehirli kırtasiye malzemelerini çok seviyorum. Bugün "suda çözünen kuru boya" buldum lan. Galip Hoca'da vardı, o yurtdışından almıştı, sonra ben burada da bulmuştum ama pahalıydı. Biliyordum ama bulacağımı. Yihahaha, çok mutluyum lan.
  • Haftaya çarşamba cümleten (annem-babam-ben) İstanbul'a gidiyoruz-geliyoruz, mis. İzmir'i, evimi çok seviyorum ama İstanbul'u, daha doğrusu İstanbul'daki hayatımı da özledim beh. İstanbul'da da pek acaip bi hayatım varmış gibi konuşmam ne güzelmiş. Neyse, döneyim de İstanbul'a, konser var, klip çekimi var, okul var en güzeli. Özledim ulan. Üyh...
  • Fazla neşeli, fazla mutlu ve zararlı bir insanım şu an. Neden bilmiyorum.

11 Eylül 2008 Perşembe

İzmir'i kurtardık geldik

Her şey annemin "Yarın sigortada işim var, gelecek misin?" demesiyle başladı. Normalde giderdim, annemi yalnız bırakmama adına, ama o an şüpheye düştüm, zira sabah erken kalkmam gerekiyordu ve bütün yaz erken kalkmış bir insan olarak mantıki isyanlardaydım. Daha doğrusu bünyem isyanlardaydı, ve birkaç gündür kalkmayı reddediyordu. Ama sonra hatırladık ki ertesi gün 9 Eylül törenleri var, kortej falan ve "fotoğraf çekmek isterdim belki"? Birden gaza gelen bir insanım bazen, şu ana kadar gördüğünüz üzere ve evet, çekinmeden gaza geldim, makinemin pillerini şarj ettim bir gün önceden-benden beklenmeyecek bir davranış, düşünün ne kaddar gaza gelmişim.

Tabii aynı gazı sabah saatlerinde gösteremedim, ama yine de, uyur uyanık bir halde vapura bindiğimizde keyfim az çok yerindeydi. Annemi sigortaya yolladım, ben de son derece rahaaaat bir şekilde polislerle muhabbet edip korteji en iyi nereden çekebileceksem oraya konuşlandım: evet, meydanda dikilmiş duruyordum. Burada öğrendiğimiz şu oluyor: zoom lens, sarı saç ve muhabbet birçok kapıyı açmakta.


Neyse dikil dikil, poz verenler oldu arada, onları çektim, herkes beni medya zannediyordu ki aksini söylemeseydim öyle zannetmeye devam edeceklerdi sanırım. Polislerle konuştum, sizi zor durumda bıraktığım anda söyleyin, seyricilerin arasına döneyim dedim, sağolsunlar kırmadılar, zor durumda bırakınca -ve medya olmadığımı söyleyince- kortej başlamadan önce beni seyircilerin arasına yolladılar. Ezik ama gururlu bir şekilde parmaklıkların arkasına geçtim, arkamdakilerin de görebilmesi adına çöktüm, tam köşede beklemeye başladım...

Bulunduğum yer ve görüş açım şu fotoğrafta gayet belirgin, ama yine aynı fotoğraf National Geographic için çok güzel "Türkiye'de sıkı yönetim" fotoğrafı da olur. Gören kitleler engelleniyor sanır. Gerçi evet, kitleler olarak engelleniyorduk o esnada, parmaklıklar arkasındaydık, ama işin içinde bir sıkı yönetim falan yoktu, güvenlik içindi. Valla bak.



Beklemeye devam ettik, bu arada güneşte beklediğimiz için yavaştan erimeye başlamıştık. O dakika Baykal geldi, herkes neş'e içinde Baykal'a koştu (niye?!), izdiham yaşandı, fotoğraflar çekildi, tribünlerde "Baykal sevinci" yaşandı (niçin??!!!). Sonra Baykal gitti, biz beklemeye devam ettik, zira ne gösteri ne kortej başlamıyordu. Sonunda Ayşegülnazcan da bu duruma isyan etti ve Kordon tarafına geçti, en azından hazırlıkları görüntüleyeyim, olmayacak bu böyle diyerekten.


İlginç bir şekilde, insanların da yardımıyla (bkz. 3. paragraf-zoom lens) en önde bir yer buldum ve yeri bulunca bağdaş kurup oturdum. Bekliyor bekliyor bekliyordum-derken tören başladı. Son derece liseli gençler son derece vatan-millet-izmir sevgisiyle dolu şiirlerini okudular -ki bir tanesi her kıtayı "ege'nin incisi sennnnsin, eeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeey izmir" şeklinde bitiriyor, beyin damarlarımı çatlatıyordu. Abdullah Gül ve Tayyip Erdoğan'ın yolladığı mesajlara içimden "hadi len ordan" dedim. Önümdeki polisin fotoğrafını çektim, insanları çektim, ışık mışık bi şeyler ayarladım. Bekledim bekledim bekledim...

İşte bu, gün boyunca çektiklerim arasında en sevdiğim fotoğraf, kesinlikle. Nedense her baktığımda bir tuhaf oluyorum, adam o kadar içtendi ki çocukla ilgilenirken-not:playlisti de görebiliyoruz fotoda. Her ne kadar militarist olmasam da ve hatta askeri mantığı kafam almasa da ve hatta savaş/şiddetten fazla uzak bir insan olsam da askerleri seviyorum sanırım. Hatta sanırım değil, seviyorum yahu.


Bando geçti, eski askerler geçti sonra. Eski asker dediğim, öğrendiğime göre, bildiğin polislerin eski asker kıyafeti giyip ata binmiş versiyonu. Bunu da önümdeki polis söz konusu askerlerden birini tanıyınca anladım. Ama güzel bir sahneydi yine de. Daha güzeli, kortejden çok önce, bir önceki yerimde beklerken dörtnala ikinci kordondan gittiklerini görmemdi. Çok istedim çekmek, ama çok uzaktaydım, o yüzden bununla yetinmek zorundayım:)


Sırada, gaziler...O ana kadar hiçbir şey yoktu bende, yani o çok acaip şiirler, İzmirli kendini bilir, yobaza yem olmaz konulu konuşmalar falan, hepsi pek klişe geldiğinden olsa gerek, etki etmemişti. Ama tek bir sahne, gazileri taşıyan arabayı kullanan asker (zincirleme isim tamlaması) aynaya bakıp gözünü silince bir fenalık başladı. Zaten bir önceki fotoğraftan hafif hafif kıpırdanmalar başlamıştı, hemen gözler doldu falan. Gerçi çekemedim o askeri, hani onun duygularına saygıdan mı, çekinmekten mi bilmiyorum, ama hala gözümün önünde. Ve çok garipti yahu. Yani yıl boyunca ülke adına hiçbir şey yapmamış, haberleri bile bencil bir şekilde izlememiş olan bana çok güzel dokundu o sahne. Ha, bir şey değişir mi, sanmam, ama yine de unutmayacağımı biliyorum.

Tabii bu duygu selinden sonra Ayşegülnazcan bi kendine gelsin diye sanırım, STKların, izcilerin, öğrencilerin ve o kadar da duygusal olmayan diğer toplulukların geçidi başladı. Ki bu geçitlerle ilgili çok hoşuma giden iki fotoğraf var, biri izci, geçitten baymış kızların, diğeri ise efelerin. İkisini de koyuyorum na şuraya, çekinmiyorum.









Sonra yine duygusal dakikalar, askerler... Benim tarafımda çok bir olay yoktu, ancak protokolü aştıktan sonra askerler "Her şey vatan için" demeye, kitle alkışlamaya, işini bitirip izlemeye gelen annem ise hüngür hüngür ağlamaya başlamış. Bizim önümüzden geçerken herkes çok daha resmiydi, ilk geçiş olduğu için, biz resmi resmi duygulandık, ağlamadık, gözlerimiz doldu sadece. Ve yine düşünceli belediyemiz insanlar kendine gelsin diye askerlerden sonra belediyenin araçlarını, otobüslerini falan geçirdi kortejden.

Kortej böyle bitti, ama anneme ulaşabilmek için orta alandan geçişin açılmasını, dolayısıyla da uçak gösterilerinin bitmesini beklemek zorunda kaldım-ki iyi ki de kalmışım, neydi o öyle.
Tabii, şarj ettiğim halde makinenin pili dayanamadı ve gösterinin ortasında kapatmak zorunda kaldım, bu da uçakları yarısından itibaren de olsa daha dikkatli seyredebilmemi sağladı aslında:)



Sonuç: İzmir güzel şehirdir. İnsanları da güzeldir, bazı arkadaşlarım aksini iddia etse de.
Sonuç 2: Yazıma bu bol bayraklı fotoğrafla son vermek istiyorum, zira bayrağımız da güzel bir bayrak lan. Rengi ne güzel, şekli ne güzel.

10 Eylül 2008 Çarşamba

Hayatımızın bir döneminde sanırım hepimiz liseliydik... Hmmm...

Ama işte, işin kötüsü, o kadar uzak ki şu an liseli olmak.

Pazar geceki ani gaz patlaması sonucu kuzenimle sevgili lisemiz Bornova Anadolu Lisesi'ni bir açmaya karar verdik, ancak baktık açılışa yetişemiyoruz, dedik bari açılış sonrası bir ortamın nabzını tutalım, hocalarımıza el kol hareketleri yapalım, genç ve yeni öğrencileri dalga geçer gözlerle süzelim (adettendir). Neyse, ertesi sabah Renk'i çıkmadan 5 dakika önce uyandırdık ve yola çıktık...

Böylece lisemi ziyarete gittim, zaten kapıdan girdiğim anda "Lan? Lan? Niye mezun oldum lan? Ulaaan?" şeklinde içten içten dürtülmeye başladım. Bir fena duygu ki sormayın. Hele ki okulda tanıdık öğrenci kalmamış olması daha da fena. Zaten bizim nesilden kimseyi göremedim, bir alt nesilden vardı tanıdık birkaç kişi, ve geçen sene mezun olan, müzik topluluğundan tanıdığım insanlar... Ama okul üniforması içinde hiçbir tanıdık olmaması iğrenç işte. Dersi basmak istiyosun ama kimse seni tanımıyor. Kuzen ve arkadaşları girdiler birkaç derse, birkaç tanıdık falan gördüler, ben de öööyle takıldım işte.

Köşka uğradım, Emine Abla'yı gördüm hemen, sarıldım kendisine. Mezunlar derneği toplaşmış köşkte, bizi de aldılar toplantıya, neden buluşmalara gelmiyorsun yahu diye azar eylediler, hak verdim, tamam yahu gelicem dedim. Benim dersime girmeyen birkaç hoca "sen o derece yapan sarışın kızdın değil mi" dediler, utandım-ki burada utanmamın nedeni bir sürü derece yapan varken insanların onları unutup beni hatırlamasıdır, bu da hoşuma gitmemektedir, zira o kadar über bir derecem yoktu benim. Hatta bi b.ka yaramamıştı benim derecem:) -heh, aferim, oraya noktayı koyunca bok dememiş oldun di mi, salak seni.

Fatma Hocayı gördüm, en önemlisi. Bizim nesli ne kadar özlediğini anlattı (4 sene edebiyat derslerimize girdi kendisi bizim), kimsenin uğramadığını da. Orhan'ı sordu -bahsedilen Orhan lisedeki bilimum müzik faaliyetini geliştirdiğimiz bir nevi ortağımdır-, anlattım. Fatma Hoca da anlattı. Bilal Hoca'yı görmeye gittim sonra "bir neşe bir telaş" ama kendisi törenden sonra evine gitmiş, kafam 45 derece eğik geri döndüm.

H bloğu boyamışlar, öğretmenlere kafeterya gibi bir yer yapmışlar. Bu arada H blok adlı yer şu üstteki fotoğrafta, merdivenlerine oturduğumuz yer. İlk geldiğimiz sene bomboştu içi, üst katında bateri ve anfiler dururdu, bir nevi stüdyoydu yani. Öğle tatilinde lise ikiler, lise sonlar orayı stüdyo gibi kullanırdı. Sonra tamamen kapattılar, sonra zaten müzik odası yaptılar ayrı bir tane. H bloğu tekrar açıp içine sınıflar koydular, ama işte zıplayınca sallanan bir bina olduğu için yenilemişler kendisini. Arka tarafta, insanların eskiden saklanıp sigara içtiği yere çardak, yan tarafta, VIP terasının yanına nilüferli falan süs havuzu yapmışlar. Geri kalan her şey aynı ama hemen hemen. Çalışanlar, öğretmenler, üniformalar, öğrenciler arasındaki muhabbetler bile aynı. Hatta muhtemelen bu sene giren gençlerimizin sosyal bir topluluk olarak yaşadıkları, önceki nesillerden farklı olmayacak. Eskiden her nesli farklı görür, kendi neslimi, kendi arkadaşlarımı farklı bir kefeye koyardım, ama şimdi farkındayım ki detaylarda değişiklikler olsa da ana yapı aynı ve bu aynılık, bu rutin hoşuma bile gidiyor.

Düşünüyorum, liseyi özlüyor muyum? Özlüyorum tabii ki, ama problem daha farklı. Üniversiteyi bitirdiğimde de üniversiteyi özleyeceğim. Her şey bitecek ve ben her şeyi arkasından özleyeceğim. Problem bunun bilincinde olmak işte, durduramamak. Geri dönemeyeceğin bir gün olduğunun farkında olunca, düşünmesen bile, sonrasında sinirleniyorsun, yürüdüğün tüm yolları arkandan darmadağın ediyorlar gibi, yani bir şekilde geri dönüp yürüyebilsen bile bir şey kalmamış oluyor arkanda. Sanırım bu yüzden gerçekler ve yaşananlardansa, rüyaları ve hayalleri daha çok seviyorum.

Yaratılan ciddiyeti en kısa zamanda dağıtma notu: Bu arada fotokopi makinası olma isteğime annemden onay geldi. Yakın zamanda kafi toner ve kağıt stoğuyla, iyi bir maaşa bir ofiste fotokopi makineliğine başlıyorum.

8 Eylül 2008 Pazartesi

Ay hanores, yu hanores, hi şi it hanores...

Bu fotoğrafa ait sözleri olduğu gibi yazmak isterdim, ama Ayhan da ben de tam olarak hatırlamıyoruz. Sadece şöyle kısaca açıklamaya çalışayım: "g.t olacağının bilincinde olmanın dayanılmaz hafifliği". Yani; gencimiz neler olacağının farkında, işlerin nasıl bozulacağını biliyor, hatta şu anda da bozulup duruyor ve bunun farkında olmanın tuhaf rahatlığı ve mutluluğu içinde. Anlatabildim mi? Sanmıyorum:)
Ayhan'ı severiz yahu.

6 Eylül 2008 Cumartesi

Türk pop müziğinden men edilesi 5 kişi

Uzun geceler düşündüm, dedim Türkçe popta yanlış giden bir şeyler var. Şarkılardan eski tadı alamıyoruz, hep günlük şarkılar falan, Serdar Ortaç da olmasa hiç eğlenemeyecek, Bengü olmasa güzel kız göremeyeceğiz... Ve dedim, biri buna dur demeli. Biri Türkçe pop için bir şeyler yapmalı. Biri artık bu misyonu üstlenmeli.

Bu kişinin kesinlikle ben olamayacağına karar verdim. Ayrıca çok boş işler peşinde olduğuma da. Dolayısıyla yattım uyudum.


Beşinci sırada: Funda Arar

"Merhaba çocuklar, ben yeni tarih öğretmeniniz Funda Arar"

Funda Arar adlı hanımefendiyi nasıl tanımlasam bilemiyorum. Kıraç'ın kankası olarak zaten eksi puanı var, ama bu kadını Kıraç'tan daha az sevmemin başka bir nedeni olmalı. Halbuki güçlü bir sesi, estetikli bir burnu var, şarkılarından distortionu eksik etmeyerek rakçılara göz kırptığı da aşikar. Bir arkadaşımın deyimiyle "Bu zamana kadar müziğiyle ilerlemiş, Türkiye'nin Janis Joplin'i"-gerçi bu övgüsünün kesinlikle Funda Arar'ın Fenerbahçe için şarkı söylemesi kaynaklı olduğundan şüpheleniyorum.

"Burada ne aradığımla ilgili hiçbir fikrim yok...
Ve sanırım daha boş bakamazdım..."

Yani, neden Funda Arar? "Aşksız kal" adlı şarkısı-ve klibi bile zaten bu sıralamaya girmesini sağlayabilir, ama biz daha derin nedenler arayacağız. Ve bulamıyoruz. Sanırım şarkılara kattığı tuhaf teatral hava olabilir beni rahatsız eden, ama bunu Zuhal Olcay da yapıyor, ona sesim çıkmıyor-gerçi Zuhal Olcay yaptığında güzel, Funda Arar yaptığında tuhaf oluyor. Evet evet, yalvararak söylüyor şarkıları Funda Arar, ama sesi hüöe diye çıktığı için bir garip oluyor. Böyle olsa gerek, bu nedenle... Değil mi?... Bilemiyorum.

Ne yapılsın? Bu kadına bir ceza verilmesin, yazık. Ama dizi şarkılarından elini eteğini çekmesi sağlansın. Ki bunun ikinci aşaması da Kıraç'ın dizi müziği yapmasını yasaklamak olacaktır, bu da Türk dizi tarihi ve Türk televizyonculuğunun nereye gittiğini düşünerek geçirdiğim uykusuz gecelere kesin çözüm olur. Bir başka yapılacak şey bu hanımın başına birini dikip, habire "bağırma", "ne tribi şimdi bu", "titredin de kendine mi geldin, nedir?", "ne manasın sen" gibi cümleleri tekrarlamasını sağlamak olabilir. En önemlisi: evet, burnu güzel değildi, evet, artık estetikli, ama ne olur bu kadının profil fotoğraf vermesi yasaklansın.


Dördüncü sırada: Gökhan Özen
Ne kadar sevimli!

Gökhan Özen, genç kızların beğenebileceği bir insan olsa gerek. Anlamadığım için olsa gerek diyorum. Hoş mu, olabilir, renkli gözlü falan. Boş zamanlarında piyano çalıyormuş, hem hobileri arasında jetski ve köpekbalığı gözlemi de var, maceraperest. Müzikle uğraşıyor, duygusal olması muhtemel, yahu boş zamanlarında piyano çalıyormuş, duygusal olmaması mümkün değil. Düşünsenize, yemek yediniz, Gökhan piyanonun başına geçti ve hem çalıyor, hem de söylüyor, bir an bakıyorsunuz gözlerine, bu gecede ve romantik atmosferde bir problem var ama...


"Ufak at bebeğim, ufak at da civcivler yesin..."


Problem nedir? Söylediği şarkı şu şekilde ilerliyor: "Vah vah, bensiz öksüz mü kaldın, vah vah..." Şarkıyı geçtim, Gökhan Özen jetskiyle kaybolan, köpekbalığı gören bir insan. Bunun haber/reklam olarak kullanıldığı da düşünülürse, Gökhan Özen'in zekasından hep beraber şüphe edebiliriz sanırım. Tamam, zekayı da geçtim, her şarkıcı überzeka olacak değil elbette, ama söylediği şarkıların üzerinden geçtiğimizde ufak at ufak at da civcivler yesin dışında aklımda kalabilen bir şarkı yok. Üstelik düşünüyorum, aklımda kalabilen bir şarkı istemiyorum da...

Ne yapılsın? Genç kızların sevgilisi olan bu adama 6-7 tane genç kız verilsin, bi karnı doysun. Sonra bu adama doğru dürüst şarkılar verecek bir besteci bulunsun, ama sonra "ulan niye güzelim besteleri bu adama harcıyoruz ki" densin, besteci geri alınsın. Genç kızlar da geri alınsın. Sonra bir jetski hediye edilip Miami'ye yollansın. Müzik çalışmalarına orada devam etsin, gazetede arada bir "Gökhan Özen Amerika'da çok acaip işler yapıyor, çok ünlü prodüktörler falan, vay be" haberleri çıksın ama fotoğrafları düşük çözünürlüklü olsun, yeni şarkılar da buraya ulaşamasın.

Üçüncü sırada: Hande Yener

Türkçe elektronik pop dediğimizde sayacağımız isimler bir elin parmaklarını geçmez, ki "pop" kelimesinin popülerden kısaltma olduğunu düşünürsek bu isimlerin sayısı daha da azalır. Bedük belki, Sertab Erener'in de elektronik bir albümü vardı, birçok kişinin gereksiz bulduğu. Hani, evet, birçok şarkı zaten elektronik altyapı üzerine kuruluyor artık, ama yine de "elektronik pop" dediğimizde aklımıza gelen isim Hande Yener...

Eeee? Hande Yener... Kırmızıyı bana çok yakıştıran Hande Yener. Geri dönersem çok gülecek olan Hande Yener. Birdenbire kafayı bozup, yıllarca yaptığı her şeye sırtını dönüp "ya ben entellere de hitap etmeliyim" benzeri bir cümle kuran Hande Yener. Sorun şu ki; yahu sen o şarkıları söylerken herkese ulaşıyordun zaten. İnkar etsin etmesin, herkes senin şarkılarını ezbere biliyordu, herkesi eğlendirebiliyordun. Hatta bu entel muhabbetine girdiğin ilk albümde de az çok yakaladın insanları, evet ses tonuna gitmeyen şarkılar söylüyordun, evet tarzından oldukça sapmıştın ve ben seni yine sevmiyordum, ama bir yerin vardı en azından, bir yön veriyordun kendince. Ha noldu, elektronik müzikten anlamayan bir insan olarak elektronik müzik yapmaya karar verdin, yurtdışındaki şarkı ve klip örneklerine baktın, ohoo, kolaymış, ben de yaparım dedin, başladın... İşte sorun burada: biz senin BU olmadığını, BUNUN yapmacık bir çabadan ibaret olduğunu rahatça görüyoruz. Üstelik, bu yapmacık çabanın sonunda elimizde şu görüntüden başka bir şey kalmıyor:

Hayko? Cevap ver, sen misin?

Ne yapılmalı? Hande Yener, hipnoz klibinde giydiği kıyafetlerle hipnoz klibinde bindiği yuvarlak zımbırtıya binsin, bir 20 tur dönsün. Sonra o halde, o makyaj ve kıyafetle Nişantaşı'na salınsın ve iki gün boyunca kimse onu dükkanına falan almasın-kafeteryalar, restoranlar serbest. Sonra da kelepçe adlı şarkısının Roisin Murphy özentisi klibindeki ışıklı adamlar kovalasın onu. İngiltere'ye, Shakespeare'in mezar taşına kadar kovaladıktan sonra bir özür dilemesi sağlansın. Bir de son olarak, Allah aşkına, biri şu kadının saçlarını normal bir renge döndürsün.



Not: Hande Yener'in albümünde sözlerini Harun Tekin'in yazdığı bir şarkı var? Şimdi taşlar yerine oturdu...


İkinci sırada: Deniz Seki

Deniz Seki, eskiden "kaliteli pop" tamlaması kullanıldığında akla gelen isimlerden biriydi. Az çok ağır bir insandı, kendince bir tavrı, fazla olsa da ustalıkla sakladığı kiloları vardı. O zaman da sevmezdim. Şimdi de sevmem. Sesini de, tarzını da sevmem, ama benim sevmediğim bir sürü insan var, çoğunun da Türk pop müziğinden men edilmesini istemiyorum.

Neden Deniz Seki madem? Şu resme bir bakalım önce:

Merhabaaa...

Yahu ben bu kadına olan tavrımı madde madde bile açıklayabilirim, o derece net her şey. Sanki görmüş geçirmiş ve hatta bununla yetinmeyip bir de ermişçesine sözler yazmaya çalışan bir kadın bu Seki. Şimdi bu betimlemeyi tekrar okuyup, yukarıdaki resme tekrar bakmanızı istiyorum. Üstelik söz konusu şarkılar dıştan bu izlenimi vermeye çalışsa da dikkatli dinlenildiğinde o kadar "kof" ki. Edebiyat olmaya çalışan ama debelense de olamayan şarkı sözleri. Hadi geçtim, bazen başkalarının da bestelerini söylüyor, söylemiyor değil, eski şarkılar falan. Ama o şarkıları söylerkenki "ben dünyanın en güzel kadınıyım", "benim çok acaip sesim var" havası nedir? Funda Arar'da da gördüğümüz, bu seksi olmadığı halde seksi görünme çabası nedendir? Yukarıdaki fotoğrafa tekrar bakalım; çok mu lazım bize senin göğüslerin Seki?

Ne yapılmalı? Dekolte giymesi yasaklansın. Beste yapması yasaklansın. Kliplerinde şuh bir şekilde dudaklarını bükerek ve baygın baygın bakarak şarkı söylemesi yasaklansın-hani olmuyor çünkü, abes duruyor. Saçlarını kulaklarının arkasından toplaması yasaklansın, ya da biri ona kulaklarının o kadar da küçük olmadığını hatırlatsın. Bütün bunlara ek olarak eşofmanları klorakla yıkansın, o şekilde giymesi sağlansın, kiminle buluşacaksa buluşup Ayşe Arman'a gitsin. Bu arada zaten bir şekilde cezalandırılmış olan Ayşe Arman'la beraber Karadeniz turuna çıksınlar, çekinmeyip inzivaya çekilsinler. Unutmadan, sırıtması da yasaklansın.


Ve şampiyon: Ferhat Göçer


Hem tenöör, hem doktor. Cerrah hatta, çok acaip. Bu adamla ilgili olumlu bir şey yazamıyorum yahu.

"Saçmalama ne olur?!"

Neler oluyor kuzum? Sinirleniyorum anneciğim. Ama sinirim bu adamın kabız olmuş surat ifadesine, bağırarak şarkı söylemesine, hatta her şarkıda uyguladığı "bir ince-bir kalın aynı anda, ikisi bir arada" politikasına değil. Yani, hayır, bu adam kendini dünyanın en zeki, en yakışıklı ve en güzel sesli adamı zannetmese, muhtemelen yukarıda saydıklarım bana dokunmazdı. Dön diyememiş, diyemez tabii, kaçtı kadın. Senin boyun damarlarından korktu kaçtı, o kadar bağırırsan ben de durmam bir dakika yanında. Üstelik gece konser verip gündüz ameliyata giren adama nasıl güvenir insan, uyuyakalır, dalgın olur, ayılamamıştır ve daha bin türlü şey. Hani, evet, dünyaya bir daha gelmek için bir gitmek lazım, ama hem benim arayıp tekrar onu bulacağım şüpheli, hem de yahu niye gitme riskini alıyorum, manyak mıyım ben?

"Oldukça yakışıklıyım ve karizmatiğim ve burada yazdıklarınız umrumda bile değil."

Ne yapılmalı? Yasaklansın. Olduğu gibi, topyekün. Herhangi bir ses kayıt/düzenleme odasına yaklaşması, herhangi bir basın-yayın organını kullanması yasaklansın. Herhangi bir yerde sesiyle, söylediği şarkılarla, müzikle ilgili ahkam kesmesi yasaklansın. Basın-yayın organını olur da unuturlar diye söylüyorum; program da yaptırmayın bu adama. Sanırım egosunu birden bu şekilde söndürmek yeterli olacak ve hatta başka hiçbir şey gerekmeyecektir ceza adına.


Bu listede neden bu isimler yok?
  • Serdar Ortaç: Niye olsun? Her sene bu adam sayesinde eğleniyoruz. Ne kadar sabun köpüğü, geçici ve saçma şarkılar olursa olsun, şarkıları uzun süre akılda kalıyor, 5-6 sene önceki şarkıları bile hala hatırlanıyor. Üstelik son 3-4 senedir prodüksiyon işine ciddi para, emek ve zaman harcıyor. Dinleyiciyi, kitlesini nereden yakalayacağını biliyor. Evet, dans etmesi yasaklanabilir, ama yazık be hacı, bırakın oynasın.
  • Demet Akalın: Aynen. Her sene bu kadın da bizi eğlendirenlerden. Kendi şarkısını kendi yazmıyor ama belli bir tarz tutturdu, o tarzın kendisine yakıştığının bilincinde, özünü inkar etmiyor.
  • Murat Boz: Çok sevimli bir yüzü var.
  • Bengü: Güzel kadın. Sesi de fena değil. Gerçi tam tutturamadı o tarzını ve arkasında Serdar Ortaç desteği olmasına rağmen kalıcı şeyler yapamıyor henüz. Üstelik ne yaparsa yapsın sinir bozucu değil, abuk sabuk açıklamalar yapmıyor.
  • Mustafa Sandal: Tamamen unuttuğumdan. Evet, ilk iki albümü Türk popunda ne hoş albümlerdi, ama men edilse ne güzel olur artık. Neyse, başka sefere.

Unuttuğum tüm isimler için özür diliyorum. Sanırım eğer yazarsanız onlar için de bir neden uydururum.

1 Eylül 2008 Pazartesi

Bir haftaya dair sevgi dolu saatler...

Bütün takımları sevdim ama şu takımları biraz daha çok sevdim:
Kendi okulumun takımı, Boğaziçi. Sevmezsen dövüyorlar:) Ki zaten iki arabadan birinin adını 59R (Rumeli Hisarüstü-Şişli), diğerinin adını 43R (Rumeli Hisarüstü-Kabataş) koymuşlar, sevmeyen ölsün. Formula-g'de üçüncü, Hidromobil'de dördüncü oldular, Hidromobil takımları da pek sevilesi aslında bunların.

İtü bu da, Arıba. Formula G takımı yine. Bu kadar az kişi değiller, aslında baya geniş bir ekip hatta, ama bu fotoğrafları pek eğlenceli olduğu için bunu koydum. Arabalarına geçen seneden beri hiçbir şey yapmadıkları halde yine birinci ve ikinci oldular bunlar-ben Fatih'in (pilot) yalancısıyım. Ama hakkaten süper arabaları, Allah için, hastasıyım. İçimdeki gizli İtü'lü ortaya çıkıyor her Formula G bahsinde.
Yine neş'e dolu bir ekip: Hidroktü. Bana en çok poz veren iki ekipten biri, hidromobilleri belirgin bir başarı gösteremese de en neşeli, en takmayan ekiplerden biri. Gerçi kabul edeyim, bu adamları cümleten gömlekli görünce son gün, biraz yadırgadım. Lan hani neşeliydiniz, takmıyodunuz diyecektim, ama baktım pek bir "takım" olmuşlar, sesimi çıkarmadım.:)

İşte bu da Sakarya Sett, bu da bana en çok poz veren diğer ekip. Gerek futbol maçlarıyla, gerek sponsorlarıyla (fotoğrafta da gösterdikleri üzere), muhabbetleriyle falan, dünya tatlısı insanlar. Formula Gde biraz problem yaşadılar ama kendi klasmanlarında ikinci oldular yine. Gerçi klasmanda 3 takım olduğunu sanırım söylememem lazım şu noktada. Olsun:)

Bütün yarışçıları sevdim ama geçerken poz veren yarışçıları biraz daha çok sevdim:


Buyrunuz:



Bütün öğrencileri sevdim ama poz verenleri biraz daha çok sevdim:

Ve sevdiğim geri kalan her şey:






Bu da her şeyin sonunda ben: